29 Ocak 2013

Gülün Adı - 4. Gün

Gülün Adı'nda 3. Gün nasıl yüzleşme günüyse, 4. Gün aşk acısının günüdür.

İleride din adamı olmak için yola çıkmış genç bir insanın çektiği aşk ıstırabının bir gül gibi nasıl tomurcuklandığını, titreşerek açtığını, buram buram ruhunu sararken gözün çevrildiği her şeyde bir güzellik olarak ortaya çıktığını ve yaşamı, o sıradan yaşamı nasıl değiştirdiğini, geçtiği tüm o merhaleleri okuruz ve bunun çevresinde, hiçbir aşkın çevresinde eksik olmayan başkalarının sözleri vardır; kimisi aşkı, seviyi aşağılayan, şeytan işi gösteren, kimiyse ilâhi, yaşamın mucizelerinden biri olarak gören söylemler arasında kalmış genç bir gönlün iç çekişini duyarız.


Burada, kütüphanenin içindeki bazı kitapların adları okuyucuyu hayrete düşürür, bugün varlığından kuşku etmeyeceğimiz, aklımıza bile gelmeyen yaşamsal obje ve kanunların, ilk yazıldıkları halleriyle karşılaşırız. Ölçü Hesapları Hakkında, Tapınak Mimarisi Hakkında, Tavernaya Dair, Ölçü Sanatı ve hatta İbn-i Sina'nın el-Kanun fi't Tıb'ına kadar. Neredeyse her şey, her konu hakkında kitaplar yazılmıştır. Bu kitapların böylesine zalimlikle halk ve rahiplerden gizlenmesi, ayrıca bir eleştiridir o zamanki kutsal kütüphanecilik anlayışına.

Bu arada Aşka Dair, Aşk Acılarına Dair isimli kitaplarla, eski insanların algılarını, tedavi yöntemlerini öğrenmiş oluruz. Âşık insanlar hastalar gibi resmedilmiş, hastalık belirtileri açıklanmış, kimi yazarlarca çok uç ve saçma tedavi önerileri getirilmiştir. Bu çözümlemelerde kesin sonuca en çok yaklaşanların Araplar olduğu anlaşılır, çünkü âşık olunan kişiyle evlenilmesini salık verirler. Ne var ki hiç kimse, dini görevlilerin bu duyguya düşmesi karşısında bir çözüm getirmemiştir. Bu ya o yazarların gözünden kaçmıştır, ya da kendilerinin de birer insan olduklarını unutan din görevlilerinin veya onlara bunu buyuran dini erklerin gözünden kaçmıştır.

İnanç ve inanış ritüelleri üzerine böylesine titizlikle eğilen bir romanda, inanca körükörüne odaklanmaya mâni olan, akıl karıştıran Aşk'a yer verilmemesi olanaksızdı. Sevmeye dair düşünceleriyle yazar aslında biraz bu karşıtlıklar arasında kalmanızı, size dayatılan düşünceler bir yanınızda, aşkı yaşantılamanın verdiği duygular diğer yanınızda, bir düşünmenizi istiyor aslında. Yaşlanmış elleriyle o günleri yazan Adso da, o anlardaki sevinci dün gibi hatırlarken kendisine yine aynı soruları soruyor. Bu yaş ile, yıllarla, Zamanla ve hatta Ölümle bile yanıtlanamayan bir soru olsa gerek.


devamı da var:
Gülün Adı - 5. Gün

19 Ocak 2013

İç İçe Sanat Dilleri

La Fontaine, Kedi ve Tilki
Kitap Gazetesi'nde Çizimle Dünyanın En Önemli Eserleri başlıklı yazı dikkatimi çekti. Yazının başında Ferhat Uludere, "desenleri, resimleri edebiyatın en önemli destekçileri olarak görmeye itiraz edenler, desenleri okuyucuya saygısızlık olarak görenler ve bunun okuyucunun imgelemine müdahale olduğunu düşünenler"den dem vuruyordu.

