23 Aralık 2012

Gülün Adı - 2. Gün

"30'lu yaşlarda yeniden Gülün Adı" isimli kış kitapları hareketime 1. Gün yazısının ardından 2. Gün yazısıyla devam ediyorum.


Bu 2 Gün'e dair okumalarımdan, yazarın romanın merkezine kitaplığı koyma fikrimden ayrılarak, kitaplığın içine romanı koyduğu sonucuna vardım. Öncelikle kitaplığın düzenlenişiyle romanın yapısı birbiriyle bağlı. Roman 7 Gün'ü anlatıyor ve kitaplık da birbirinden ayrılmış 7 duvarla betimleniyor.
Kitaplığın başlangıç noktasıyla, kahramanların sıklıkla ilk şüphelerine dönüşü de paralel.

Andrea Miniatures
Yasak katın labirentindeki kimi odalar tek yöne açılan, penceresiz ve levhasız, bir yere ulaştırmayan odalar. Bana bunlar bu ölümlerle ilişkisi olmayan rahipleri çağrıştırdı; kimilerinin bu cinayetlerle hiç ilgisi yok ve tekrar anılmıyorlar, manastırda yaşayan ve tamamının tanıtılmadığı kişiler bunlar. Bu penceresiz ve anonim odalarda kahramanlarımız bir süre vakit kaybediyor.

Penceresi ve birden çok kapısı olan odalar ise adları sıkça geçen ve birbirleriyle, cinayetlerle bağlantılı olan kişiler. Her bir pencere yolu farklı şekilde -ve bazen yanlış yönden- aydınlatıyor.

Yollarını şaşırarak labirentte kayboluşları, birbirine benzer söz ve davranışlar gösteren bu rahiplerden yok yere günlerce kuşkulanmalarını anıştırıyor. Bu rahipler aynı anda birkaç yöne açılan odalar gibi değişkenler.


Kitaplıkta bulunan değerli eserlerden İslâm âlimlerinin yapıtlarının övgüyle sayılması gururumu okşamadı değil. 1300'lü yıllarda Hristiyan rahipler kadar İslâm âlimleri de çok okuyup yazan, ilme çok önem veren değerli insanlardı. Botanik, fizik, optik, astronomi gibi pekçok bilim dalıyla ilgilenirlerdi ve bugünkü -inancı farketmeksizin- din sorumluları gibi dünyadan ve doğadan habersiz, karanlık, geri oldukları düşünülmezdi. Kitabın ufkunuzda oluşturduğu bir aydınlık düşünce de bu aslında. Dinle daha çok yoğrulan insanların, -Tanrıbilim, ilâhiyat dışında- doğa ve hayat ile, diğer ilim dalları ile uğraşmak için daha çok ve daha geçerli sebepleri olduğunu düşündürüyor size.

devamı da var:
Gülün Adı - 3. Gün

22 Aralık 2012

Gülün Adı - 1. Gün

İlk okuyuşumun üzerinden geçmiş 15 yılın şekil verdiği bir zihinle, Gülün Adı yeniden elimde.


Bu kitap, bilinen tüm polisiye romanlarından daha farklı, bilinen İnanış üzerine romanlardan da farklı; bu yüzden öyle büyük bir ilgi uyandırdı.

Zamanının ses getiren ve moda olan eğilimleriyle yazılmış değildi, İnanç, Dinler ve Orta Çağ üzerine zengin bir bilgisi olan bir adamın ürünü olarak ortaya çıkmıştı ve bu övgüyü hak ediyordu.

Yazarı, üniversitede göstergebilim dersleri veren bir kişiydi ve göstergebilim, anlambilim hem sanat hem inanç hem de polisiye bileşkesi için muhteşem bir anahtardır.

Sinemaya uyarlanan tüm iyi edebi eserler gibi, sözcüklerin gücü her zaman görüntüden daha fazladır. Yazılmış olan herşeyin, yazılacak olan'a bir katkısı veya etkisi vardır. Bu etki, yazılmış olanı çürütüyor, geçersiz sayıyor bile olsa.


Tıpkı Koku, Jane Eyre, Emma, Gurur ve Önyargı gibi romanların veya Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin filmlerinde olduğu gibi Gülün Adı'nda da kitapta yer alan pekçok sahne atlanmıştı ve fanatik okurlar için bu affedilmez bir şeydi. Bana göre ise, birbirinden kopuk sahnelerle dolu bir film akışıydı.

Kitapta anlatılan olaylar 7 Gün'ü kapsıyor ve her gün, 8 adet kanonik saatle ayrılan bölümlerden oluşuyor (Tan Sökümü, Sabah, Öğle, İkindi, Günbatımı, Akşam, Gece yarısı ve Alacakaranlık).


