25 Kasım 2010

Vasat Bir Karakterin Portresi: Marie Antoinette

Başlığı böyle olsa da, asla bu şekilde betimlenemeyecek bir kitap Stefan Zweig'dan. En başından, herkesin bildiği o en kanlı sona dek bile tek bir cümlesi bile vasat sayılamaz Marie Antoinette'in. Bu şahsiyetin kendisi bile, bu şekilde yazılarak vasat portresinin onurlandırılacağını hayal etmemiştir bile. Ettiyse de, kesinlikle böyle etmiştir.

Asırlarca tek bir aptalca sözüyle anımsanarak böylesi bir yaşama nasıl haksızlık edildiğini düşündürüyor size yazar; bunu kendisi, yazarak yapıyor, çünkü bu yaşam gerçekten özel bir yan taşımıyor; yazılanlar taşıyor yalnızca.

Bir genç kızın, politik niyetlerle birlikte bir uçtan kendi ailesi, bildikleri ve giysileriyle girdiği, içeride herşeyinden soyunarak, soydurularak kraliçe olacağı ülkenin öğrettikleri, yeni eşi ve giysileriyle çıkmak zounda kaldığı bir köşk sahnesiyle açılıyor her şey. Bunu bir film izlercesine görebiliyorsunuz, o genç kız ile birlikte siz de üşüyor, korkuyor, belki dehşete düşüyorsunuz. Yazarken soruyor size Zweig. Bambaşka bir kadına dönüşebilecekken, bambaşka bir kadına dönüşmesini izliyorsunuz. Bunun ardından az çok tahmin edilebilir bir hayata dalış, ama bunu, bizim filmlerden ve kurgulardan bildiğimiz bir kadın aptallığıyla yapmıyor oluşu şaşırtıcı. Ülke ve toplumdan uzak tutulan soylu kadınların gerçek yaşam kesitleri. Yine de, asla adı anılmamış ve anılmayacak olan bir adam en başından en sonuna kraliçenin ardında yer almıştır; yalnızca gölgesini hissediyorsunuz, öyle gizli âşık kokuları gelmiyor burnunuza. Aynı anda, bir kaosa sürüklenen ülke ve bir göz odaya sürüklenen, orada kitap okumaya başlayan bir kraliçe. Hiçbir şey yalan değil, o uydurma, buram buram seks kokan, yozluğun mest içinde anlatıldığı monarşi hayatlarından değil bu. Aptal zenginlerin cezalandırılmasıyle rahatlayarak bitmiyor hiçbir şey, Devrim'in en baştan kendini sorgulamasını izliyorsunuz. Kendisi intihar etmiş bir yazarın, on yıllarca sürdürdüğü, yine de uzun sürünce tadını yitiren hiçbir çalışmaya benzemeyerek onlardan sıyrılan bir portre yazımı.

Kitaplığım doldukça işçilere, ustalara derneklere bağışladım herşeyi, böyle üç kitaplık boşalttım, geride yalnızca her zaman okuyacaklarım kaldı. Bu Vasat Portre kitabı da, onlardan biri; tüm o rölyef kapaklı ve sonunda kapımdan çıkan Çok Satanlar'a inat.

21 Kasım 2010

"Sen Bir Karamazov'sun"

Dostoyevski'yi okumak için bile, Dostoyevski haricinde kitaplar gerekir. Bu kitaplar bir meal, çeviri ya da anlatı da olamazlar, romanın aslını herkes kendi benliğiyle okur ve kendi benliğinin yön verdiği şekliyle anlar.

TV dizilerine dökülmüş onca entrika, kurulmadık ilişki kalmamışken, Karamazov Kardeşler romanı temelde bir kadını paylaşamama durumu gibi görülebilir, ya da hep vurgulandığı gibi, oğulların babalarını içten içe öldürme isteğinin bir özeti; ama romanı roman yapan asıl alt metinleridir ve bu basit öldürme dürtüsünden daha zengindir - kardeşlerin kişilikleri ve temsil ettikleri; savaşımları, inançları ve inançsızlıkları. Bir baba figürü, edebiyatta yer tutan tüm baba figürlerinin de babası belki de. Çevresindeki birkaç basit insanın yaşamları ve onlardan öğrendikleriniz. Ve kendine has Rus kültürü. Yemesi içmesi, günlük yaşamları, evlilikler, hastalıklar, kavga-dövüşler, yoksulluklar, ölümlere dek. Bunu görsele dökmek son derece zor olabilir. Dökemezseniz, romandan bozma bir Brezilya dizisine dönüşmesi olasıdır.

Romanda üç (aslında dört) kardeş de, yaşamın farklı yönlerini temsil ediyormuş hissine kapılırsınız. Kardeşlerin birbirlerine söyledikleri kadar söylemedikleri de olanlara yön verir. Bunu zihninizi hizaya getirerek yapar Dostoyevski. Karşılaşmalar bir tiyatro oyununu aratmayacak kadar önemlidir, aralarında ise derin iç hesaplaşmalar, geçmişten uzun parçalar vardır. Bu aşırı uzun parçalar da, romandaki tüm eylemlere hizmet eder.

