30 Haziran 2011

Çiçek Açmış Gençkızların Gölgesinde

Marcel Proust'un büyük yapıtının ilk kitabını okumaya koyulduğumda, bu romanın bir devamı olabileceğinden, hatta hepsinin birbirine bağlanmış ufak mendiller gibi sırayla ilerlediğinden habersizdim; dünyada olup olabilecek en anlamsız başlığa sahip ilk kitabın ilk sayfalarını onlarca kere okuduktan sonra, devam etmeye bir süre cesaret edememiş, daha sonra geride ağlamaklı bırakılmış bir küçük kız kardeş gibi, vicdanımı hafif hafif rahatsız etmesine bir son vererek kitabı bitirdiğimde; Swann'lara, Gilberte'e ne olacağını merak etmiştim.

Bu ikinci kitapta bambaşka bir çevrede, karlı Paris'te karşılıyor bizi yazar, Combray'de, büyük halanın evinde kalınırken bir akşam gezintisinde bir kez ismi işitilen Gilberte ile artık Champs-Élysées'de oynanan çocukluk oyunları, köprüde bekleyişler, o ulaşılmaz sevgilinin ailesi, evi, ve nihayet kızıyla bir inatlaşmayla başlayan kopuş bekliyor bizi sayfalarda.

Hemen ardından başka bir kente, uçurumlarla dolu her zaman fırtınalı bir deniz kenarı olarak düşlenen Balbec'e doğru savruluyor okur; aslında bir büyüme bundan başka bir şekilde, tedbil-i mekân olmadan anlatılamazdı. Artık anne baba burada değildir; sinirleri hassas, fazla düşünen yapısıyla çocuk, yüreğinde aşk acısıyla, sancılı bir başlangıçla yepyeni bir kente hareket etmiş, yabancı bir yatak odasında yeni hayatına başlamıştır.

İçine kapanıktır, izler, gözlemler, ama anlattıkları, sanki tüm o insanlarla en baştan itibaren müthiş bir iletişim içine girmiş, saatlerce günlerce konuşmuş izlenimi verir size, her birinin eski alışkanlıklarını, huylarını, sayfiyedeki yaşamlarını, birbirleriyle ilişkilerini anlatır.

Görünürde her gün benzer şekilde yaşanıp gitmektedir, sabah kahvaltı, öğle yemeği, deniz banyosu, kumsal, iskele, gelip geçenler, akşam yemeği, bir-iki tanıdık -hatta başlangıçta tatilin içine fazlaca nüfuz etmesin diye görmezlikten gelinen-, bir süre birlikte günler geçirilen genç arkadaşlar. Bunca anlatılanın, böylesi tekdüze bir tatilde o kadar az insanla konuşularak öğrenilmiş olması inanılacak gibi değildir. Bazen bunların bir yaşanmışlık mı, yoksa kurgu mu olduklarına karar veremez, kitap kapağının içine tekrar bakarsınız: Kayıp Zamanın İzinde.

Ve gençkızlar. Aşkın, hangisine konacağına karar veremediği değişik mizaçlarda, çehrelerde, seslere sahip gençkızlar. Hiç acınmayan, bolca feda edilen kayıp zamanlar.  İlk kitapta her gece annesinin iyi geceler öpücüğünü beklerken ıstırap çeken hassas çocuğun büyüyor olduğunu sadece siz bilebilirsiniz, çünkü bundan bahsetmez; zaten o kitapta da sanki bir yetişkin gibidir.

Nihayet âşık olur, her âşık gibi boşlukta salınır, arasıra gelecekte olacaklara atıf yaparak aslında o zamanlarda hiçbir şey bilmeden yaşıyor, karar veriyor olduğumuzu yüzümüze vurur- ama bunların tamamı iç dünyasında olmaktadır; bu gençler, her ne kadar flört ve sevgililik terimlerini bilmiyor ve yalnızca metreslik ile evlilik kavramlarının bilindiği zamanlarda yaşıyor olsalar da, her şeyin hemen dile getirilmediği, ama bunun da birer kavga sebebi yapılmadığı çağdadırlar.

Ve sonra Balbec'ten ayrılma zamanı gelir. Mevsimler değişir, ikindileri uzun süren araba gezintileri yapılmıyordur artık, akşam boyunca giderek tenhalaşan restoranın buğulanan camları arasında oturulmaktadır. Büyük ıstıraplarla alışan yatak odasından, Paris'teki eski, alçak tavanlı odaya dönüş zamanıdır. Ama artık o küçük çocuk değildir. Bir yandan da, yüreği, sözleri, algıları, yaşadıkları değişse de onun hep aynı çocuk olacağını hissederiz. Bu ikilemi Proust bize hep yaşatacaktır.





Marcel Proust, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde - Kayıp Zamanın İzinde I. cilt, 
s. 441-960, Temmuz 2010. 
çev. Roza Hakmen, YKY/Delta Yayınları.

17 Haziran 2011

Nâzım Hikmet Bütün Şiirleri

Senelerce, utanmadan yazıyorum, dönüp bakmadım şiire. Okumuyordum, varsa yoksa romanlar, lisenin hepsi aynı biçim ciltlenip kalıplanmış en kalın kitaplarını.

Sürekli büyük harfle başlayıp noktayla biten yapılar okursanız, şiir size yarım kalmış örtüler gibi gelir, sanki nereyi örtseniz, bir tarafı açıkta kalacaktır. Kimbilir, belki de aslolan güzellik budur: herşeyin örtülmemesi.