Yazıyla, fotoğrafla ve desenle yıllardır ilgilenen biri olarak bu konuda pekçok düşünce karşıma geldi şimdiye kadar. Örneğin fotoğraflı yazılar ve yazılı fotoğraflar üzerine üreten ve tüketen arasında büyük bir kararsızlık var. Aynı durum desenler içeren kitaplar, hatta kitap kapaklarındaki resim yapıtları için de geçerli.

Şunu açık bir şekilde ortaya koymalıyız ki sanatsal dillerin değişimleri, farklı dillerle iç içe geçmeleri her zaman yenilikler, arayışlar doğurdu. Bu arayışlar kimi zaman çıkmaz sokaklara vardı, kimi zaman ise bilinmeyen ülkelere.

Sadece görsel hareketliliğinden ibaret olan sinemanın ortaya çıkışıyla, gerçekliğe çok yakınlaşan resmin övülmesi bırakılarak farklı resim akımları doğdu, birebir gerçekliği arayan resimlerden uzaklaşıldı, gerçeği çarpıtan ve düş dünyasına kapılar açan ressamlara yer açıldı; sinemaya sesin ve müziğin, daha sonra görsel ve ses efektlerinin karışmasıyla akla hayale gelmeyecek zenginlikte işler ortaya çıkarıldı.

Kitaplar en başta kendileri görselliğe döküldüler, artık insanlar telefonlarından, tablet bilgisayarlarından okuyor kitapları.

Müzik bile, çoğu zaman görsel değil midir kafamızın içerisinde? Pekçok sanatçının müzik eşliğinde çalıştığını biliniyor. Müziğin tamamen renklerle yorumlandığı çalışmalar var, bunlarda ne müzik renkler yüzünden zayıflıyor, ne de renkler müziği geriplana itiyor.

Önemli olan şey, bir sanat dilinin, ötekine de yer açması, yüzde yüz bir matlıkla onu örtmemesi. Kendi özgün yanlarını yitirmeden varolması.


Sanatsal dillerin ortaya çıkış özelliklerine kıstırılması, sınırlanması, tüm kültür ve düşüncelerin iç içe geçtiği bu çağda, bu dünyada artık gerçekdışı. Sanatın iç dünyanın dışavurumu, yani bir nevi özgürleşme, özgürlük olduğundan yola çıkılıyorsa, bu tür tanımlamalar, kalıplar içinde sanattan bahsetmek çelişkili olur.

Bir resim sergisinde müzisyenlerin çaldığı müzikle o sergideki resimler başkalaşır; bir fotoğraf sergisinde şiir içeren yazılara, duraklara rastlanabilir, bir öykü kitabındaki desenler hatta karikatürler ile o öyküler genişler ve büyür. Bazı romanlar size öyle bir duygulanım verirler ki o sahneyi, manzarayı adeta gözlerinizin önünde görürsünüz ve bunu bir kâğıda çiziktirirseniz bunun kimseye bir zararı olmaz.

Bazı eserler ise yalnızlığı, kendi kendineliği şart koşarlar, buna da saygı göstermek gerekir.

Çocukluğumuzda bize okunan, ellerimizle yırtarak gerçekliğini aradığımız resimli masal kitapları bile düş gücümüzü kısıtlamamış, tersine açmıştır. Hatta o masallardaki hayvanların gerçeklerini çok sonraları görüp o resimleri unutsak bile, bizde doğurdukları ilk duygular, muhtemelen o hayvanlara olan yaklaşımımızı hayatımız boyunca belirlemiştir. Sanatta bir çocuk kadar önyargısız olmak her zaman aranan şey olduğuna göre, bu ilk alışkanlıklarımıza şans vermekte bir sakınca yok.

İzleyici işittiği ya da gördüğü dil ile sınırlı kalmaz, onu mutlaka yorumlar ve yorumlar da çeşit çeşittir, öyleyse bir sanat eserinin her izleyene aynı hissi vermesi gerektiği nasıl öne sürülemezse, bu çeşitlilik de savunulmaya değer.


