4 Ekim 2015

Bahar ve Kelebekler - Seyfettin'in Umudu ve Umutsuzluğu

Goethe üç tür okurdan söz eder, "Biri yargılamadan keyfini çıkaran, biri keyfini çıkarmadan yargılayan, bir başkası keyif alırken yargılayan, yargılarken keyif alan... Üçüncüsü, hakikaten sanat eserini yeniden üretir." Goethe'nin gönlünde yaşattığı üçüncü tür okurlardır, bunlar metni okurken aldığı hazzın nedenlerini metnin örüntüsünde arayıp düşünen, düşünürken de duyduğu hazzın bilincine varan, bunu metnin sunduğu dünyada yaşayandır. 
Virginia Woolf, okur konusunda daha alçak gönüllüdür. Onun düşlediği okur, sıradan biri olmalıdır. Yazınsal yargılardan, eğitimin yüklediği dogmalardan tümüyle arınmış olmalıdır; bu arınmışlık, metinleri yargılamalarından uzak tutar onları. Bilgilerini göstermek ya da başkalarının yanlışlarını düzeltmek gibi bir kaygıları yoktur; onlar bir yazınsal yaratıyı salt zevk için okurlar.

Risk alan ve okuma hazzını inceltmeye hevesli bir okursanız her iki durumu da birbirine karıştırarak okumayı deneyimlemek mümkün. Buna imkân veren metinler, dönüp dolaşıp dinlemekten keyif aldığınız şarkılar gibidirler, her seferinde aynı hevesi uyandırırlar. Keyfin farkına vararak, sebeplerini o keyfi unutacak kadar kurcalamayarak, belki okumayı ilk kez sökmüş bir çocuk gibi okumak, ve aynı zamanda, okumayı sökünce yuttuğunuz tüm kitapların renklerini de zihninizde taşıyarak okumak.

Bahar ve Kelebekler... öyküsü benim için tam da bu yönden bir mücevher oldu.

Öykü saf ve mavi bir dille, saf ve mavi bir göğü betimleyerek başlar ve sizi, rüyalarınızı bir ana kucağı gibi saran tüm bilinçaltınızla yakalayıverir. Hemen ardından yaşlılık ve gençliği karşınıza bir kadın ve gençkız suretinde çıkararak, bu iki kavramın birbirine bakış açısını, yaşlılığın gençliğe ulaşmaya çalışırken gençliğin o uçarı aldırmazlığını, yaşlılığın sıkıcı bilgeliğinin altında gençliğin hoppa renkliliğini izlemeye başlarsınız. Daha sonra bir anda roller değişir, sıkıcı yaşlılık, hiç de bilmediğiniz ve karşısındaki gençlikten daha genç bir hâle bürünür, ve o sırada ona pek de aldırmayan gençliğin, yaşlılık halinden bile daha çökmüş olduğunu fark edersiniz.

Ömer Seyfettin bu iki zıt ama birleşik kavramı çok ustaca şekillendiriyor ve bir saatin akrep ve yelkovanı gibi kâh birbirlerine kafa tutturarak, kâh saygıyla kenara çekerek yarıştırıyor.


Torununun torununa, 'Yavrum, niçin susuyorsun,' dedi, 'biraz konuşalım.'
'Okuyorum büyük anneciğim.'
'O okuduğun ne, kızım?'
'Bir roman.'
'Neden bahsediyor?'
'Hiç.' 

Bu öykü 1911'de yazılmış olsa bile, bu suskunlukların, umutla sorulan soruların, gençliğin yakasına yapışan aşırı hüznün, hüznü mutluluk kadar kıymetli zannetmeyle hüznü mutluluğun yerine koymayı birbirine karıştırmanın, odalara kapanışların, mevsimlerden, hayattan soyutlanmaların hiç değişmemiş olduğunu sezebiliyorsunuz. Bunlar, hikâyedeki kara gözlü genç kızdan bugünkü nesle miras kalmış olmalı. Yazık ki karşısındaki büyüknineden, onun birazdan kendini tüketerek anlatacağı hayatından neredeyse hiçbir şey günümüze kalmamış, belki merakı ve inadı hariç.

'Söyle yavrum, o roman ne diyor?'
'Büyüknineciğim, Fransızca bir roman işte.'
'İsmi ne?'
'Desenchante.'
'Ne demek?'
'Sevinç ve saadetten mahrum kadın demek.'
'Onlar kimmiş?'
'Biz... Türk kadınları...'
Büyüknine düşündü. Ah, işte hep bu kitaplar onları zehirliyor, onları solduruyordu.
'Hayır, hayır, hayır. Türk kadınları asla sevinç ve saadetten mahrum değildiler. Sevinç ve saadetten mahrum olanlar sizsiniz. Şimdiki kadınlar... Siz büyükannelerinize benzemediniz. Ah biz.. Gençken ne kadar mutlu idik. Bütün meşguliyetimiz eğlence ve neşe idi. Bahar, bizi sevinçten deli ederdi. Siz bunları görmüyorsunuz, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül edilmez mahlûklar oluyorsunuz...'


(...)
'Herşey bizim için bir zevk ve eğlence idi, her şey! Çocukluk, mektebe başlayış, kocaya varış, doğuruş, hatta ihtiyarlayış bile... Mevsimler bile bir eğlence idi. ... Mesela bahar.. Ah! Siz odalarda kapalı oturuyorsunuz. Biz bahar geldi mi bahçelere dökülürdük. İlk göreceğimiz kelebek, bir senelik talihimizdi.'

Büyüknine anlatırken siz, eskiden çoluk çocuk, gençkız veya evli bile olsalar birlikte, yalnız birbirleriyle de içtenlikle eğlenebilen kalabalık kadınları canlandırırsınız gözünüzde. Sanki tüm o neşe, curcuna, bu gençkız ve büyükninesinin oturduğu odaya dolar, mavi gök sanki kızıl akşamüstlerine, erguvan bezeli yaz gecelerine bürünür. Ardından bu hayal kaybolur ve aslında sadece bu cümleler için yazılmış olabilecek öykünün sonuna gelirsiniz,

"Gençkız artık okumuyor, bir vehim ile, kelebeklerin yalan söylemediğine, zavallı yeni neslin, şimdiki Türk kadınlığının talihi ancak felâket, keder ve ölüm olduğuna; ebediyen siyah kefenini yırtamayacağına, evlerin tenha duvarları arkasında, meçhul çiçekler gibi açmadan solacağına, doğmadan öleceğine kanaat getirir gibi oluyordu..."

Bir siyah kelebekle, baharın ta kendisi olan Özgecan Aslan'ın kapkara, pırıl pırıl gözleri, bir gün önce hayat dolu bir gün sonra ise gerdeklerden hastaneye kaldırılan çocuk gelinleri, ruh sağlığı bozulmamıştır raporları verilen tacize uğramış kız çocukları, her biri içi umut dolu sokak ortalarında 40 kere bıçaklanarak öldürülen kadınları, okuyamayan, okutulması için birilerinin ikna edilmesi gereken Anadolu kızları, okumaları, yaşamaları, tacize, tecavüze uğramamaları için vicdan sahibi başka insanların da çabalaması gerektiği gerçeği gelir aklıma... Belki sizin de...


Bahar ve Kelebekler...
Ömer Seyfettin
Genç Kalemler, 2. c., sayı 1, 11 Nisan 1911

fotoğraf: Ali Ertürk

Translate