23 Şubat 2013

Anna Karenin

En sondaki a harfi eksik değil, doğru olan yazımı bu şekilde. Anna Karenina, en başta ismiyle bile büyük karmaşaya neden olmuş bir karakterdir, "Karenina" çevirmenlerin bir yaratısından başka bir şey değildir. Kitabın sonunda öğreniyoruz bunu, Vladimir Nabokov'un Son sözünü okurken.

Önsözlerin okuyucuya henüz okumadığı şeyler hakkında çeşitli fikirler, dolayısıyla önyargılar aşıladıklarını nasıl düşünüyorsam, Son sözlerin de, yazılmış bitmiş olan şeylerin üzerine eklenen herşey gibi fazlalık olduklarını düşünüyorum. Bu yüzden Önsözü olmadığı için sevindiğim Anna Karenin'in Son sözünü bir eleştiri yazısıymış gibi görerek okumaya çalıştım.

Gerçekten de, yazılmış olan edebi metnin tekrarlandığı her alıntı bana fazlalık gibi geldi. Bununla birlikte Nabokov'un pekçok görüşüne katılmadım, ama kitabı okurken yazdığım ilk ve ikinci yazılarda edindiğim görüşlere yakın önermeleri beni mutlu etti.

Bana göre, kitapta önyargıların yıkıldığı, değişimlerin yaşandığı ve son olarak kesişimlerin yaşandığı üç ana kısım vardır, her biri 25-30 kısımlık bir sürü bölüme ayrılmış olsa da. Değişimlerin yaşandığı ikinci bölümün ardından, kesişimlerle dolu son bölümü okumaya başladığımda, romanın en başından itibaren ipuçları verilen olaylar ve imgelerin, bu kısımda bir anlama kavuşacağını bilmem gerekirdi - zaten bir kitabı bitirirken alınan keyfi veren şey de bu değil midir?

Tolstoy'un, dürüst ve aleni yaşanan ve bu yüzden aşağılanan aşkı övmesiyle, bu aşkın metafizik olmayan ve cinselliğe dayalılığıyla yıkıma mahkûm oluşunu yermesi bir aradadır. Anna Karenin, bünyesinde bu dev çelişkiyi taşımasıyla bu nedenle kolay bir yapıt değildir.

Anna Karenin'in romandan çekilmesinin ardından anlatılanlar, bana doruk noktasına ulaşmış ve parçalanmış bir gerilimden sonraki sakin bir mutlu son yaşamını çağrıştırdı, her ne kadar bir araya gelen karakterlerin kendi iç dönüşümlerini tamamlamaları için biraz daha okumak gerekse de. Bu noktada Tolstoy'un, yaşamının son zamanlarında kendi kendine ulaştığı, herkesi kucaklayan bir ilâhi güç fikrinin izlerini görüyoruz. Bu fikirleri yüzünden Kilise tarafından aforoz edilmiş olsa da bu, düşüncelerini, sorularını, iç sesini romanın son yapraklarına düşürmesine engel olmamıştır.

Son olarak, kitabı okurken gözümde canlanan sahnelerin hiçbirisi, uyarlandığı sinema filmlerindeki çarpıcı sahneler olmamıştır. Sanırım bu da, edebiyatın, hiçbir zaman görsellikle ölemeyeceği, hatta yaralanamayacağının bir kanıtıdır.

Anna Karenina, Lev Tolstoy
çeviri: Ergin Altay, İletişim Yayınları, 836 sayfa
Sonsöz çeviri: Fatih Özgüven
Dünya Klasikleri, Dizi editörü Orhan Pamuk

12 Şubat 2013

Anna Karenina Üzerine II

Herhangi bir not veya işaret ile belirtilmediği halde, kitap üzerine yazmaya karar vererek romanı elimden bıraktığım nokta, hep de herşeyin bir dönüşüme uğramaya başladığı nokta oluyor.

Anna Karenina'nın ilk yazısı, onun hakkındaki önyargıların ve kalıpların kırıldığı bir yazıydı; kitabın sadece bir kadını anlatarak değil, ondan çok farklı birisini daha romana katarak, onu bütünleyerek ilerlediğini görmüştüm.

