21 Ağustos 2010

Didyma

İşte bir tatilim daha sona eriyor: geçen yılki farklılığı saymazsak, çocukluğumun, ergenliğimin ve ilkgençliğimin yazlarının geçtiği yerden ayrılacağım yarın. Şu an dışarıda masada Godfather Waltz dinleyerek aslında doktora tezimi çözmüyorum, bu yıllanmış eve, 78 numaraya veda ediyorum. Her seferinde böyle olurdu; döneceğimizden bir gün evvel, geceleyin hüzünlenirdim, ya da herşeyin tadını daha bir çıkarmaya bakardım, veya geceyi dinler, herşeyi farketmeye çalışırdım. Bisiklete atlayıp deniz kenarına gider otururdum gün batarken, dilimde mutlaka bir şarkı olurdu. Mutlaka doğru dürüst bronzlaşamamış, saç rengi filan açılmamış, bu sayede gözleri falan da ortaya çıkmamış, benlerine ve tatil sonu çıkan tüylerine sinir olan bir kız çocuğu olurdum. Ev içinde ya da banyoda kapkara, muhteşem bronzlukta bir esmer, plaja gidince bembeyaz, peynir gibi bembeyaz görünür, bunun sebebini anlayamazdım.

Hangisine daha tutkundum bilmiyorum, bu her yıl boya isteyen, denizin dibinde paslanmadan duramayan tüm metalik, demir şeylere mi, gıcırdayan panjurlar, bazı günler esmesi için yalvardığımız imbat rüzgârı mı, bulaşık makinesine atılamayan sarı seramik tabakları mı, hatta 2 yıl evveline dek olmayan bulaşık makinesi nedeniyle yıkamayı çok sevdiğim sabah bulaşıkları mı, annemin ya da anneannemin çeyizinden kalmış, evden buraya getirilmiş eski, işlemeli küçük çatal takımları mı, bitmek tükenmek bilmeyen ve her defasında beni hasta eden yolu mu, şimdi ekrana konan tuhaf böceğiyle, doğasındaki en tuhaf ve hormonlu mahlukatı mı? Her yıl bir heves alınıp dikilen, tutması için gözünün içine bakılan, ama yine biz gittikten sonra ölen ve üzerinde ekile tuta tutanı yakıla söküle denenmedik şey bırakılmamış kızıl toprağı mı? 

Her yerinde ilginç örümcekler, kertenkeleler, kurbağalar, yengeçler. Her yıl bir tür mahlukata sarardık ve onu görürdük bolca. Şehirde asla görünmeyen yıldızları, nil-yeşili denizi, küçükken her yıl eve yaklaştığını sandığım karşıdaki tarlası ve makileri.. Bir kere girdim o tarlaya, hiç de karşıdan görüldüğü gibi kısa değildi, yürüdükçe bitmiyor, ucu gelmiyordu, oysa balkondan bakınca 10 adımlık yer sanıyordum. Sabah erken saatler, tıngırdayarak keçileri, oğlak sürüleri geçerdi çobanıyla. Tek ağaç vardı bir tane, sonra o araziyi uyanığın biri bir köylüden yok pahasına alıp, iğrenç apartmanlar dikti karşımıza, üstelik 2 yaz o iş makinelerinin sesini dinledik; o ağacı da kestiler. Yaptılar yaptılar, birkaç İngiliz, İspanyol haricinde kimseye satamadılar. Artık hiç keçi sürüsü geçmiyor.

Mariah Carey dinleyerek gelirdim buraya - henüz bozulmadığı, masum olduğu yıllardı o zamanlar; hatta yıllar sonra ona bir e-posta bile yazdım, bu seks bombası imajının onu mahvedeceğini, yeniden kıvırcık saçlı olmasını, sadece piyanoya eşlik ettiği şarkılar yazsa kesinkes tutacağını; okumamıştır sanmam- yol boyunca aynı kaseti üç kere döndürürdüm, sonraları, deniz saatine dek balkonda oturur, bir yanlışlık ve bilinçsizlik sonucu dikilmiş ve 2 yılda 20 metreye ulaşmış bataklık kurutan ağaçları çizerdim acemice, bir ilaç firmasının getirdiği ama babamın reklama girer diye kullanmayıp bana verdiği kapaklı lacivert deftere.

