24 Kasım 2011

Mahpus

Hayatınızı bir esarete çevirmenin pek çok yolu vardır. Önyargılarınız, inadınız, korkularınızla bir dünya yüzeyi kadar genişleyebilecek olan hayatı bir esarete çevirmek mümkündür. Ancak kendi içinizde esir olmak bambaşka bir şeydir. Proust bu romanda bir erkeğin kendine esir ettiğini zannettiği bir kadın yerine kendisinin nasıl esarete mahkum olduğunu anlatır.

Sadece annesinin ve evdeki hizmetçilerinin bildiği bir zorunlu misafirliğe başlar bu kadın. Zorunlu, bir okur olarak tepki duyduğunuz bir nişanlılıktır bu. Her gün kendini tekrar eden konuşmaları ve paylaşımları yaparlar; kesinlikle evleneceği kararıyla döndüğü Paris'te erkek bu kararını bir türlü gerçekleştiremez. Swannların Tarafında anlatılmış olan, Swann'ın bir Aşkı bölümünü çağrıştırır bu haller. Tüm kitap boyunca, kadın mı erkeği kandırıyor, yoksa tüm bunlar erkeğin zihninin okura birer oyunu mu, anlayamazsınız. Bazen bir ipucu, kadına ait bir yalan yakalarsınız, işte şimdi her şey çözülecektir, ancak tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi koşullar, konuşmalar, unutuşlar bu sekteleri örter veya düzeltir. Herşey, sanki belirli fakat bilinmez bir sona doğru sürüklenir gibidir.

Yazar, Albertine'i evinde tutarak, onu dış dünyadan ve başkalarından kopardığını düşünerek avunurken, bir yandan da içi asla rahat değildir; daha da kötüsü, kendisi evden çıkmaz olmuştur. Bu kuşku saplantı olmuştur onda, siz de okur olarak bir dedektif gibi sayfaları sürer, ipuçları, uyumsuzluklar aramaya başlarsınız.

Evde sizi karşılayacak ya da kesinkes evinize dönecek olan bir insanın varlığı, verdiği güven, tazelediği aidiyet duygusu sorgulanır içten içe. Bir insanı çevresinden kısıtlayarak, arkasına arkadaşlarını, şoförünü takarak, nereye kiminle gitti sürekli soruşturarak yine de hiçbir şey elde edemeyebilir, onun size ait ve bildiğinizi sandığınız hayatının bambaşka olabileceğini keşfetmek zorunda kalabilirsiniz. Üstelik bu insan hayatından hoşnut görünebilir, size ayak uydurabilir, sizinle birlikte olmaktan başka bir şey istemiyor gibi hissettirebilir. Tüm bunları düşündüğünüzde, hissettiğiniz şey ürkütücüdür; hiçbir şey bilmiyor olabilirsiniz. İnanmaktan -hatta kanmaktan- başka çareniz yoktur.

Yazar ayrılma kararını ikinci kez verdiği sırada, aklında yapacağı ayrılık konuşmaları, olası yanıtlar ve savunmaları düşündüğü gecenin sabahı, daha konuşmasını yapamadan Albertine'in evi terkettiğini öğrenir. Bir anda, Alışkanlığın, o iyi niyetli, gizli hayat düzenleyicisinin pençelere, dişlere dönüşen varlığıyla, bu yeni, alışılmamış Yokluk ile başbaşa kalır. Bu sayede bir esareti sona erer, ancak ayrılık başka bir esaret, yalnızlığın esareti olduğu için, derhal sonraki kitabı elinize alırsınız.




Marcel Proust, Mahpus - Kayıp Zamanın İzinde II. cilt, 
s. 2087-2498, Temmuz 2010. 
çev. Roza Hakmen, YKY/Delta Yayınları.

16 Kasım 2011

Aydınlanma Değil, Merhamet!

"Bir ulusun gücü ya da güçsüzlüğü, sanayileşme seviyesinden çok manevi yaşamının seviyesine bağlıdır. İnsan yaşamının nihai hedefi, ne serbest piyasa ekonomisi ne de genel refah seviyesinin artmasıdır. İster en mükemmel yönetim sistemi, ister sanayi kalkınma gerçekleştirilsin, bir ulusun manevi enerjisi tükenmişse o ulus çökmekten kurtulamaz."

Merhametiniz yoksa aydınlanmanız hiçbir amaca hizmet edemez. Merhametiniz yoksa gelişiminiz hiçbir fayda getirmez. Kendinizi istediğiniz kadar geliştirmiş olun. Teknolojiniz, refahınız kıtalarca gelişmiş olsun. Merhametsizseniz, silinip gitmeye mahkumsunuz.

İlk paragraf, Alev Alatlı'nın aynı başlıklı kitabından alıntıdır.

Kendi ülkesinde her binanın, her denetimin, en uygun usullere göre yapıldığı, kimsenin başkasının fazla para kazanma hırsından ölmediği, hatta doğanın sağa sola silkelenme isteğinden dolayı değil de umulmadık boyutta bir tsunamiden can verdikleri bir topraktan gelmiş bir bilim insanı. Aydınlanmanın son raddede olduğu ülkesinden merhametiyle kalkıp gelen bir insan. Bu topraklarda, birkaç merhametsiz yüzünden öldü. Atsushi Miyazaki. Sevdikleri, ondan mahrum bırakıldı.

Yaşasaydı, deprem çadırlarında yerden gelen soğuğun önüne geçilmesi amacıyla kendi ülkesindeki evlerde uygulanan bir teknolojinin buraya getirilmesi için çoktan bulunduğu girişimlerin sonucunu alacak, daha pekçok Türk ailesiyle hatıra fotoğrafı çektirecekti.

3 yıl önce, Japonya'da tsunaminin henüz yıkmadığı güzelim Sendai kentine gittim ben. Ağaçlar Şehri. Ağaçlara, doğaya saygı sunulan şehir. Yine doğa tarafından yokedildi. Yürüdüğüm yollar, hayranlıkla izlemeye doyamadığım o ödüllü kent sular altında kaldı. Ancak biliyorum ki, baştan kurulacak. NHK World kanalını izliyorum. Ne bir çığlık ne bir yardım kargaşası ne artçılarla ölen. Sessizce toparlanıyorlar.

Sevgili Miyazaki! Bizi bağışla. Bu ihmalkârları, seni sevdiklerinden acımasızca alan bu kişileri de. Buraya, o merhamet yoksunları yüzünden kolonları kesilmiş katların altında kalan, el ele ölen kardeşleri, 'oturabilirsiniz' denilmiş yuvaları mezarları olan anaları babaları kurtarmaya geldiğine göre, zaten bağışlamıştın. Bir kere daha bağışla.


f.: Aoba-dôri caddesi, Tohoku Üniversitesi kampüsü ve Hirose Nehri köprüsü, Sendai. Serra Dağ, 2008.

Translate