15 Ocak 2013

Gülün Adı - 3. Gün

Yıllar sonra Gülün Adı okumanın keyfine, Birinci ve İkinci Günler'den sonra, Üçüncü Gün ile devam ettim.


Okuyucu bu bölümde, Fra Dolcino ve tarikatının tövbe ve dünyayı arındırma amacıyla yola çıkarak ülkeyi nasıl kana buladığını öğrenir; ereğiniz inanç ve iyiye ulaşma bile olsa, elde edeceğiniz sonuçların tamamen sapkınlık olabileceği anlatılır.

Neredeyse tüm Dinler Tarihi böyle amaç ve sonuçlarla doludur. Tüm anlaşmazlıklar yorum farklarından doğsa da, tüm kanlar bu farkların birilerinin çıkarlarını bozma olasılıkları sonucunda dökülür. Çok çeşitli yorumların kendi uç noktalarında ısrarıyla, aynı kutsal kitaplardan çıkma satırlar, bambaşka teorilere, savlara dönüşürler ve tanınmaz hale gelirler. Tüm bunlar, inanç konusunda hassas, fakat inancı konusunda tamamen cahil, galeyana getirilmeye son derece elverişli halk kitlelerince benimsenince ortaya büyük kavgalar çıkar. Kurumlar ve görevlilerinin yetkilerinin sınır tanımamasıyla inanç tekelleşerek bir erk merkezi ve savaşına zemin hazırlar. Sonuçta her inanan, birbiriyle çatışır hale gelir.

Acaba hiç tanıdık geldi mi?

İsa'nın yoksulluğunu överek ve bu sebeple dünyevi zenginliği yererek yola çıkan pekçok vaiz, kentlerdeki zenginler, soylular ve aşırı zenginleşmiş kilise tarafından hoş karşılanmayarak dışlanmışlar, bu sebeple dilencilikle başlayan yolculuklarında köyleri yağmalamaya, hatta karşılarına Haçlı Seferi başlatılmasına dek varan kıyımlara sebep olmuşlardır. Bu gruplardan kaçan veya kopan kimi rahipler, başka tarikatlara sığınmış ve cinayetlerin işlendiği bu manastıra kadar gelmişlerdir.

Kıyımlar ve yakılmaları, farklı tarikatlara mensup rahiplerden dinleyen genç çömez, artık iyi-kötü hiçbir şeyi ayırt edemeyecek hale gelir. Tıpkı bu çağdaki insanların başına geldiği gibi!

Ayrıca roman bir Orta Çağ Suç Mahalli İncelemesi (CSI: Crime Scene Investigation) türüne bu kısımdan itibaren benzemeye başlar. Ancak burada hiçbir cinayet, modern çağa ait sebeplerle işlenmemektedir.


devamı da var:
Gülün Adı - 4. Gün

1 Ocak 2013

Alıp Başınızı Gitmeye Büyük Engeller

Bir Teknoloji Eğretilemesi


Bir gün çok uzaklara gitmeniz veya ölmeniz sözkonusu olduğunda, ardınızda uzun uzadıya bir Yapılacaklar Listesi bırakmanız şart.

Öncelikle birisi, Facebook hesabınızda duvarınıza Status: Away (Durum: Uzaklarda) yazmalı. Profilinizdeki saçmasapan paylaşımları, birileri kırılmasın diye yaptığınız beğenileri temizlemeli. Üye olduğunuz eften püften gruplardan çıkmalı, zamanında beğeni belirttiğiniz için Haber Akışınızı dolduran her türlü hobi, yabancı ünlüler vb sayfalarını 'beğenmeme' işlemi yapmalı. (Hesabı kapatmayı pekçok insan yanlış anlayıp küserek size beddua edebileceğinden bu kadar uğraşılması gerekiyor.)