Ve herşey değişmeye başlıyor, Anna için, âşığı için ve kocası için.


Aleksey Aleksandroviç Karenin, romanın ilk kısmında, aşkı yaşamayı hak gördüğümüz güzel ve genç karısının önündeki tek ve korkunç engel, duyarsız ve ilgisiz, işkolik ve çirkin koca statüsünden sıyrılıyor ve o da, okuyucu da, onun kişiliğini, geldiği değişik noktaları keşfediyoruz.



Elimizden gelse tutup kitabın dışına fırlatıvereceğimiz bu adam, dinle bile politik amaçlarıyla, yükselme uğruna ilgilenen bu koca, bazı durumlara hiç beklenmedik bir tutumla yaklaşacaktır. O yıllarda, evli bir çift boşanırsa, erkek ölmeden kadının kimseyle evlenemediği yasaların altında hepsi ezilmeye başlayacaktır. Bugün insanî bir hak olan şeyin, o zaman insanların hayatını nasıl mahvederek eziyet ettiğini görmek zamane okuyucusu için de bir ıstıraptır.

Konstantin Dmitriyeviç Levin'in anlatıldığı yerleri, mutlu bir evlilik yaparak 13 çocuk sahibi olan Lev Tolstoy'un daha sonra evlilik hayatında yaşadığı hayalkırıklıkları ve duygu değişimlerini kendisinden yola çıkarak yazdığını düşünüyorum. Evlilik, sevilenin özlendiği o yıldızlı, yıldızların bile bir başka olduğu o gecelerden çok farklıdır. Çünkü evlenince, o ile kendi'nin nerede başlayıp nerede bittiği artık bilinemez, ve bunun getireceği birçok sonuç vardır. İki ayrı benlik iken varolan aşk, yalnızlık ve özlem, bir olmayla başka bir boyut kazanır, giderilen yalnızlıkla birlikte başka çokluklar gelir ve ikiliğini sürdüren benlik ve birliğini savunan zihin çarpışmaya başlar; bu da hem benliklere hem zihinlere bir yıpranma getirir.

Bu şekilde Anna'nın bütünleyicisi olarak gördüğüm bu uzak şahsiyet, giderek Anna'nın tüm yaşadıklarına sebep olan evliliğinin başlangıç noktasına yaklaşır, benlik veya düşünce olarak olmasa bile bir paralellik kazanır ve zıtlıktan gelen bütünlük bozularak, paralellikten gelen bir bütünlük ortaya çıkar.


dahası da var:
Anna Karenin >>

7 Şubat 2013

Anna Karenina

... üzerine yazmak, kolay değil. Değil ki, okuması olsun. Özellikle, Umberto Eco'nun, bir roman başlığının bağlayıcılığı hakkında şurada yazdıklarını okuduktan sonra.

Anna Karenina, sanıldığı gibi tek bir kadının, histerik, karanlık, fırtınalı, oradan oraya savrulan yani hem fırtınanın kendisi hem de onun kurbanı olan bir kadının hayatını anlatan bir roman değildir ve hiç olmayacaktır. Her ne kadar kitabın ismi ve sinema uyarlamaları, genellikle bu yönleri vurguluyorlar gibi görünse de. Bunu öğrenmek şaşırtıcıdır, ama gerçek bu.

Yani maalesef (!), Anna Karenina, sinema endüstrisinin ilgisini pek çeken yasak ilişkiler, aşkların doğuşu, heyecanları, hezeyanları ve tükenişlerinden ibaret değil.

Romanı okumaya koyulduğunuzda, aklınızda filmlerden kalma kara saçlı, beyaz, solgun yüzlü ve delici bakışlı bir kadın vardır, ama sayfalar boyunca, o kadını göremeyeceksinizdir; roman adeta başka kişileri anlatmaya koyulur. Halen esas kadının ortaya çıkmasını bekliyorsunuzdur, o ise, neredeyse üçüncü dereceden bir yan portre gibi, süzülerek girer romanın içine.