"Birinci Gün"

Romanın temel aldığı el yazmasını yazan Adso, henüz genç bir çömezdir ve anlattıkları, tıpkı anı yüklü bir zihinden çıkan şeylerin doğallığını, heyecanını, karmaşasını, sabırsızlığını içerir. Artık yaşlanmış olan bedeni, olmuş olanları olacak olanlar gibi anlatmakta zorlanır. Anlattıklarında ilk kez karşılaştığı nesnelerle ilgili betimlemeleri ilk günkü kadar canlı ve zengindir. Burada, Hristiyan inancının görsellik ve imgelemlerle olan karmaşık ilişkisinin de payı olduğunu unutmamak gerek.

Metin, aynı zamanda olayların geliştiği sıralarda İnanç Dünyası'ndaki karmaşayı, önemli bazı kişileri ve olayları da özetler. Bu kısım, küçük bir not defteri ve kalem olmaksızın okuyucuyu biraz zorlayabilir.



Ayrıca suç ve suçluluk, gülme ve neşe, bilimin amacı, imgelerin sınırları üzerine önemli konuşmalar ve tartışmalar da geçer; bu konular sadece Hristiyan inancının değil, aslında tüm dinlerin tartıştığı konular olmaları nedeniyle dikkat çekicidir. Bunlar her ne kadar İtalya'nın bir köşesindeki bir tarafı uçurumla çevrili bir manastırda geçiyor olsa da, sözcükler dünyanın öbür ucundaki herhangi bir insan için de düşündürücü ve anlaşılırdır.

William'ın çok az sayıdaki söz ve yanıttan ulaştığı çıkarımlar polisiye türlerindeki klasik dedektiflerle boy ölçüşebilir, bir farkla: bunlar modern teknoloji yardımıyla varılmış sonuçlar değil, onlarca yıllık iman geleneklerinden süzülerek ortaya çıkan şeylerdir. İpuçlarına konu olan nesneler son derece sıradan, çıkarımlar ise beklenmediktir.


Romanın ismi ise, Gül ile Hristiyanlığın geçmişte iç içe geçtiği bazı olay ve toplulukları göz önüne alırsak, bana göre ince anlamlar içermekte. Bu yönüyle değerlendirebilmek için, yazarın Foucoult Sarkacı yapıtını okumanızı önereceğim. Ama önce; Gülün Adı.


devamı da var:
Gülün Adı -  2. Gün >>

29 Kasım 2012

Gıda Piyasası Şifreleri

Sevgili püstüklümama harika bir görsel paylaştı Twitterda. Burada yayınlamadan edemedim. Çevirisini aşağıya yazıyorum. Gıdaların etiketlerinde yazan metinlerin asıl anlamlarını yazmışlar. Bence çevirisi herşeyi anlatıyor.


1) Şeker Katkısız
Aslında, şeker tadı veren birçok çeşit kanserojen kimyasalları dahil ettik.

2) Yapay Tatlandırıcı
Size sağlıklı bir şey yediğinizi düşündürerek beyninizi kandıran korkunç bir kimyasallar karışımı.

3) Doğal Tatlandırıcı
Madde 2'de listelenen kimyasal iğrençliğe eklenmiş olan bir minik damla limon veya benzeri şey.

4) Az Yağlı
Yağ yerine, yağın hiçbir zaman olamayacağı denli kötü bir kimyasal kokteyl ekledik.

5) Çok Gerekli Vitamin ve Mineral Kaynağı
Size ve çocuklarınıza yedirdiğimiz çöplük kısmı gizlemek için var olmayan bir vitamin ve mineral salatası ekledik.



görsel kaynağı: www.TheWildDiet.com

25 Kasım 2012

Yerli Tohum, Yurdun Tohumu, Herkes Onu Korumalı

Tohum deyince akla hep eller arasından akıp giden bereket gelir değil mi? İşte o tohumlar gerçek anlamda kaybolup gidiyor son yıllarda.

Geçen yaz bir gazetenin TARIM ekini okuduğumda işin ciddiyetinin farkına vardım. Tohum bankası, tohum koruma, yerli tohum ekme gibi kavramların hayati önemi var.

Pazar-manav tezgâhlarımızı kaplamaya başlayan yabancı tohumlardan yetişmiş şişirilmiş gıdalardan rahatsız olan çok tanıdığım var. Etiketlerdeki "İthal" yazısı sinirime dokunuyor. Niye? Bizim kendi muzumuz, üzümümüz, elmamız, portakalımız yok mu arkadaş? Kendin ekip biçerken, toprağın tohumun varken, niye başka ülkeden satın alıp vatandaşına yediriyorsun?

Kendi çağlamız üzerine yazdığım övgü, o çağlanın enfes tadı, hâlâ ailemizin dilinde. "Enfes, çünkü insanın değil Allah'ın yetiştirdiği çağla."

Kentten ayrılıp küçük yerlere gittiğimizde yediğimiz harika meyvelerin, sebzelerin (bal gibi kavunlar, nar gibi domatesler) nasıl olup da tohumlarını almadık, saklamadık, hâlâ hayıflanıyorum. Gıda öyle olunca, insanın şehre dönesi gelmiyor. Artık onlar da kalmadı! Geçen yaz gittim sordum, pembe domates yok. Kavunlar karpuzlar kentteki gibi, hibrit.


