1 Aralık 2010

Gecenin Fırçası Yine

Pek bilinmeyen, odaların geceleri de yaşadığıdır. Lisede gece vakti karanlıkta kulakta müzik çalarken farkedilir böylesi bir şey. Odalar, gündüzleri ışıkla varolup geceleyin siyaha gömülmezler. Gerilerden duyulan müzikle, odaya sızan hafif ayışığıyla -ya da ayışığının yerini almaya başlamış şehir ışıklarıyla yaşarlar.

photo by Serra Dag
Bir sanat kitabı, neden mimarlık konusundan ileri gitmediğini soruyordu üzerinde çocuk resimleri olan ayraca, ayraç aylardır aynı yerde yan gelip yatmaktaydı; cafcaflığına, boyundan büyük sözler eden arka kapaklara kanılıp alınmış, sonra bırakılmış kitaplar kara kara düşünüyorlardı, biz nerede yanlış yaptık, diye. Bir filmden fırlamış kapak resmiyle Bir Geyşanın Anıları, belirsiz akıbetiyle kös kös oturuyordu, ne bir kitap toplama kampanyasına bağışlanabilirdi, ne de sevap olsun diye bir işçiye ya da kapıcıya. Albümler, pek sıkışığız, bir tane daha yanımıza istemeyiz, diye bir ağızdan fısıldaşıyor, bencillik ediyorlardı, tek bir rafı kaplamışlardı. Üst rafta ise stencil boyalı güzelim ahşap kutuda bazı boncuklar en son ne zaman takıldıkları konusunda birbirleriyle yarış ediyorlardı. Hemen yan kutuda ise nizam ile dizili ilaç kutuları, her boşluk değerlendirilerek, uslu uslu sıralarının gelmesini bekliyorlardı. Hepsi böyle kıpırdaşadursun, kitaplık, olası bir bebek haberiyle, bir beşikle değiştirilip kenara atılacağı günden korkuyordu. Tüm bunlar hüzünlü bir şarkıyla akıp gidiyordu mutlaka, coşkulu bir şarkıda ise dolap üstündeki valizler, -hâlâ deniz, yosun ve dağ tepe kokan- kıyılarına köşelerine sıkışmış bitki parçalarını birbirlerine gururla gösteriyorlardı; gidilen yerler hep rüzgârlı olurdu çünkü. Spor çantası hüzünle, yeniden ele alınacağı günü bekler, bekledikçe ezilir büzülür, ayrı düştüğü spor pabuçları anardı. Saksılar ise pencere kenarında sessizce uyumuş olurlardı.

18 yaşında yapılmış bir Gece yağlıboya resmi yalnızca geceleri konuşurdu, ona gündüz bakıp gündüz gözüyle anlamaya çalışanları kafasız bulurdu. Yazık, geceleyin onu görme lütfuna çok az kişi erişebilirdi. Halılar da, yere asılmış tablolar gibi, gece ışığıyla yeniden varolurdu.

En güzeli de dolunayın olup, sokakta ya da semtte elektriğin kesildiği kış geceleriydi; soğuk bir aydınlık buzlu beyaz yerleri aydınlatırdı, nedense kedilerin köpeklerin dışarıda gecelediği fikri içinizi üşütürdü. Hiç de araba geçmez olurdu o anlarda. Tüm sokak yıllarca yaşasanız bile böyle görmediğiniz bir şekilde işte karşınızdaydı, belki çöl geceleri de böyle beyaz, aydınlık ve soğuk olur gibi düşünmekten alamazdınız kendinizi. Mum bile yakılmaz, pencere pencere dolaşılıp sokağın bu boyası belleğe kazınırdı. Çünkü çevresindeki herşeyi yalnız günışığı ya da florasanla hatırlayanlar vardır.

25 Kasım 2010

Vasat Bir Karakterin Portresi: Marie Antoinette

Başlığı böyle olsa da, asla bu şekilde betimlenemeyecek bir kitap Stefan Zweig'dan. En başından, herkesin bildiği o en kanlı sona dek bile tek bir cümlesi bile vasat sayılamaz Marie Antoinette'in. Bu şahsiyetin kendisi bile, bu şekilde yazılarak vasat portresinin onurlandırılacağını hayal etmemiştir bile. Ettiyse de, kesinlikle böyle etmiştir.