Roman devamında iki ana karakter üzerinden ilerler, Anna Arkadyevna Karenina ve Konstantin Dmitriyeviç Levin. Sadece bu iki insanın kafasının ve kalbinin içine girersiniz, onların tutku ve öfkelerine kapılırsınız.

Bu iki insan, birbirlerinden bağımsız gözüken uzak akrabalardır, oysa seçimleri ve yaşadıkları ile birbirlerinin kaderini doğrudan etkiler.

Romanı birbirinin içine geçmiş seviler düğümü olarak görmek büyük bir hata olur, bu bir kişilikler ve seçimler çarpışmasıdır.


Duygusal bir kadın, çocuğuna bağlı bir anne olarak sadece Anna Karenina'yı anlatmak mümkün olabilir miydi? Belki. O zaman bu roman günümüze dek kalamazdı sanırım. Dünyada pekçok kadının yaşadıkları ve hissettikleridir bunlar çünkü. Öyleyse kalıcılık ve çarpıcılık, konuların ilginçliğinden meydana gelmez.

Ergin Altay'ın artık Rus klasiklerinin vazgeçilmez bir parçası olan muhteşem çevirisinden ilk 300 küsur sayfasını okuyorken, notlarım üzerine düşündüklerimi yitirmemek için yazdığım ilk yazıdır bu. Devamı mutlaka gelecek.


dahası da var:
Anna Karenina Üzerine II >>

6 Şubat 2013

Gülün Adı - 7. Gün ve Sonsöz


Kitaplar nasıl ve ne kadar tehlikeli olabilir?
İçerdiği konuların tehlikesi yazanla mı okuyanla mı ilgilidir?
«Tehlike» denilen şey nedir?

Bu kitapta, tehlikeli olma yargısı size bırakılmış bir kitabın, insan eliyle ne kadar tehlikeli hale gelebileceği gösterilmiştir sizlere. Gerçek şu ki, tehlikeli olanlar kitaplar değil, zihinlerdir; kendi içlerinde birer korku imparatorluğu hüküm süren ve aynı şeyin dışavurumunu çevresindeki dünyada gerçekleştirmek isteyen.

Ve «tehlike», insanların, toplumların erdemlerini, prensip ve kurallarını, yani belki de sizin veya bir erkin kurallarını yıkma endişesiyse, bunu bir kitapla değil bir söz, kişi, mucize ya da felaket uydurması, dedikodu ile de meydana getirmek mümkündür.

Yasaklanan her şeyde olduğu gibi, tehlikeli bulunan kitaplar da zehirli bir merak uuandırır. Zehirli, çünkü bir gencin, gençkızın yeni edindiği bir kitap ya da günlüğü ele alışınfaki saf, sevinçli meraktan söz edemeyiz burada. Bir kitabı tehlikeli hale getirmenin bir yolu da, onu yasaklamak, saklamaya çalışmaktır.

Kütüphanecilik ve kitap yayıncılığının kitapları ve bilgiyi ona erişemeyenlere ulaştırma kutsal görevinin yanında, gereksiz, yanlış bilgiler içeren kitaplara da bir aracı ya da kaynak olmasının sorgulanması gerekir. Erişimin kısıtlı, paralı, üyelik şartlı olması gibi koşulların, romandaki zamanda yeralan herkese kapalılık, kütüphaneciye danışarak izinle bazılarına erişim hakkı durumundan çok da uzak olduğunu söyleyemeyiz. Gerçekte, ikincisi, ilkinin atasıdır. Çok-satar kitapların bir kısmının elle tutulur hiçbir şey içermediği halde binlerce basılarak raflarda ve kitap gazetelerinde yer bulmasıyla, doğru dürüst eserlerin yayımcı bulamaması, öte yanda herkes merak ettiği için çalınan, kaçırılan ve ölümlere neden olan kitabın çok şaşırtıcı bir konusunun olması, güzel bir zıtlığı çağrıştırdı bana.