Sevgili püstüklümama'nın blogunda gördüm, bahsetmeden edemedim. Yazısından birkaç alıntı yaparak sizi asıl metne gönderiyorum.


TOHUMLARIMIZIN NESLİ TEHLİKE ALTINDA
Binlerce yıllık tarım geleneğini barındıran Anadolu topraklarında yetişen yerli tohumlar yaşamın sürekliliğini temsil ediyor.

Atadan kalma tohumlarımız;

* Lezzetli ve sağlıklı gıdaların temini için birer genetik hazinedir
* Binlerce yıldır değişen koşullara uyum sağlayarak günümüze ulaşmayı başarmış numunelerdir
* Tarımsal biyoçeşitliliğin önemli bir parçası ve yaşamın sürdürülebilirliğinin olmazsa olmazıdır
* Dışarıya bağımlı kalmaksızın ülkemizin gıda güvenliğinin teminatıdır

Ancak bugün Anadolu’ya özgü yerel tohum çeşitliliğimiz yok oluyor. Tek seferlik, ticari tohumların egemenliği nedeniyle gıdamızın ve geleceğimizin güvencesi yerli tohumların nesli tehlike altında! 

TOHUM TAKAS AĞI, yüzyılların bilgisini taşıyan yerli tohumlarımızın korunup yaygınlaşmasını amaçlıyor.
yazının devamı için >>



Ayrıca bir not daha:

Gıdanın milâdıymış gibi, GDO'dan önce, GDO'dan sonra diye tanımlar var artık. Öncesi, "organik" deyişi bile bilinmezken, öz be öz kendi gıdamızın dönemidir.

Doğal gıdamızı farklılaştırıp, sonra doğal haline döndürmeye çalışıp, organik diye iki katına satıyoruz. Ne mantık ama.

Aşağıdaki habere ben gazete editörü olsam atacağım başlık şu, (çünkü el attığımız tohumların hali ortada)

İYİ Kİ UNUTMUŞLAR

İstanbul Ticaret Borsası (İTB) laboratuvarında unutulmuş, GDO öncesi döneme ait 50 yıllık organik tohumlar korumaya alındı.
 
İTB Meclis Başkanı  İslam Ali Kopuz, 6 kişi tarafından temsil edilen bir ‘Tohum İnceleme, Araştırma ve Geliştirme Komisyonu’ kurulduğunu söyledi. Kopuz, "Unutulmaya yüz tutmuş bu tohumlar bizim hazinemiz. Türk tarımını, kaybettiği tohumlarıyla yeniden tanıştırabiliriz. Bu işe borsa olarak baş koyduk." şeklinde konuştu.

"Türkiye Tohum Bankası'nın tarihi 1974 yılına dayanıyor. O tarihten öncesi ise kayıp. Borsanın keşfettiği 50 yıllık tohumlar bu kayıp yılları telafi edecek materyaller."

kaynak: Bayrak yayıncılık

23 Kasım 2012

Bu Bir İhbardır!

Sağlıklı beslenme konusunda babamdan kalma çok güzel bir altyapım ve alışkanlıklarım var. Bunlara öğrendiğim spor alışkanlıklarımı da ekledim. Senelerdir aynı kilodayım ve hiç diyet yapmadım.

Ne var ki beslenme alışkanlıklarınızın iyi olması, sağlıklı yaşamanın tek ve yeter şartı değil artık. Çünkü etrafımız mısır şurubu isimli illetle katkılanmış gıdalar-içeceklerle çevrilmiş durumda!

GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) kavramıyla aslında bu yıl ciddi olarak tanıştı Türkiye.

Amerika'da ise GMF (Genetically Modified Foods) daha eskilere dayanmakta (Food, Inc. belgeselini izleyin). Hayvanlarını serbest dolaştıran ve ot/yemle besleyen çiftçilerin birer birer safdışı bırakılması.. Mısırla beslemeye mecbur hale getirilmeleri, vb.

Bir tarım-hayvancılık cenneti olan Türkiye'de bunların asla yaşanmasını istemiyoruz. Aşağıdaki maddeleri Sağlık Bakanlığı da, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı da birer ihbar kabul edebilirler:

  • Obeziteye Karşı Kampanyalarda şekerli gıda-içecek konusunda halk ısrarla bilinçlendirilmeli.
  • Hazır veya doğal gıdalardaki (örn. bal) mısır şurubu, glikoz şurubu, früktoz şurubu içeriklerine kısıtlama getirilmeli, sattırma amaçlı eklenenler yasaklanmalı.
  • Ekmeklerdeki kıvam artırıcı, kimyevi ester ve nitratlar yasaklanmalıdır. Sadece tuz miktarını azaltmakla olmaz efendim.


Yerli süt ürünleri markalarımız reklam ve tanıtım anlamında ciddi adımlar atmalılar. Sütaş'ı bu konuda destekliyorum. Pınar, Eker neredesiniz?