Ve ne basittir, bir şarkının türkünün bestenin sevdiğiniz yeri gelince hissettiğiniz coşku, güven ve huzur.

Sevmediğinizi söylediğiniz şeyler bile bu kisveyle kanınıza girebilir, elinizin dilinizin âşinası olabilirler.



Güneşin zaptı yakın! 
diye haykıran birinin satırlarını eline aldığınızda mesela. 

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi 
geçerken hayat.

Çevrenizdekiler  
dakikada 1,000,000 basılan kitapların şarkını,
açlığın kıtlıktan öldüğü diyarları
okurken,
trrrum! trrrrum! Makinalaşmak istiyorum! diyen bu tuhaf adam şaşırtır sizi.  

Yalnız gözleri yaşayan açların gözbebeklerine bağıra çağıra dizeler yazmıştır. Ürkütür. Yaptığı ilk etki budur, ve önümüzde bu önyargıları aşmaktaki isteksizliğimizden daha büyük bir engel yoktur. Sözlerini içinize yazmak yerine hendekten atlamayı, gidip saçınızı pembeye boyatmayı yeğleyebilirsiniz. Geçmişteki pekçok insan bu iki seçenekten daha tuhafını yapmışlardır. Takip etmişler, kıstırmışlar, hapse atmışlardır.

Çünkü
şairdir. 
Bir yıl yağan yağmur kadar 
şiir yazmıştır.

Halkın soyulmuş derisinden
sırtına frak giyenlere sallamıştır kalemini.  

Bir yandan da, Cebinde 75 kuruşuyla
havada baharı karşılar.

Beni Şişli'de yalnız 
bıraksanız 
Maçka'nın yolunu bulup da gidemem, diye itiraf eder.

Dayadım 
alnımı
demir parmaklığa;
Parmaklık
alnıma gömüldü. sözleri gözlerinize gömülür. Satırlar parmaklık olur içinize yer eder.

Sesini Kaybeden Şehre yazar, Hava kurşun gibi ağır! diye duyduğunuz andan itibaren, söylemeye başlarsınız gerisini, dökülür bir çağlayan gibi. Onyıllarca unutulmayan, sağı solu değiştirilemeyen şarkılar misali. Yüreklerin 
kulakları 
sağır...

Kalbiniz sıkışır, sayfayı çevirirsiniz. Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
göre-
-ceğiz... diyerek yeni bir umudu ekiverir içinize arsızca, bir öğretmen gibi aman dinlemeden. Şair diye hep kadınlardan, zalim sevgililerin uysal zülüflerinden mi bahsedeceğini sandınız: Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
19 yaşım
Sana anam gibi hürmet ediyorum
edeceğim.

Ve sonra da hiç umulmadık bir yerde apaçık sesleniverir, Sevmek mükemmel iş delikanlım.
Sev bakalım..
Madem ki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
seeeev
sevebildiğin kadar..

Bilirsiniz, gelecektir ardından, bir duanın en sevdiğiniz kısmı gibi; O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Ufacık tefecik bir kadın olmayı dileyebilirsiniz şimdi.Ve hanımelleri...

Kapının önündeki üç selvi, 
birkaç satırdan sonra
ne kökleri yerde, başları yıldızlarda
Kanlı bir baltayı aydınlatıyor
olurlar. Bu sıradan kafiyeler, kısıtlı kelimelerle bu dizeler alır getirir o çok kelime anlatan resimleri upuzun bitmez tükenmez gazete sütunlarını karşınıza. Fidanlar birer ikişer sökülürken, dostlarına sitem eder,
Biri sensin,
biri o,
biri ötekisi...diye. Onlar kendilerini pek iyi bilirler.

Hangi dost böyle acı söylemiştir? Çevresindekiler birer birer ayrı düşerken, kimileri köşe olup mal mülk yığarken, Ne bilmem nerden gelirâtım,
ne mülküm, ne malım var.
Sade bir çanak balım var.
Çanağımda balım olsun,
gelir arısı 
Bağdat'tan... diyerek çağırır sizleri.


Ölçüsü para değil sevmedir, gençlik botoks değil sevmektir, o günü bu günü şu günü onubunuşunu istemek değil vermektir; Sevdiğin müddetçe
ve sevebildiğin kadar,
sevdiğine her şeyini verebildiğin müddetçe
ve verebildiğin kadar gençsin.

Hep bu memleketin insanına yazdı, kâh sitem etti kâh umut, ama hep düşündü, onu en bilmeyenlerin bile ilk hissettiği şey budur; bu şair havada yürümemiş, hep ayakları elleri zihni yere zincirlidir. Gerçek şu ki, bu şairi hiç okumamış biri bu insana dair pekçok şeyi kaçırmış demektir.
Onlar ki toprakta karınca
suda balık
havada kuş kadar 
çokturlar;
korkak
cesur
cahil
hakîm
ve çocukturlar...

Bir memleket insanına bundan güzel ağıt var mıdır... Sağ elim masanın üstünde,
seslensem duyar mı acaba?
Merhaba sağ elim, merhaba. diyen bir adam yapmıştır bunu.

Sağ eli, sağ eli, sağ eli. Başka türlü yazılamazdı Nâzım'ın şiirleri.



Nazım Hikmet Bütün Şiirleri
YKY Delta Yayınları, 2090 sayfa, 2010. 

Translate