Bunca deliliğe sebep olan kitaplık, manastır ve rahipleri bekleyen son, bana göre en adil, en doğru sondu. Kitaplar, asırlar boyu gizlenmenin, kilit altına vurulmanın,  bir-iki kişinin tekeline alınmanın karşılığını bu şekilde aldılar, daha doğrusu, bunları yapanlar yaptıklarının karşılığını bu şekilde verdiler, diyelim.

Kitabın sonunda Eco'nun, «Sonrası» başlıklı, okuma konusunda duraksadığım, kitabın yayımlanışından yıllar sonra kaleme aldığı bir bölüm yer alıyor. Sanat eserlerine dair açıklamaları, yol göstericileri oldum olası sevmem, neyse ki bu bir açıklama değil, açıklamanın reddi olarak karşıma çıkıyor. Şu cümlesi son derece önemli:

«Bir yazar kendi yapıtı üzerine yorum yapmamalıdır, yoksa bir roman yazmamış olur, çünkü roman yorumlar üreten bir makinedir.»

Romanın ismine dair algıları okuyucuya bırakıyor -neyse ki. Bu ne bir anı, ne polisiye ne de bir kutsal yaşam övgüsü. Adların anıştırdıklarının farkında olarak, ne Gül, ne Ad; fakat Gülün Adı.

5 Şubat 2013

Gülün Adı - 6. Gün

Gülün Adı'nın sonuna gelirken, 6. Gün bir eğretilemeler, ironiler ve yanılsamalar günü olarak, daha sabahtan, bizi yeni bir cinayetle ve sorularla karşılar. Ancak bu kez gerçek, sözcüklerle sınırlı değildir, görmesini bilenler için bazı belirtileri açıktır.

Gerçeklere gözlerini ve kulaklarını tamamen kapamış bir inanan ile konuşmaya çalışmanın faydasızlığı, cahillerin kör bir inatla gerçeği işitmeyi reddetmesinden daha acıdır, çünkü «bilen» kişiler gerçeğe sırtlarını dönerken, eskiden okudukları ve onları gerçeğe yaklaştırması gereken bilgileri de karanlığa sürüklerler. Yol aydınlatıcı tüm bilgiler, aydınlanmaya harcanmış tüm zamanlar, aynı inadın bataklığına gömülür.

Burada kutsal yerlerin vaxgeçilmez birer parçası olan hazineler ve emanetlere yönelik bir vurguya değinmek istiyorum. Yüzlerce değerli eşya, mücevherler, haçlar, pelerinler, kutsal kişilere ait kol kemiği, diş gibi kalıntılar, hatta İsa'nın gerildiği çarmıha ait tahta parçaları, giysi parçaları bolluğu göz kamaştırıcı gelebilir. Ancak bu eşyalar listesinin aslında bedeli ödenmiş, içinde başkalarının hakları, haklılıkları ve belki de kanları bulunan kirli miraslar olduğunu düşünmeden edemezsiniz. Bu hazineler nerelerden yağmalanmıştır ya da aslen kimlere aittiler? İlk kim, bu kumaşın kutsal bir peygambere ait olduğunu savunarak yalan söyledi?

İnanç içerisinde örnek alınan, nurlu kişilere ait oldukları söylencesiyle yüzyıllar içerisinde bunların gerçekliğine kesinkes inanılır hale gelmesi, neyin gerçek neyin uydurma olduğunun birbirine karıştırılması, neredeyse Rabb'in yerine tapınılır hale gelen eşyalarla ve kalıntılarla, bunları çoğaltan ve gerçekliklerini iddia eden ruhlarla incelikle alay edilmektedir. Utanılacak ve övünülecek onca şey mevcutken, maddi zenginlik bunlar arasında en önemlisi değildir.

Romanın bu kısmında betimlenen düş ise,yazarın, tüm inanç meseleleri, hikâyeler, hazineler, sahtecilikler, göz boyamalar bir araya geldiği zaman müthiş bir eğretileme, kara mizah olarak ortaya çıkan seçimidir. Kutsal kişiler önce bilindikleri koşul ve davranışlarıyla ortaya çıkarlar, tüm Peygamberler tanıdıktır, yüzleri, giysileri ve duruşlarıyla; hemen ardından insanların onlara yakıştırdıkları, varolmayan özellik, söz ve davranışlara bürünürler ve bu korkunçtur; tüm Peygamberler, insanların onları görmek istedikleri biçime bürünürler. Böylelikle, insanlığın erdemlerine güvenebilecekleri biricik örneklerin de bozulmasıyla ortalık bir savaş alanına, tıpkı bir cehenneme döner.