Ramazan ayında o nefis Türk yemeklerinin yanına empoze edilen Coca-Cola reklamlarına izin verilmemeli. Bizim zeytinyağlı sarmamız dolmamız Coca-Cola ile değil yoğurtla yenir!
Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nı gerçek yemle hayvan besleyen ve katkısız et üretimi yapan küçük markaları teşvik etmeye çağırıyorum.

Bu şekilde hem devlet hem halk GDO'nun, mısır-glikoz-früktoz şurubu bağımlılığının, insülin direncinin, obezitenin, gizli diyabetin, gizli hipertansiyonun önüne geçer. Kimse bu hastalıklarla savaşmak zorunda kalmasın.



Not:  
Mısır nişastasından yapılan mısır şurubu renksiz ve şeffaf olup, yüksek miktarda fruktoz içerir. Bal tadındadır. Şeker kamışı şekerinden daha tatlıdır.

Dünyanın en büyük "Yüksek Fruktozlu Mısır Şurubu (High Fructose Corn Syrup - HFCS)" üretici ülkeleri: 1- ABD (8,3 milyon ton), 2- Japonya (817 bin ton), 3- AB ülkeleri (485 bin ton) (2005). 2006 yılında da bu sıralama değişmemiştir.

"Büyük projeler, dev yatırımlar, kocaman kocaman binalar, lüks daireler, ultrasüpersonik teknolojiler.. Hey gidi insan, kendi kurduğun Devler Ülkesi'nde kamburu çıkmış miniminnacık bir cüce kadar hükmün. Evet, üzülebilirsin." (HayatBirDejaVu)

20 Kasım 2012

Basından VII

KASIM 2012 BABAESKİ GÜNDEM GAZETESİ, KIRKLARELİ


12 Kasım 2012

İnce Memed I

Bir adı Sevda, bir adı da Zulüm'dür bu toprakların.

Okudukça, "hiç mi katıksız, bozulmayan pür bir mutluluk olmayacak," diye hayıflanırsınız. Çünkü öyledir. Bir yanında sular görkemle akarken bir yanında çakırdikenler biter. Bir yanda çiğdemler önünüzü sarıya keserken, öte yanda yağmurdan yolları çamur götürür.

Sayfalarla içinizi saran efkârlar, sevinçler, umutlar, düş kırıklıkları kitaptaki insanlarla aynı olur. Onlardan biri olursunuz.

Uçar gider olaylar. Hızlı çekim bir film misali. Baş döndürerek. Hiç beklemeden, dursuz duraksız.

Uzakta, pek uzaklarda olan Ankara yerine, adaleti, ekimi biçimi gelenekleri suçu cezayı belirleyen ağalara baş kaldıran eşkıyalar.

Zenginleri soyup fakire arka çıkan eşkıyalar, zenginlerin soyup eşkıyalara arka çıkan fakirler.

Su gibi akıp giden ilk kitap üzerine, aşağıda birkaç küçük not paylaşacağım.

Romanda ismi geçen Anavarza Kalesi
Anavarza'dan Çukurova'ya Bakış
Romanda simi geçen Vayvaylı Köyü





1990'lı yılların başlarında Adana'da Yaşar Kemal'i sevenlerin girişimleri sonucu Osmaniye'nin Hemite köyünde İNCE MEMED heykel ve anıtı açıldı.
Yaşar Kemal, anıtın açılışında bulunarak çalışmalara destek verdi.






Paris Operası Yaşar Kemal'in İnce Memed eseri için sponsor olmuştu. (kaynak: turkishny.com)


İNCE MEMED romanının kahramanı olduğu iddia edilen eşkıya Safiye Mehmet. (kaynak: http://tar-h.blogspot.com)


Sezgin BURAK, Yaşar KEMAL'in ünlü eseri İNCE MEMED'i uzun bir inceleme, araştırma sonucu, Yaşar KEMAL'le birlikte esere konu olan mekanlara giderek resimlemiştir.  

(kaynak: www.tarkan.com.tr)

 


'İnce Memed Vuruldu' filminden

İnce Memed I, Yaşar Kemal
436 sayfa, YKY Yayınları, 
29. Basım İstanbul


3 Kasım 2012

İnce Memed'e Başlarken

Hep duyardım, bir şiir gibi olduğundan bahsederlerdi Yaşar Kemal'in yazdıklarının. Anlamak için, okumak gerekliymiş.

Anadolu'nun fotoğrafçısı misali, toprağını, bitkilerini, hayvanlarını da anlatır size Yaşar Kemal. O toprakların huylarını, her çeşidinde bitmeyi öğrenmiş otlarını, dağında başka ovasında başka akan sularını yıllarca gözlemiş bir bitkibilimci, bir toprakbilimci,bir hayvanbilimci üçü bir araya gelse yine böyle anlatamazlar size bunları.