Hep elektrikler gitsin diye yakarırdım, çünkü o zaman gecenin göğü tepemize düşecek gibi olurdu; tüm yıldızlar sanki çatımıza yaklaşırdı. O zaman bu kadar ışık kirliliği yoktu, denize birkaç kilometre uzak oldukları halde isminde Sea, Coral, Beach gibi özenti kelimeler barındıran gereksiz yazlık siteler de yoktu tarla ortalarında, onların inşaatı yüzünden yolun asfaltı asla düzelmezdi. Oradan çeşit çeşit insan, 3-4 yılda bizim koya gelmeye başladı, ve böylece çamlık alanlar kısa sürede mangal, piknik alanlarına döndü. Gencecik çamlara hamaklar bağlayıp koca göbeklerini kızarta kızarta yattı adamlar.

Eskiden, eğer Altınkum’a gitmiş de dönüyorsak, sadece ay ortalığı solgunca aydınlatırdı; kapkaranlık tarlalarda baykuşlar avlanır, tavşan peşindeyken attıkları çığlıklar işitilirdi. Bir tek ışık olmazdı, yalnızca arabanın farları, ve toprak yolda pencereleri açar, taptaze havayı içimize çekerek giderdik. Nedense hep dolunay olurdu, hatta kimi akşamlar pembe bir kurabiye gibi kocaman doğardı ve yükseldikçe küçülür beyazlaşırdı. Babam arabayı aniden durdurur, farlar söner, zifiri karanlıkta kalırdık, annem çığlıklar atar, biz çocuklar ise gülerdik. Bazen far ışığında tavşanlar donup kalırdı yol ortasında. Vahşi hayattı bu!

Bu sefer evi ben çekip çevirdim, bu sefer denizden gelip yan gelip yatıp önüme yemek gelmesini beklemedim, çünkü yemekleri ben yapıyordum; bu sefer aç aç oturup kahvaltının başına geçmedim, kahvaltıyı ben hazırladım; bu sefer çamaşır makinesi çalışınca içimi sıkıntılar basıp üst kattaki odalara kaçamadım, çünkü makineyi ben çalıştırdım. O tembellik, beleşçilik bu sefer yoktu, bu sefer evin herşeyiyle ilgilenmem gerekiyordu, eskiden değiştiğini bile farketmediğim havluları şimdi ben ipe asıyor ya da kaldırıyordum. Yıkamayı unutup ıslak yerlere yeniden basmak istemediğim için mayomu bıraktığım banyoda annemi nasıl delirttiğimi farketmezdim, şimdiyse banyoda mayo kaldı mı diye kendim bakıyordum. Bu sefer 25 yıl boyunca dibinden arabayla geçip gittiğim Apollon Tapınağı'na gittim, yolu kapanmış ve değişmiş olduğu halde. Bir tarihti bu, yaşayan bir tarih, devasa taşlar, sütunlar, bir zamanlar gezindiğim yerde beyaz giysileriyle Helenler dolaşıyordu.

Dünya kadar iş beni bekliyor, bulaşık makinesi boşaltılacak, ipten kuruyanlar alınacak, gündüz evi temizledim odaları topladım –oysa eskiden böyle miydi! Şimdi son 1-2 saatimi çay içerek geçiriyorum.

Neye daha tutkunum bilmiyorum, buraya geldiğimiz bir yıl, ilk günün gecesi dedem ölmüştü, ağlaya ağlaya geri dönmüştük, belki de bu yüzden. 10 saatlik yolu yine tepeceğim yarın, ama yine geleceğim.

Translate