En küçük kardeş Aleksey'in bir manastır mensubu olması ve Hristiyanlık dininin, Kilisenin, Tanrı inancının kıyasıyla irdelendiği, üzerinde düşünülmedik şey neredeyse bırakmadığı sayfaları, bir Müslüman TV dizisiyle yansıtmanız olanaksızdır. Tüm o soruları ve yanıtları, İslamiyet kelimesiyle uyarlayıp diziyi çekseniz bile aynı hissiyatı veremezsiniz. Çünkü tüm o sorgular, o dinin kendi geçmişiyle, haksızlıklarıyla ve savaşlarıyla harmanlanmıştır. Bunlar tüm romana bütünü bütününe işlemiştir, her sahnede bundan bir rayiha vardır. En güzeli ise, okurken hangi dine inanıyor olduğunuz farketmez, çünkü Herşeye Gücü Yeten ve onun kelâmlarından biri olan bir yeryüzü dininin yansıması yapılmaktadır yalnızca. Kitabın ilk sayfasından son sayfasına dek Tanrı kelimesi geçer, oysa bu bir dinî roman ya da kutsal kitap, bir empoze ya da tartışma değildir.

Haliyle, bu bir Karamazov Kardeşler dizisi değil, bir Karadağlar dizisi olmuştur gerçekten. Olaylar benzese de -Dünyadaki tüm olaylar benzerdir- birinin ötekiyle ilgisi yoktur. Gerçekte tüm iyi eserler, başka bir sanat diliyle yeterince ifade edilemeyenler, edilemeyecek olanlardır.

20 Kasım 2010

"Bin Muhteşem Güneş"

Hep, ama hep insanı çaresizlikten delirtecek bir adaletsizlikle yürekten yakalıyor Khaled Hosseini. Öylesine delirtici bir şey koyuyor ki gözlerinizin önüne, doğrulup sayfaların içine atlamak istiyorsunuz. Yapamadığınız için, sayfaları yırtasınız geliyor, kelimeleri öldüresiniz.

Bu ağzını bile açamadan evlendirileveren bir genç kadın ile değil, ona kuma getirilen sarışın melek gibi bir genç kızın, kendi bebeğini düşürmek için elinde bir bisiklet demiriyle bir odada çömelip beklemesinde; ya da sütkardeşinin kazandığı uçurtmayı mahallenin kabadayı çocuklarına vermeyip tecavüze uğrayan hizmetkâr azınlık çocukta değil, onu uzaktan izleyip kılını kıpırdatmayan sütkadeşinde oluyor.

Edebiyat anlamında uzun ağdalı tek bir şey bulamıyorsunuz. Kelime oyunları, ironiler, soyut betimlemeler yok. Bilinçaltından akıp giden şeyler gibi yazdıkları. Birer kelimelik cümleler. Kelime-cümleler. Çünkü eseni aynı, çıplak güneş altında çıplak benlik. Herşey tek başına. Kalabalık, yığıntı, sıkışıklık, bolluk yok oralarda. Çıplak inanç, basit, mütevazı, gerçek. Hep bir özlem, o çorak, yoksul, varsılı bile aslında bizim bildiğimiz yoksul topraklara, o içten, kavruk ahaliye, kadife gözlü çocuklara, ballı süt sesli kadınlara. Sessiz, yüreğini belli edemeyen erkeklere. Küçük evler, bahçeler, her türlüsünden denen sebzeler bile üç-beş tane, basit yemekler, basit giysiler. Ama samimi. Babadan korku, kocadan korku, çocuktan korku... İhtiram. Doğu'ya öykünen, o kendine özgü sisi yapmacık duyumlarla anlatmaya çalışan uyduruk, içine oradan buradan erotizm, baldır detayı karışmış romanlardan iz yok bunda. Kahrından ölmek, asla yalan söylememek, gerçeği haykırmayıp gitmek, susarak ölmek, yıllarca sevip de tek kelime edememek gibi ezelden beridir bilsek de içten içe inanmadığımız, avam bularak rahatladığımız şeyler de var.

Okudukça bunu biz de yapıyoruz, yaptık, diyorsunuz. Ya bir kadına yapmışız bunu, ya bir çocuğa, bir erkeğe, ya da bir topluma. Ama mazluma. Alay etmiş baş eğdirmişiz, beğenmemişiz, ezmişiz sömürmüşüz yasaklamışız sürmüşüz, öyle ki utandırıyor sizi; pişmanlığı baştan öğretiyor. İçinizi umuda sarmayı da, öyle insanlar geliveriyor ki karşınıza, iyi olmayı beceremeyen iyiler gibi mahcup, gülümsüyor içiniz. Binlerce kelimesiyle binlerce yürek aynı yakıcı Güneşle kavruluyor, parlıyor, gözünüzü alarak kayboluyor.

