6 Eylül 2010

Bir Arı Kadar


Nehir, bu dünyada kısacık yaşayabilen, yine de herkesin gönlünü sevgiyle dolduran minicik çocukların ismi.

Bu yaşamı hiç istemeyen, istemediği halde yaşayan, yaşadığı halde bu yaşama hakkını vermeyen, dünyanın ve yaşayanların hakkını vermeyen onca yetişkinin yerine.. Hatta hakkını vermeyip bir de yaşayan ve yaşamayan diğer şeylere kötülük eden, şer isteyenlerin yerine.

Bu yaşamı isteyen, yaşarken acı çeken, illetlerle boğuşan, günden güne eriyen tüm iyi insanların ve çocukların adına..

Kalmayıp giden iyinin de yerine bu yaşamı daha güzel yapabilme gücümüz var. Giden iyilere borçluyuz bunu. Onların vazgeçtiği günlere borçluyuz.

Hayata, boğaz çukurumuza ölene dek gelmeyen, bir arı kadar olan ruhumuza hakkını vermiyoruz. Küçücük bir arıya bile vermiyoruz hakkını.

Kendimizi örseliyoruz, çevremizdeki yürekleri, küçük canlıları. Unutuyoruz. Yaşamak, başkalarına yardım etmek için, anamız babamız eşimiz dostumuz çoluğumuz çocuğumuz için, analar babalar eşler dostlar çocuklar için, kedimiz köpeğimiz, ölmeye başlamış çiçeğimiz için. Gidenler için de yaşamak, çünkü giden, sizi henüz başınıza gelmemiş mutlu anlarla, iyiliklerinizle görmek istemiştir mutlaka. Bitmeyen bir şey güzel olamayacağı için, yaşamak.

5 Eylül 2010

Nehir'in anısına

Hiç tanımadığım, bilmediğim bir insanın yazdığı bir twiti izleyerek, hiç tanımadığım, bilmediğim bir çocuğun adına açılmış, hiç tanımadığım, bilmediğim annesinin bloguna ulaştım bir yıl önce.

f.: Serra Dağ, 2008.
Ufacık bir kız çocuğunun, neuroblastoma ile olan savaşını günbegün yazıyordu annesi, hastane hastane, doktor doktor gezerek, hayatını, herşeyini bırakmış, her türlü günlük arzudan vazgeçmiş, yurtdışında kızının bir kerecik rahatladığını, ilerleyebildiğini görebilmek için çırpınıyordu. Okudukça okudum, okudukça, çıkamadım işin içinden, tıp lisanı anlayabilmekle o kadar geçinmeme rağmen; öyle ki tahlilleri, ilaçları, Nehir'in ilaçlara ve makinelere verdiği tepkileri karıştırmaya başladım. 

Aylar, aylar sonra denk geldim ve yazdım yine dün.. Dualara ihtiyacı var diye yazmıştı Zeynep Hanım. Bugün ise, Nehir'i kaybettik diye bir haber... Blogda ise sanki bu iki kelimeyi kullanmak istemeyen bir elin yazdığı kısa metin.. Son ana dek güçlü, son ana dek ümit ederek kızını okşamış, yüzlerce tahlil kağıdı tutmuş, doktor eli sıkmış, yüzlerce kere kendi gözyaşlarını silmiş bir anne elinin yazdığı. Borularından kurtuluyor'u okuyunca bizi sevindiren, çok yoruldu'yu okuyunca korkutan, kucağımızda veda etti ile biten bir metin. Başlık ise Nehir'im Akıyor..

Akıp gitti küçük Nehir. Altında ise yüzlerce kelime, elini uzatıp acılı annenin elini tutmak isteyen, anne olmuş-olmamış kadın-erkek, içleri titremiş, dua etmiş, dua etmek istemiş, bu lanet illetle bir ileri iki geri giden, eriyen kızı uzaktan seven yüzlerce insan..

Evlat acısı yaşamış tüm annelere, evladı için çırpınan tüm annelere, tüm annelere; günlük hayatımın koşuşturmacaları içinde sersemce şeylere üzülüp, üzüntümü büyüttüysem ya da büyük sandıysam, beni bağışlayın. Utanıyorum bundan. O an aklımdan çıkmışsanız, gafilce kendi sorunlarımı dünyanın en acı sorunları sandıysam, beni bağışlayın.

2 Eylül 2010

RealAge'in Yalan Olduğu An

Bir keresinde TV'de Nefise Karatay'a sormuşlardı.
- Dün akşam ne yediniz?
- Ben mi? Sebze.. İşte havuç.. Sonra pilav..

Üstelik bunları sayarken çok emekli yemekler pişirip yemiş gibiydi. Ne tuhaf! Bizim yemeklerimizin ne güzel adları vardı. Nerede o adlar?

Hanidir mutfak kültürümüzün nadide yemeklerinin isimlerini, bir hazır çorba markasının reklamları sayesinde duyar öğrenir olduk. Bir hazır gıda markası, yeme kültürümüze sahip çıkıyor. Ne ironik!

Dr. Öz ve dev projesi Realage, gerçek yaş diye bir kavram ortaya attı ve her şeyi, genç kalma sektörünün ayaklarının dibine serdi: beslenme ve sporu. Oysa beslenme ve spor genç kalmaktan da önce, sağlık için değil midir?

Sağlıklı olmadan önce gelen genç kalma ile güzel kalma zaten yarışıyordu: Bu savaşların arasında kalan mutfak kültürleri kaybolmaya yüz tuttu, bu kültüre ait yemekler suçlu gösterildi. İnsanlar artık yemeklerin geleneksel isimlerini bilmiyor, hatta geleneksel yemekleri bile bilmiyor.

Yanyana ya da ardarda yemeyi aklınıza getirmeyeceğiniz şeyleri canlı yayında yiyerek, zengin beslenmenin tuhaf bir görüntüsünü oluşturuyordu Dr. Öz. Şimdiyse, kendisinin kolon kanseri olabileceği haberi yayıldı. Demek ki sağlık tamamen elimizde değil.

Çin'de insanlar gerçek yaşım 26 buçuk, diye böbürlenmeden, çiğ enginarla cevizi fındığı karıştırıp yemeyi akıl etmeden 100 yaşını geçebiliyor. Bildikleri, sadece köylerine ait 10-15 yemek tipi olsa gerek. Böyle 100 yaşını geçmiş bir kadın, ömründe tereyağından başka bir yağ tatmadığını söylemişti. Kalan kısmını başka bir güce bırakarak, hoşnut bir yaşam sürdürüyorlar. En güzeli..

Translate