28 Şubat 2015

Saklı Bahçeler Haritası

"Mutluluğa atılmış adımlarla alay ettin hep, onları küçümsedin. Oysa yaralarıyla değil, kabuklarıyla olgunlaşır insan dediğin." Saklı Bahçeler Haritası / Nermin Yıldırım


Birkaç cümlesi, birkaç paragrafı derken, normalde hiç ufak tefek edebî tuzaklara düşmeyen, epeydir klasiklerden hatta klasik serilerden başka bir şey okumamış olan ben, bir gecede karar verdim Nermin Yıldırım'ı okumaya. Artık Rusça isimler bana Türkçe roman kahramanlardan daha yakın ve ailedenmiş gibi geliyorken, büyük bir değişiklik yapıp, Suad, Behiye ve Rıdvan'ın hikâyesine ortak oldum.


Nermin Yıldırım'ın Saklı Bahçeler Haritası, gerilimin zirvesinde bir sahneyle açılıp daha sonra geriye dönüşler yaparak bir eski İstanbul ailesinin kızlarının mektuplaşmaları ve bu mektupların anlaşılmaz bir biçimde yıllar yıllar sonra bir yayınevi editörüne gönderilmeye başlamasıyla ilerliyor. Mektuplaşmalardaki hayat hikâyeleri ve zıtlıklar, editörün kendi hayatındaki sorunlarla birlikte akıyor sayfalarda.

Nermin Yıldırım'ım daha çoğunlukla mektuplardaki çözümlemelerini, nokta atışlarını çok sevdiysem de, günümüze dönüşler ve günümüzle ilgili metinleri kısa buldum. Bu kitabı bitirdiğimde aslında pekçok açıdan eksik kaldığımı hissettim, bir yüz sayfa daha olabilirdi, üstelik olayların uzatılmasına gerek olmadan. Pekçok zengin ve derin noktayı yazar kısa geçmişti bana göre. Bu bir seçimdi elbet, az yazıp çoğunu okura bırakmak güzel bir şeydir, ama okura verdiğiniz ipuçlarında da kesintiye gitmemek gerekir. Her kitap ciltlerce olacak diye bir kural da yok, ama olması gerekenden daha az geldi bana. Bu bir başarı da sayılabilir aslında, çünkü yazımını okumaya doyamadığımı da gösterir bir okur olarak.

Misal, ilk vurucu nokta, Cumhuriyet Devrimlerinin halk arasında benimsenmeye çalışıldığı sancılı dönemlerden dem vurulmasıydı... Çok daha zengin ve çok yönlü dökülebilirdi sayfalara. Biz Cumhuriyet çocuklarının hiç bilmediği, kitaplarda elbette ki geçmeyen, onlarca nesil sessizce yaşanıp sessizce silinmiş olan o devirde, örneğin harf inkılâbının, şapka inkılâbının, daha 10 yıl öncesine kadar Osmanlı kültüründen gelmiş Türk ailelerinde yarattığı travmayı, benimsemeye çalışırken kâh manasız gösterişleri, kâh ezbere taklitleri hiç bilmedik biz. Eski yazıyı bildiği için yeni yazıyı okuyamayan yaşlılar, modern gözükeceğiz takıntısıyla hayatı evlatlarına dar eden ebeveynler... Devrimler yapıldı ve halk bir günde benimsedi bağrına bastı sanıyoruz değil mi? Yanılıyoruz. Ne kadar da yanılıyoruz oysa...

Yine de kız kardeşlerin eski çocukluk günlerini, her konağın olmazsa olmazlarından Kalfa'yı ve tuhaf ritüellerini okumaya doyamadım. Anne babalarını gözlemleyiş biçimleri çok güzel anlatılmıştı. O dönemlerdeki kadının, erkeğin rollerini çok acımasız -iyi ki- bir şekilde çarpıyor Yıldırım yüzümüze, günümüz annelerinde belki halen varlığını sürdüren bu izleri ayırt etmemizi sağlıyor.


Kitabın azımsanamayacak ölçüde bir siyasi altyapısı var. Ailelerin, komşularının ve akrabalarının çok akıllıca seçildiğini olay örgüsü geliştikçe anlıyor okuyucu, aslında her kişi ülkenin siyasi tarihinin içinde bir rol oynuyor, yön verici, sıradan vatandaş veya mağdur olarak. Marshall Yardımı'ndan 6-7 Eylül Olayları'na, oradan yurtdışına ve oradaki siyasi gelişmelere, hatta 2. Dünya Savaşı'nın orta yerine uzanıyoruz. Tüm bunları Rıdvan ile birlikte mektuplardan okurken, bir yandan da bu mektupları kim, niye gönderir merakını diri tutuyor Yıldırım.


Bazı cümleleri altını çizmekle yetinemediğiniz bir gerçek. İnsan ilişkileri, sevmek, aşk, paylaşamamak gibi, hatta çocuk yetiştirmedeki hatalarımızı bize aforizmalarıyla çok güzel gösteriyor yazar.

Rıdvan'ı geçmişindeki felâketlere değinilmiş olsa bile, biraz daha tanıyabilmeyi isterdim. Genellikle kendi sorunlarıyla boğuşurken gelen bu isimsiz mektuplarla yaşadığı gerilimlere verdiği tepkilerle sınırlı kalmış. Sadece o değil, çevresindeki kişiler de maalesef biraz sığ tutulmuş. Yazar onların varlıklarında çok derinleşmeyerek akışı bozmak istememiş diye tahmin ediyorsam da, bu kitabın bir devamını yazdıracak kadar eksik bırakıldıklarını düşünüyorum. Ya da belki mektuplardaki şahsiyetler ne kadar gerçek ve derinse, gerçek hayattaki kişilikler o kadar gerçekdışı ve sığ gösterilmek istenmiş olabilir. Mektuplardaki dil, üslup çok daha sahici iken, onu okuyana döndüğümüz anda herşey daha kısa, az, eksik ve sıradan hale geliyor.

Suad ve Behiye'nin hikâyeleri çok beklenmedik bir şekilde kapanıyor, ve bunu okuduğum anda bana az gelen tüm o sayfalara değdiğini düşündüm. Rıdvan'ın hikâyesi ise devam ediyor... Hepimizin olduğu gibi.

Ama bu insanların hayatlarından kırpılmış parçalara hissettiğim yakınlığı, epeydir yerli bir yazarı okurken hissetmemiştim, sanırım bu zinciri kırmam Nermin Yıldırım'ı okumamın en güzel sonuçlarından biri oldu.

"Sözcüklerden bunaldıkça ortak sessizliğimizde dinlenmeye başladık. Yan yana susarak sessizliğimizin tadını çıkardık. Sükût, ruhu temizleyen bir tür oruç gibiydi. Yalanlardan, kendini dünyaya beğendirme kaygılarından uzakta, neysen o olmak demekti. Sessizliğin ayak izi, yeryüzündeki en temiz yerdi."

Saklı Bahçeler Haritası
Nermin Yıldırım
Doğan kitap, 1. baskı, Ekim 2013,
363 sayfa


Translate