9 Mart 2010

Büyüyünce atmak

Pek çok şey için geçerli bu yazacaklarım, o yüzden eğer bu konuda vicdan azabı çekmek istemiyorsanız, o 'pek çok şey'den uzak duruyorsunuz. Ama bu sefer de, onların bir süre verebileceği keyiften mahrum oluyorsunuz. Hayatı mı kaçırıyoruz yoksa, diye düşündüğünüz bile oluyor.

Birincisi, evcil hayvan beslemek. Küçükken, az yer kaplarken, sevimliyken eve ya da işyerinize almak. Sonra büyümesi, ihtiyaçlarının artması, tuvalet temizliği. Tatile matile değil, alıp başını bile gidememek. Bakacak, su verecek, temizleyecek birinin aranması gerekliliği ve  'alırken bana mı sordun' bakışıyla karşılaşma olasılığı. Daha da büyürse eş ihtiyacı, öyle daha 1 yaşına gelmeden zart diye hadım etmek değil, bir-iki kere anne ya da baba olma hissini yaşamasına izin verecek kadar vicdanlıysanız tabii, ve yavruları, işbubaşlık (!) çekincesiyle vermek birilerine. Ya da çocuk yapıp size yıllar içinde alışmış, hatta insan yaşlanmasına göre 3-4 kat hızlı yaşlandıkları için neredeyse ömrünü  sizinle geçirmiş bir hayvanı uzaklaştırmak gibi korkunç bir şey yapmak zorunda kalmak.

İkincisi, bitki yetiştirmek. Küçükten ektiysen ya da tohumdan, fazla büyüyüp büyümediği konusunda fikrin olmalı. Ve yine, alıp başını gidememek. Her gün su isteyenler, arada toprak havalandırması gerektirenler, haftalık duşa sokulması lazım olanlar, budamaları, yaprak-çiçek döküntüleri.. Aşırı uzuyorsa ikidebir budamak salonlara sığdıramamak, bir tırmanıcıysa duvar badanalarını söke söke ayırmak zorunda kalmak. Feci yaprak tohum saçıyorsa balkona çıkartmak, kışın orada donması. Tatilde komşuya bırakılıp ölüsü alınan çiçek hiç de az değildir. Daha da kötüsü, çok güzel büyümüş ve ağaçlaşmış pekçok salon bitkisini sokaklarda çöplerde görmektir.

İşyerinde hayvan bakımı nadir olsa da çiçek bakımı daha kolay. Gerçi o çiçek neredeyse herkesin çiçeği oluyor, gelen suluyor giden suluyor, çayının dibini döken bile oluyor ve harika açan bembeyaz bir zambaksa çalınması da muhtemel. Ayrıca işyerini değil evinizi güzel göstermesi daha mühimse sizin için, çok iyi bir seçenek sayılmaz.

O yüzden bitki ya da hayvan bir canlıyı hayatımıza alacaksak ilerisi için düşünülmesi gereken çok şey var. Çoğu anne baba çocuklarına -hatta kendilerine-, 'hasta olursa, kaybolursa kaza geçirir ölürse çok üzüntü olur' diyerek evcil hayvan almazken aslında 'büyüyünce atma'nın bilerek ya da bilmeyerek önüne geçmiş oluyorlar. Çünkü size sırdaş olabilirler, çok sevebilirsiniz, ama birine aşık olduğunuzda, bir bebeğiniz olduğunda, ya da uluyup uyutmadıkları bir gece sonunda, sıkılmanız mümkündür.

Büyüyünce ne yaparım sorusu nedeniyle ya başkalarının hayvanlarını seversiniz veya çiçeklerine bakarsınız ve vicdanınız rahat olur, ya da yaşamınızı, evinizi, bahçenizi özellikle o hayvana göre -tıpkı çocuğunuzmuş gibi- düzenlemeyi baştan kabul edip işe başlamanız gerekir.

Şimdilik çiçeklerimiz idare ediyor, büyük ve susuzluğa dayanabilen tipteler, bir de işyerinde bir minik su kaplumbağasını seviyoruz.

5 Mart 2010

Ankara

Bu şehir denizsizdir. Ciddidir, rengi gridir. Teması ayazdır, kuraktır. Tin rengi mavi olan, yeşil olan kentler vardır, sarı olan yerler, çamur kahvesi olan yerler. En susuz olup da rengi altın sarısı olan Afrika bölgelerinin rengi bile gri değildir.