18 Kasım 2010

Çınar Üstü

Aklımda bir Livaneli şarkısı. Doğru dürüst bilmiyordum -ve biliyordum ki bu bir eksiklikti- yeni yeni aklıma kazınmaya başladı ısrarlı ezgileri, kalbe girmekte ısrarlı. Bir yandan da bir açlık hissi içimde, gün boyu bayram ziyaretleri ve çayları, börekleri, tatlılarına rağmen.

Bir hamarat kadının minicik bir cümlesiyle düştü aklıma. Tozu isi bir Denizli. Kent girişinde eski püskü ve her bir siyasetçi gelişinde utanç yaratan, kaldırılması istenen, benim oraya has bulduğum dükkânları. Her birinin içi loş, tepesi pergoleli olur, içeride ne yapılırsa yapılsın siz demirci dükkânı olduğunu zannedersiniz. Kente girdiğiniz yol bellidir, en aydınlık en sıcak yol odur. Sizi 40 C'siyle karşılar, kıraç boş ufuklardan sonra radyonuz çekmeye başlar. Dizi dizi dükkanlar iki yandadır, tepeleri hep dershanedir. Arada tek tük, yeni, geometrik, metalik, camsı binalar geçer. Yine de siz minik konfeksiyoncu, tuhafiyeci, pastane dükkânlarına bakarsınız nedense. Daha şirin, daha ahşap, daha kutu kutudurlar. Bir şeyler sarkar ve sallanır kapı girişlerinde, en çok onları seversiniz. Bunlar kesinkes örgü ya da boncuk işidir.

Mini mini dolmuşların görülmeye başladığı geniş alana varırsınız, birkaç ilkokul geçersiniz, burada bankalar bile şirin gözükür. Ulaşım ücretleri sakız pahasınadır. Sağa ilerleyince köşede tarihi enfes bir binada nereden gelip konduğu belli olmayan bir McDonalds. Buranın insanları depreme alışıktır. Eskiden beşik gibi sallanırdı bu kent. Bir Ocak sabahı, anneannemlerin minik oturma odasında oturmuş, o ufak yaşımda televizyonda Atatürk Diyorki diye anımsadığım bir kişinin sözlerini dinliyordum. Zangır zangır sallanmıştık. Hiç bağırış çığırış duymadım, pencereden baktım. Yer uğulduyordu, üzerine kendisinin sabit kalmasını dikte eden uzun uzun binalar, beton beton yollara yanıt veriyordu. Hayat devam etti.

O zamanlar dedem sağdı, benim koltuğum onun dizi, koltuğumun arkalığı ise onun bükülü diğer bacağıydı. Evleri 5. kattaydı, kırmızı kalebodurlu balkonunun altında bir park, hangi mevsim gelirsek gelelim asla büyümez-küçülmez gibi görünen çınarlar, parkın balkondan görünmeyen havuzu; aşağıdan yükselen çay bardağı gazoz şişesi şıkırtıları.. Hep aynı köşesine otururdum balkonun, kahverengiye boyalı demirlerini tutar, burnumu sarkıtırdım aşağıya. Sağ tarafa uzayıp giden eski evler gündüzün sapsarıydılar, gece ise görünmezlerdi, tepelerinde bir dolunay olurdu. O yoldan semt pazarına gidilirdi. Yol üstünde sağda bir-iki ateri salonu, o zamanlar hep dolu. Solda eski bir çeşme. Köşeyi dönüldü mü en başta yorgancısı, vitrininde koskocaman pespembe pırıl pırıl bir yorgan. Sanki on kişilik. Yanında kasap, hep karanlık ve korkunç, aslında sadece soğuk ve metalik dolaplı. Ekmekçi, tıkabasa tok bile olsan ucunu yiyesini getiren. Derken kıtır salatalığın, biberin fasulyenin en hasıyla, hormon GDO nedir bilmeyen mis kokulu Pazar seriliverir. İleride peynirci, envai çeşit peynir, süzme yoğurtlar, tepeleme. Sola dönersen yine mini mini giyim ayakkabı dükkânları ve ana yol, bir daire çizerek Mor Sokak'tan geçip eve varış. Sağa dönersen pazarın kenarında büyük teyzenin evi, ortasında sönük sobasıyla, loş, her daim serin salonu, güneşli şirin mutfağı -Nilüfer'in Yine Yeni Yeniden şarkısı-, çayları toplamam için kaş göz eden annem, birbirine geçilen eski beyaz kapılı sessiz odalar. Akşam mutlaka ben sevdiğim için yapılmış cacıkla patlıcanlı bir anneanne yemeği, geceleyin yine balkon ve çay. İşte Çınar. Tüm bir kentin gecesi tek bir dairenin tek bir balkonu, o balkonda geçen yıllar, içilen çaylar, bızzzzz diye duyulan motorsıklet sesleri benim için. Yüz yaşıma da gelsem böyle olacak. Hepimiz için böyle değil mi?

Translate