9 Mayıs 2010

Anneler Ayı

Annelik öyle bir değişti ki. Kilo almadan göbek büyüten, diyet yaparak emziren, bunu bir de kitap yapan kadınlar, "3 günlük hamileyim" diye blog yazan kadınlar -çok gerekliydi kaç günlük olduğunu dünya âleme duyurmak-, BMW gibi bebek arabaları seçen, Hotel havuzu gibi çocuk havuzu satın alan kadınlar, bebek odası diye her yeri kırdırıp döşettirenler..

Hamilelik bir övünç, şişinme, göze sokma, buldumcukluk aracı oldu.


Nazardan sakınmak, göze sokmamak, biraz gizli yaşamak nerede kaldı? Aza kanaat eden, şunu aldım bunu aldım yerine herşey sırasıyla diyen?


Tüketim böyle kanatlanınca, Anneler Ayı(!)nda TV reklamlarının cıvıtması da kaçınılmaz oldu. Bir benzerini Sevgililer Ayı olan Şubat'ta yaşamıştık ve daha yeni toparlanıyorduk. Önce 2-3 günde bir gösterilen reklamlar, günde 20-30 adede ulaştı. Her kurum diğeriyle sidik yarıştırarak topluma, alın ulan, ananıza alın! şeklinde bir şey empoze ediyordu. Annemize USB disk, harici disk, laptop gibi şeyler almamız bile teklif edildi. Gazeteler çarşaf çarşaf ekler yayınladılar, çarşaf çarşaf reklamlar aldılar bu eklere. Her şey bir ticari sömürüydü.

Bunlar bana göre Ramazan ayında boyuna yayınlanan, ağız sulandırıcı şahane peynir(li domatesli yeme kombinasyonları)-süt(lü tatlılar)-yoğurt(lu mantı, biber dolmalar, yanına yenen ne varsa) vb reklamlarındaki yırtıcı düşüncesizlikten farksız. Alan var alamayan var. Annesi hayatta olan var vefat etmiş olan var.

Herşeyi görgüyle edeple yaşamak en güzeli. Öyle yaşayanların ve öyle yetiştirenlerin ellerinden öperim!

6 Mayıs 2010

Çağla!

Meğer bizim insanımız, hormonsuz, ilaçsız, şişirilmemiş, doğal gıdaya ne kadar hasretmiş! Meğer biz kayış gibi hıyarlardan, 2 günde çürüyen top gibi soğanlardan, sünger-dokulu domateslerden, amorf-çileklerden, sudan oluşması gerekirken kabak-kristalize karpuzlardan ne kadar bezmişiz!

Rahmetli dedemin köyündeki evin bahçesinde, bir çağla ağacı bir çağla vermiş bir vermiş ki, kime yedirsem bir daha istiyor. Ağaç bununla da kalmamış, tüm çiçekleri tozlaşıp yerlere saçılmış, tüm çevresini de badem fidesi yapmış. Yaz-kış Allah'ın baktığı suladığı, ama en bakılanlardan bile daha coşkun çağla!


Biz hakikaten, yemeklik ayrılan yerlerden artanların da, yenmeyecek kemiklerin de öğütülüp yine kıymalara, et-tavuk bulyonlara basıldığı, et yedik sanırken haberlere konu olup "at yemişiz biz yahu" dediğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Yazarlarımız "Nerede bu eşekler?" diye yazılar yazıyorlar, yedik hepsini çünkü! O tavuklara öyle bir Östrojen basıyorlar ki, onu yiyen erkek kadın, kadın da süper dişi oluyor. Sonra da erken ergenlik, ay halini 3 ayda bir gören ya da kılıç yemişçesine kan değerleri yerlerde sürünen, hormonları alt üst yeni nesil, erkekler de meme küçültme operasyonlarının reklamını yapan cerrahlarla Pazar söyleşilerinde konuk...

Bozulan toprak değil, bu çiftçiye köylüye ne oldu? Hadi onlar çaresiz kaldı da hinliğe cinliğe teslim oldu, ya onlara güvence sağlaması gereken devlet? Biz o saf, bize has gıda tohumlarımızı niye koruyamadık? Nedir bu 'İsrail tohumu' deyip durdukları? Bizim kendi tohumumuza ne oldu? Niye güzel gıdalarımız varken yetişiyorken, mantıksızca ithal ediyoruz? Niye çarığını çürüğünü biz yerken, doğru dürüst olanları semtimize uğramıyor?

Marketteki çoğu gıda sahtelik dolu hakikaten. Tüm bisküvi kraker milletinde yazan "peynir altı suyu tozu" mesela. Tuzun kendisinin suyu mu çıktı da, suyunun tozunu koyuyorsunuz? Hep tuhafıma gider. Bu gofretler dondurma reklamlarındaki bitmez tükenmez çikolata nehirleri. İnsanlar bu kadar mı aburcubur yiyor? Tüm bu GDO'lu soya yağları, etlere kıymalara... Daha yazmayayım, hiçbir şey yiyemeyeceğiz çünkü daha okursak.

Her yiyen, iç yağları eriye eriye, köyüne geri dönmüşçesine gözleri kapalı yedi. Her yiyen bir daha istedi. İnsanın değil, Allah'ın yetiştirdiği çağla.

Translate