Havası kurudur, yollarındaki bitkiler cansız ve az gelişmiştir. Çoğu da tozla toprakla egsozla kaplıdır. Bir kısmı Ankara bitkisi olmayıp rivayetlere göre yurtdışından milyonlarca paraya getirilip dikildiği için, bir mevsim bile yaşayamadan sökülerek yeni yenilerini dikilmiş buluruz bazı sabahlar. Bazen de, en abuk kaldırım çatlağından kendi kendine çıkıveren, kimsenin farketmediği sulamadığı bakmadığı, Allah'a emanet, inadına yaşayan Ankara ağaçlarının filizlerini görürsünüz.

Burada herkes bulutlar altındaymışçasına yürürken görülebilir, onların da rengi gridir sanki. Alışmış kabullenmişlerdir, bu pek bir yerinden caz müziği, yumuşak bir piyano sesi yayılmayan sokaklara.

Bu şehir yayalara göre değil araçlara göre gelişir. Gepgeniş yollar tek yönlü yapılarak daha da ralli rotasına dönüştürülmekle kalmaz, kaşık kadar olan birkaç kaldırıma da park eden araçlar çıkar. El kadar yollar ise genişletilmez. Sapsade başlanıp değişen yönetimle süs püs tamamlanan Dikmen vadisi parkındaki havuzlar leş gibi sazlıklara yosunlara terk edilir, yürüyüş yollarının taşları kimbilir kimlerin hayrı için her yıl yok yere sökülüp yeniden alınır döşenir. Bir para israfı, emek saçma yeridir bu şehir, en işlek ana yolun ortasında Gökkuşağı diye bir ölü alan yaptırılır da 1 yılı bitmeden dükkanları kapanıp camları iner, tinercinin itin köpeğin mekânı olur. Sadece google earth'de görülür tepeden ilginç ilginç. Güzelim Armada'nın karşısında Kongre Merkezi adı altında 10 yıl boyunca bir yeşil çelik profil yığıntısı bitirilemez durur da yanı başına yapılan Varan Oteli, Marriot Oteli birkaç ayda bitiriliverir.

Bu şehrin yayaları cambazdır. Bozuk kaldırımların bozuk olmayan minik alanlarından seke seke yürümeyi blirler. Birer demir ve pas yığınından ibaret olan üstgeçitleri pas geçerler. Oturan 36 ayakta 64 kişi kapasiteli otobüslerde 150 kişi, en işlek ve nüfusu bol mahallelere belediyenin verdiği en 30 yıllık otobüslerde gitmeye  alışırlar. Metrosu ilk açıldığı yıl tıkır tıkır işler ödüller alır da, 3 yıl içinde ödül camekânı bile boş boş ve döküntü hale gelir, seferler düzensiz, zamanları keyfi ve uyduruk, şoförleri eğitilmemiş ve tünel ortasında treni durdurur hale gelir.

Burası bir memur ve öğrenci kentidir. Bu sözle bile bu kentin 'toplama' ya da göçer kesimlerle oluştuğunu düşünebiliyorsunuz. Sabah, acele acele bir yerlere giden gençler ve insanlar; akşam, acele acele evlerine dönmeye çalışan gençler ve insanlar. Ve kediler. Bu kente alışmış, griliğini nokta nokta bozan sarman, alaca, boz, gittikçe azalan kediler. Gittikçe artan, karşıdan karşıya geçen saksağanlar, araba diplerinde gezinen güvercinler.

Çook eskiden bir kasaba olan ve eski resimleriyle The Prisoner dizisinin çekildiği Namibya çöllerini anımsatan Ankara, şu an hiçbir yeri anımsatmıyor. Eski zamanlara dair korunmuş hiçbir nostaljik caddesi, bulvarı yok. Hiçbir eski fotoğrafından, orası Ankara'nın neresiymiş çıkaramazsınız. O fotoğrafları haftada bir yayımlayan bir gazetenin kitap eki, bu yüzden nostaljik gelir, 'Burayı Tanıdınız mı?' köşelerinden bile daha bilmece artık Ankara.

Başlangıç

Yıllarca fotoğraf çektim. Bu uğurda harçlıklarımı, sınavlara çalışabileceğim zamanları, haftasonlarımı, güneşli bahar ve yaz günlerini ve o günlerde yapılabilecek kimbilir 'neler neler'i harcadım. Sonunda, zaten herkesin fotoğraf çektiğini, her yerin de fotoğraf olduğunu, hepsinin tüketildiğini ve hatta kanıksandıklarını anladım.



Şimdi ise,internetin sözsel paylaşım bolluğuna kendimi de katıyorum.


Ve bir not. Fotoğraf çekmeyi hâlâ seviyorum. Elim dursa gözüm, gözüm dursa zihnim basıyor deklanşöre. 

Translate