Anadolu insanı gururlu, sevdalı, az konuşur; ezilmiş, boynu bükük ve unutulmuş; çocukken büyümüş, büyümüş de çocuk kalmış Anadolu insanı.

Bu kitapta öyle uzun uzadıya tahliller, içsel yolculuklar bulmayacaksınız. Her şey sade, az, öz: yemek bir soğan ve çökelekle, aşk bir çift çorapla anlatılır bu topraklarda.

Dili samimi, süssüz, her bir kelime o güneş altında değerli.

Okudukça, olacakları, bu toprakta doğmuş biri olarak mı nedendir bilinmez, sezersiniz; içiniz kaygıyla dolar, coşkuları anlar, isyanları öngörürsünüz.

Bir adamın fikrî olgunlaşma öyküsüdür bu, başka bir düzenin olabileceğinin, ağasız bir köy olabileceğinin, ağasız yaşanıp kendi emeğinle kavrulabileceğinin keşfidir bu. Sizin için sıradan bir hayat standardı olan şey için zamanında bunca insanın bunca acıyla böylesine emek verdiğini bilmek daha da bir değer katar bu satırlara.

Hiç bilmediğiniz o İç Anadolu'yu mu öğrenmeniz gerekiyor: İnce Memed'den başlayın. Bu insanların yıllarca neler yaşayageldiğini, hissedegeldiğini bir çırpıda göreceksiniz. Hani Devlet Sırları vardır ya, Halk Sırlarını açık ediyor bu romanlarla Yaşar Kemal. Zaten kitabın arkası yabanco kaynaklardan övgülerle dolu, ilk sayfası ise yazara verilmiş yabancı ödül ve nişanlarla.

Ancak turlarla farkına vardığımız, bir Anadolu gezisinde sizi karşılayacak uykulu bir ova, ağaçlar arasında dumanlarla Sıtkı Fırat'ın fotoğrafları gelecek belki gözünüzün önüne.

Seyahat ederken o hep gördüğünüz, görüp geçtiğiniz topraklar.. Birbirinden ayrı düşmüş ağaçlar, ana yoldan ayrı yollarla varılan o köyler...

Anadolu

Ya da Şener Şen ile Kemal Sunal'ın unutulmaz filmi Züğürt Ağa'dan sahneler gelecek aklınıza. Bu toprağın insanları ve onları yüzyıllarca sömüren kişileri, o el değmemiş doğasının ortasında anlatan her türlü eser, İnce Memed'le kucaklaşacaktır.


İnce Memed I, Yaşar Kemal
436 sayfa, YKY Yayınları, 
29. Basım İstanbul


29 Ekim 2012

Delikanlı

Büyük eserlerinin arasında hiç anılmayan, gizli kalmış bir yapıttır Dostoyevski'nin Delikanlı'sı. İlk sayfalarda bir Suç ve Ceza'nın ön çalışması, bir taslağı izlenimi verebilir size. Ancak daha sonra roman, bu izlenimden kurtularak kendi başına büyümeye, bir özgün sanat eseri olmaya doğru ilerler.

Bir kitapla ilgili fikirleriniz, ondan önce okuduğunuz pekçok kitapla birliktedir, bu nedenle bir kitap üzerine hiç kimse tek bir görüşte birleşemez. Açıkçası bu kitaptan önce Suç ve Ceza'yı okumuş olmak, onun etkilerinden kurtulmam için düşünmeye yöneltti beni ve daha güzel bir tat almamı sağladı.

Delikanlı, Arkadiy Makaroviç (Andreyeviç) Dolgorukiy'nin ta kendisi; Dostoyevski'nin kendi yüreğinden en çok iz taşıyan karakteridir bana göre. Baba figürünün özlemi ve nefreti arasında geçmiş kayıp bir çocukluk ve babayla (Andrey Petroviç Versilov) buluşma, onu çözmek için geçilen çetrefilli yollarda annesi, kızkardeşi, yasal kardeşler ve babasının ilişkide olduğu iki soylu ailenin arasında savrulur...

Her romanında olduğu gibi edebiyat dünyasına bir klasik karakter kazandırır yazar, bunda ise bu kişi Versilov'dur. Versilov'un yasadışı oğlu olan Arkadiy, babasının çağırması üzerine Petersburg'a giderken yüreğinde herkesten gizlediği bir ülküsü vardır. Kente gelmesiyle içine girdiği bazı çevreler onu ülküsünden uzaklaştırmaya başlar.

Yazarın en katmanlı yapıdaki kitabı bence bu kitap. Olayları önce Arkadiy'nin başından geçenlerle görüyorsunuz, sonra farklı kişilerin farklı zamanlarda anlattıklarıyla aynı olayların bambaşka yönlerinden haberdar oluyorsunuz, tıpkı dev bir bulmaca gibi. Sonlara doğru artık çok iyi bir polisiye okuyor olduğumdan emindim, oysa hiç sevmediğim bir türdür, ama Dostoyevski bu kanımı içeriden yıkmıştı. Olayların geçtiği süreler oldukça kısa ve sayıları azdır, ne var ki birbiriyle bağlı herkesin farklı bildikleri nedeniyle kitap 600 küsur sayfaya yayılmıştır.