Acaba insanlık, kutsal hikâye ve sözleri değiştirirken ve kendi çıkarları için çoğaltır, genişletirken, hiç böyle bir durumda kalacağını düşünmüş müdür?

Büyük sürprizlerle karşılaşacağınızın ipuçları verilerek 7. Gün'ü okumaya başlarsınız.

dahası da var:
Gülün Adı - 7. Gün ve Sonsöz

2 Şubat 2013

Gülün Adı - 5. Gün

Aşk ıstırapları ve bilmecelerin çözümü olan 4. Gün'den sonra, Papa temsilcileri ile Minoritlerin heyetleri bir araya gelirler ve sonu gelmez bir tartışmaya tanık olursunuz. Sanki tek bir Güce hizmet etmeye yeminli kişiler değil, düşmanlar bir araya gelmiş gibidir. Hepsi aynı kutsal yaşam öykülerini okumuş, tüm dünya halklarının  kendi inanışlarına kavuşmasından başka hırsları olmayan bu kişiler müthiş bir kavgaya tutuşurlar.

Benzer durumun tüm İnanışlarda yaşandığını, yaşanmakta olduğunu da bilerek bunca ayrıklığın, doğurduğu sonuçların üzerinde düşündürür sizi bu bölüm. Kilise'nin ve onun erkinin altında birileri kitapları yeniden ve kendilerince yorumlayarak ortaya çıkarlar, vaazlar vererek köyleri dolaşmaya başlarlar, köylüler ve din adamlarından yandaşlar toplayarak diğerlerinin dikkatini ve nefretini üzerlerine çekerler. Fazla güçlenirse başları ezilir, silinip giderlerse erk sahiplerince ileride kötü örnekler olarak anlatılırlar. Bu sahnede izlediğimiz ise henüz başı ezilememiş bir tarikatın öne sürdüklerinin çürütülmeye, savunucularının yıldırılmaya çalışıldığı bir aşamadır.

Dinler ve Dinler Tarihi üzerine okumuş ya da düşünmüş, veya meraklı birisi için tanıdık, ilk kez bu alana adım atan birisi için korkutucu gözükmekle birlikte içgüdüsel olarak ilerleyebileceği sorularla bezeli bir düşünsel yol doğuyor aklınızda. İçgüdüsel, çünkü her insanın, kutsal kitaplarda belirtildiği gibi, İnanca dair bir altyapısı, veya zemini vardır. Üzerine bir şey inşa edilmiş olsun olmasın.

Din ile birlikte felsefe de mutlaka işin içine karışıyor, neye inanırsak inanalım, neye inanmak istersek isteyelim, herkes için ortak sorulardır bunlar. Sorduran olay ve konuşmaların kurgusal olmalarına rağmen sordurdukları şeylerin bu kadar yere basar özellikte olmasını sağlayan şey yazarın dehasıdır ve övülmesi gerekir.

di Silvano Paiola
Bu kısımda alelacele kurulan bir mahkemenin sorgu biçimiyle, insan iradesinin getirilebileceği nokta akıldışıdır. Eco, okuyana da bir vicdan mahkemesi kurdurur aslında.  Yaftanın adaleti sağlamayla bir tutulması, üstelik bunun En Adil Olan adına yapılması daha da düşündürücü, ironiktir. Tüm dinlerin temelindeki, hassasiyetle, işkencesiz bir şekilde hakkı sağlamanın gözden kaçırılmasının inanış üzerindeki yıkıcı etkisi, hem okuyucu üzerinden hem de romandaki kişiler üzerinden, yadsınamaz.


dahası da var:
Gülün Adı - 6. Gün

Translate