Twitter hesabınız da kontrol altında tutulmalı. Öldüyseniz ve izleyici sayınızda patlama olduysa -ki genelde öyle olması mümkündür-, bir süre daha hesabınız açık tutulabilir. Özellikle son yazdığınız mesaj Retweet rekoru kıracaktır. Siz sağken isminizi anımsamayanlar bir anda sizi izlemeye başlayacaklardır. Ancak Twitter'ın 100 yıl sonra bir ölü hesaplar mezarlığına dönüşeceğini düşünürsek, 40 gün veya 6 ay sonra hesabınız kapatılabilir.

Daha sonra flickr ya da instagram'daki paylaşımlarınızın da silinmesi gerekiyor. Kimsenin şezlongdaki ayağınızı, elinizdeki çiçeği saçınızdaki böceği aramayacağına artık emin olabilirsiniz.

E-posta hesaplarınız kapatılmalı. Adres defterinizdeki herkese bir otomatik mesaj gönderilmeli. Böylece başsağlığı dileği için kimsenin bir bahanesi de kalmaz. Adres defteriniz, eski eposta arşivleriniz boşaltılmalı.

Cep telefonu hatlarınız, indirimli mesaj ve internet paketleriniz iptal edilmeli. Yoksa 10 yıl sonra operatörler ellerinde açık kalmış hat ve borç kâğıtlarıyla kapınıza dayanır akrabalarınızı şok ederler. Zaten 10 yıla kalmaz o 3 Kuruş 5 Kuruş dedikleri sabit ücretler 15 30 60 TL iletişim vergisiyle birlikte 120 TL olur. Telefondaki tüm şifreler, takvim notları ve mesajlar silinmeli. Halen öyle bir şey kaldıysa fabrika ayarlarına döndürülmeli. İyi bir telefonsa satılabilir, belli sitelere ilan verilmeli ve ilgilenir görünüp vakit öldürecek kişilerle uğraşılmalı.

Tabletleriniz de içindeki tüm abuk sabuk app'ler kaldırılıp eposta hesapları ve şifre notları silinip bir akrabaya bağışlanabilir.

Bilgisayar şifreniz kırılamıyorsa harddiskiniz formatlanmalı. Şifreyi bilen biri varsa açılıp evraklar toplanmalı. Resim albümleriniz yok edilmeli. Chat kayıtlarınız varsa silinmeli, chat listenizdekilere bir duyuru yapılmalı ve eskiden yazılmış şeylerin ileride saçmasapan bir şekilde akrabaların karşısına çıkarılmaması umut edilmeli.

Banka hesaplarınız iptal edilmeli, otomatik ödeme talimatlarınız kapatılmalı, telefon ve internet bankacılığı hizmetlerinizin iptal edilmesi için gerekli anahtar, şifre ve password'ler (sanki hepsi aynı değilmiş gibi) yazılıp güncellenip teyit edilip müşteri hizmetleriyle birkaç gün boyunca can ciğer kuzu sarması olunmalı. Kredi kartı borçlarınız taksitlendirilmeli. Hesap işletim ücretlerinin ve kredi kartı aidatlarının da fırsat verilmeden önü tıkanmalı.

Websayfalarınızın kendi kendine iptal olmaları beklenmeli. Bloglarınız terk edilmiş kasabalar -arka planda rüzgâr uğultusu ve uçan çalı demetleri- misali görüneceği için onun da şifresi bir yerlerden bulunarak kapatılmalı.

Unutmadan, yıllar sonra gazetelere '10 Yıldır Ölüymüş ama Vergisi Alınmış Sigortası Ödenmiş' gibi bir şekilde manşet olmak istemiyorsanız, bir vefat ilanı verilmeli.

Ne kadar çok şey elimizi kolumuzu bağlıyor, farkında mıyız? Değil alıp başınızı başka bir yere gitmek, ölmeniz bile mümkün değil. Arkanızdan sizi tutan geriye çeken bir sürü şey var. Eskiden sanki herşey daha sade ve basitti. İşte benim buna itirazım var.

Translate