Bu kitap Rus yaşamı üzerine değil, fikirleri üzerine çok derin detaylar verir. Her bir kişinin öyküsüyle başka bir yönüyle tanışırız Rus'luğun. Hiçbir yerde yenilen yemekler, mekanlar üzerine detaylar yoktur. İnsan betimlemeleri çok az ve özdür.

Zavallı Olya'nın hikâyesi değme Türk filmlerine taş çıkarır, Anna Andreyevna ve Katerina Nikolayevna ise nredeyse yüzyıl sonra çekilmiş bir Yalan Rüzgârı'ndaki karakterleri aratmazlar. Pyotr İppolitoviç Rus halk hikâyeleri ve efsanelerini dinlemeniz için mükemmel bir kaynaktır, Makar İvanoviç ise karısıyla ilgili acısını yüreğine gömerek tüm ülkeyi gezmeyi seçmiş, manastırlar ve hikâyeleriyle dolu bir erendir.

Savları ve bitmek bilmez tartışmalarıyla kaybolmuş Rus gençliğinden Kraft, Dergaçov, Yefim ve Vasin, kumar masalarında yozlaşmış soylulardan Prens Sergey Petroviç, Aleksey Vladimiroviç,.. Üçkâğıtçıların onlarca çeşidinden birkaç seçki, Stebelkov, Jibelsky, Lambert, Trişatov, Semyor Sidoroviç... Herkes bu delikanlının hayatında bir yer tutar.

Suç ve Ceza'daki içine kapanık, ıstıraplı ve suç işlemeye iten tezlerine sıkı sıkıya bağlı Raskolnikov'dan daha konuşkan, daha etkilenmeye açık, sevgiye muhtaç, tutkulu ve kararsızdır Arkadiy. İnsan okurken bunu yazanın ancak bir delikanlı olabileceğini düşünüyor. Oysa yazar bunu yazdığında 54 yaşındaydı. Tüm enerjisi, aptallığı, saflığı ve tutarsızlıklarıyla apaçık karşınızdadır Delikanlı.


Delikanlı, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Rene Girard'ın Sonsözüyle
İletişim Yayınları, çev. Ergin Altay
Dizi Editörü: Orhan Pamuk
592 sayfa, 4. basım İstanbul

25 Ekim 2012

Ölmeden Okunacak 10 Roman

İlk kez bir 'ölmeden okunası eserler' listesi yayınlıyorum.

Bu liste bir başkasının kendine dayanarak yazdığı bir liste.

Sanırım klasikler her zaman büyük yer tutuyor bu tür listelerde. Nasıl eski şarkılar her daim gönlümüzde yer tutuyorsa, bu romanlar da öyleler.

Ben bu listede 5 romanı okumuştum.

Sizlerden gelecek önerileri okumaktan da keyif duyarım.. İyi okumalar! 

  1. Anna Karenina - Leo Tolstoy
  2. Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
  3. Gazap Üzümleri - John Steinbeck
  4. Görünmez Adam - Ralph Ellison
  5. İhtiyar Balıkçı - Ernest Hemingway
  6. İnce Memed - Yaşar Kemal
  7. Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez
  8. Kara Kitap - Orhan Pamuk
  9. Gülün Adı - Umberto Eco
  10. İsa'ya Göre İncil - Jose Saramago

Benim listemde bulunacak olan kitap adayları şunlar; 10 sayısıyla sınırlamak biraz güç olacaksa da:
  • Kayıp Zamanın İzinde - Swann'ların Tarafı - Marcel Proust
  • Cevdet Bey ve Oğulları - Orhan Pamuk
  • Koku - Patrick Süskind
  • Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
  • Faucoult Sarkacı - Umberto Eco
  • Marie Antoinette - Vasat Bir Karakterin Portresi - Stefan Zweig
  • Ademden Önce - Jack London 

7 Ekim 2012

Bab-ı Esrar

Bu kitap, kendinden önce aynı konudan nemalanan ve sayıları bu ara çok fazlalaşarak kendi kendilerine engel teşkil eden pekçok kitap içinden alıp okuduğum ilki. Mevlânâ ve felsefesi, Şems-i Tebrizî ile hikâyesiyle iç içe geçmiş, yarı masal, yarı kâbus, yarı gerçek bir roman.

Açıkçası 1. tekil kişinin ağzından anlatılan metinlere pek yaklaşmam. Sürekli 'ben, ben' kelimesi bana itici gelir. Kitapta da bir ara anlatı, neredeyse sadece sorularla ilerliyor. Kendi kendine sorduğu sorular uzayıp gidiyor, oysa bunları okuyucuya sordurmasını yeğlerdim yazarın.

Kimya Karen, annesiyle kendini bırakıp giden babası, karnında doğurup doğurmayacağına henüz karar veremediği bebeğiyle Konya'ya gidiyor. Bir sigorta ekspertizi olduğu için orada yaşanmış bir yangın olayını araştırması gerekli.

İlk günden son güne dek, çeşitli sanrılar ve rüyalar içerisinde Şems ile karşılaşıyor, hatta bazen onun bedenine girerek başından geçenleri görüyor. Ama son güne değin, gönül gözü kapalı olduğundan bunlara tepkiyle yaklaşıyor.

Öte yandan kahramanın annesi Susan ve sevgilisi Nigel'ı uzaktan olduğu için mi bilinmez, yüzeysel biçimde tanıyoruz. Daha sevgilisiyle ilgili okuduğunuz ilk sayfada karar verdiriyor yazar size. Geçmişten babası ve Şah Nesim'i, çocukluğunun hayali arkadaşı Sunny'i... Günümüz gerçekliğinden şirket yöneticisi Ziya, kötü adamlar Cahit ve Serhad.. Babayla bir bağ olan degâhtan İzzet Efendi.. Karen'ın baştan sonra sürekli yanında olan eşlikçisi Mennan bile bana çok derinlikli anlatılmış ya da sezdirilmiş gibi gelmedi.

Bununla birlikte Konya'da bir kültür turu yapıyorsunuz. Ama mekânları sizin algılamanıza fırsat verilmiyor.

Kitapta inanç, insanî ve ilahi aşk; gerçek hayat-öte hayat ikilemleriyle yer buluyor. Dinî hikâyeler ve menkıbeleri çok sevdiğim için 600 yıl öncesini tasvir eden sahneleri sevdim. Ama şimdiki zamana ve onun dertlerine dönüş bana çok sığ geldi. Belki sahiden de öyle olması istendiği için.

Bab-ı Esrar, Ahmet Ümit
Everest Yayınları, cep boy, 656 sayfa

2 Eylül 2012

NY, Bitmez Tükenmez NY

Liberty Island
Ellis Adası Müzesinde bir Türk
 New York gezi yazılarıma başlıklar tükendi ama kendisi tükenmedi tükenmeyecek.



Ellis Adası'ndan Manhattan
 New York maceralarına henüz doyamayanlar var. Ben de kısa kısa notlar yazmaya devam ediyorum. Oraya gidip de Özgürlük Heykeli'ni görmemek olmaz.

Önce mahşerden pek farklı olmayan bir kuyrukta saatlerce bekliyorsunuz.  Not: randevu kuyruğu ayrı ve bomboş. Randevu alın.

Sonra sürüler halinde insanlar dev vantilatörlerle soğutulan çadırlara alınıyor. 2 kere x-ray vb. cihazlardan geçiyorsunuz. Ve çok acele etmek zorundasınız. Berbat bir his. Sonra feribot görünüyor.

Ellis Island Museum
Liberty Adası'nda feribot boşalıyor ama az ilerideki Ellis Adası ve Müzesi'ni gezmek daha anlamlı. Eskiden New York'a göçler çok fazlayken ilk gelenler bu adaya alınıyor, çeşitli muayenelerden geçiriliyor, sınıflandırılıyor, geçer not alanlar Manhattan'a giriş yapabiliyormuş. Geçiş yapamayanlar, hastalananlar, doğanlar ölenler evlenenler.. Burayı gezerken kulaklıklı tur rehber cihazını mutlaka kiralayın.

Müzenin hediyelik eşya dükkânında Türk Yemeklerine dair bir kitap!

Ground 0 inşaat alanı


Sonraki durak 11 Eylül saldırısıyla yıkılan İkiz Kuleler'in yerine inşaatı devam eden yeni kuleler ve anıt alanı. Anıt çok geniş granit bir duvar ve ölen 2500 kişinin isimleri yer alacak.

Çok daha yüksek kuleler yapılıyor. Sayısı sanırım 4. Çevresi, Ground 0 tanıtım broşürleri dağıtanlarla dolu. O görüntüleri izlemiş herkes için çok etkileyici, duygulandırıcı. Tam da NY günlerimizde The Eleventh Day kitabı valizdeydi.

Yeni World Trade Center yakınında çok güzel bir bina ve içinde güzel restoranlar keşfettik. İsmi Yushi.  Bardak içinde meyveler ve mini mini tatlılar harikaydı.















New York'ta muhteşem lezzetleri keşfimiz 4. güne rastladı. Hotel Waldorf Astoria'nın alt katındaki Oscar's Brasserie tam bir gurme mekânı. Harika yemekler, salatalar, tatlılar. Yemekten sonra bir Central Park gezisi daha yapabilirsiniz.
Empire State Building
ileride Central Park
 Akşama doğru, günbatımı yakınken Rockefeller Center Top of the Rock zamanıdır! Yani New York'u ve millerce ötesini 80 civarıncı katın terasından görmeye çıkmak. Kuyruklarca beklemek. Gişede mutlaka NY ufuk silüet broşürlerinden alın. Müthiş hızla yükselen asansör ayrı bir heyecan. Geceye doğru NY ışıklarını seyredin.

Göklerden aşağı inince, Rockefeller Center önündeki kışın buz pateni yazın cafe alanı olan yerde dondurma yiyip soğuk bir şeyler için.

Buraya Noel zamanı gelmeli ve tam da bu noktaya kurulan dev Noel ağacını görmelisiniz. Pistte sevdiğinizle el ele aheste aheste buz pateni yapmalısınız.



© 2012 Fotoğrafların her hakkı saklıdır.  
Photos copyright by Serra Dag © 2012

27 Ağustos 2012

New York'ta Bir Gün Daha!

..Sıradan olabilir mi? Asla.

Broadway
İnsan bünyesi ve kültürünü darmaduman ederek baştan yaratan New York'un ilk gününden sonra, gün/geceye biraz daha uyum sağlamış olarak ikinci güne başladık.

Tipik Amerikan kahvaltısının ardından (çeşit çeşit çörekler - birkaçı sırt çantasına-, gazeteler) asla durulmayan turistleriyle buz gibi soğutulan lobiden çıkıp cehennem sıcağı olmaya hazırlanan bir sabahta, Broadway'den başlıyoruz.

NY taksileri, dev müzikal afişleri, ve gökdelenlere biraz daha az bakmaya alışarak. Mamma Mia! Gideceğimiz müzikali de seçiyoruz. Spider-Man. Bunun da müzikali olur mu demeyin! Öyle bir oluyor ki! Şaşıp kalıyorsunuz. Artık sahnede birlikte dans eden ince belli kızlar sinekkaydı adamlar beklemeyin. Bu müzikalde adamlar tepenizde uçuyor.
Greenwich Village



NY metrosuna inip Greenwich Village ile yolumuza devam ettik. Kırmızı tuğlalı, sembolik binalarıyla. Son gün rehberli şehir turunda hangi barda hangi müzisyen çalmış, hangi artist hangi binada oturmuş, tüm detaylarıyla öğrenecektik.

Sabah erken saatler. Washington Park'tan harika ötesi çekimler, upuzun çiçekler ve sincapları saymaca.

NYU, New York Üniversitesi.

Washington Square Park
Washington Square Park
İlerisine yürüyerek SoHo. Ardarda sanat galerileri, ve müşterilere özel karanlık odalar. Bu odalara alındığınız zaman sanat eserlerini özel olarak görebiliyorsunuz. Fotoğraf sanatı New York'ta harika noktalara ulaşmış. Muhteşem baskılar, sunumlar gördük. Tüm sanat dalları tüm söylemler birbirine karışmış durumda!

Fotoğraftaki sincap sayısını bulunuz.
Soyut resim ve soyut sanat da galerilerde mutlaka görülmeli. İnsanlar inanılmaz şeyler deniyor. Biz daha burada eski şeyleri tartışalım. 

Yol üstünde minicik bir İtalyan restoranı. Küçük rötuşlar, gerçek lezzetler. Minik yerler özellikle çok özenli oluyor.

Daha ilerisi TriBeCa.

Sarmısaklı baharatlı marine patates
NYU

SoHo
81st Street

Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'ne giderken çok güzel bir caddeden geçtik. Evlerin hepsinin girişleri bu şekildeydi. Burası yaşamak istediğim yer olarak kaldı zihnimde.

Amerikan Doğa Tarihi Müzesi. Müthiş bir kalabalık. Hediyelik eşya katları da çok yaratıcı. Özellikle kehribar içindeki güzelim kelebek çerçevelerini çok sevmiştim. Çok özel takvimler de vardı, aklınızda olsun.



Sonraki gün Bethlehem. Lehigh Üniversitesi. NY'dan otobüsle 3 saatte gidiliyor. Harry Potter serilerinin çekildiği binalar deseler inanabilirsiniz, öylesine gotik, özel mimari yapıda, korunmuş binalar. Muhteşem bir kampüs, her bölüme ayrı kat ayrılmış eski ve yeni kütüphaneler, kırtasiyesi, hediyelik eşya dükkânı. Oradan aldığım Amerikan tipi bloknotları, klasörleri keyifle kullanıyorum. Gittiğimiz mevsimde yaz dönemiydi, pek öğrenci yoktu ve çok sıcaktı. 

Bethlehem'e gidip de Moravian Book Shop'a girmeden olmaz! Lehigh nehrini geçip Kuzey Bethlehem'e yürüyorsunuz ve karşınıza çıkıyor. 




Kitaplardan başlayarak çörekler, şapkalar, mumlar, cam işleri, yılbaşı ağaçları ve süslerine kadar herşey var, çok samimi bir yer. Kitapçı dükkânı algısında son noktaya ulaşmışlar. Saatlerce içinden çıkamadık.



© 2012 Fotoğrafların her hakkı saklıdır.  
Photos copyright by Serra Dag © 2012

Translate