Asırlarca tek bir aptalca sözüyle anımsanarak böylesi bir yaşama nasıl haksızlık edildiğini düşündürüyor size yazar; bunu kendisi, yazarak yapıyor, çünkü bu yaşam gerçekten özel bir yan taşımıyor; yazılanlar taşıyor yalnızca.

Bir genç kızın, politik niyetlerle birlikte bir uçtan kendi ailesi, bildikleri ve giysileriyle girdiği, içeride herşeyinden soyunarak, soydurularak kraliçe olacağı ülkenin öğrettikleri, yeni eşi ve giysileriyle çıkmak zounda kaldığı bir köşk sahnesiyle açılıyor her şey. Bunu bir film izlercesine görebiliyorsunuz, o genç kız ile birlikte siz de üşüyor, korkuyor, belki dehşete düşüyorsunuz. Yazarken soruyor size Zweig. Bambaşka bir kadına dönüşebilecekken, bambaşka bir kadına dönüşmesini izliyorsunuz. Bunun ardından az çok tahmin edilebilir bir hayata dalış, ama bunu, bizim filmlerden ve kurgulardan bildiğimiz bir kadın aptallığıyla yapmıyor oluşu şaşırtıcı. Ülke ve toplumdan uzak tutulan soylu kadınların gerçek yaşam kesitleri. Yine de, asla adı anılmamış ve anılmayacak olan bir adam en başından en sonuna kraliçenin ardında yer almıştır; yalnızca gölgesini hissediyorsunuz, öyle gizli âşık kokuları gelmiyor burnunuza. Aynı anda, bir kaosa sürüklenen ülke ve bir göz odaya sürüklenen, orada kitap okumaya başlayan bir kraliçe. Hiçbir şey yalan değil, o uydurma, buram buram seks kokan, yozluğun mest içinde anlatıldığı monarşi hayatlarından değil bu. Aptal zenginlerin cezalandırılmasıyle rahatlayarak bitmiyor hiçbir şey, Devrim'in en baştan kendini sorgulamasını izliyorsunuz. Kendisi intihar etmiş bir yazarın, on yıllarca sürdürdüğü, yine de uzun sürünce tadını yitiren hiçbir çalışmaya benzemeyerek onlardan sıyrılan bir portre yazımı.

Kitaplığım doldukça işçilere, ustalara derneklere bağışladım herşeyi, böyle üç kitaplık boşalttım, geride yalnızca her zaman okuyacaklarım kaldı. Bu Vasat Portre kitabı da, onlardan biri; tüm o rölyef kapaklı ve sonunda kapımdan çıkan Çok Satanlar'a inat.

21 Kasım 2010

"Sen Bir Karamazov'sun"

Dostoyevski'yi okumak için bile, Dostoyevski haricinde kitaplar gerekir. Bu kitaplar bir meal, çeviri ya da anlatı da olamazlar, romanın aslını herkes kendi benliğiyle okur ve kendi benliğinin yön verdiği şekliyle anlar.

TV dizilerine dökülmüş onca entrika, kurulmadık ilişki kalmamışken, Karamazov Kardeşler romanı temelde bir kadını paylaşamama durumu gibi görülebilir, ya da hep vurgulandığı gibi, oğulların babalarını içten içe öldürme isteğinin bir özeti; ama romanı roman yapan asıl alt metinleridir ve bu basit öldürme dürtüsünden daha zengindir - kardeşlerin kişilikleri ve temsil ettikleri; savaşımları, inançları ve inançsızlıkları. Bir baba figürü, edebiyatta yer tutan tüm baba figürlerinin de babası belki de. Çevresindeki birkaç basit insanın yaşamları ve onlardan öğrendikleriniz. Ve kendine has Rus kültürü. Yemesi içmesi, günlük yaşamları, evlilikler, hastalıklar, kavga-dövüşler, yoksulluklar, ölümlere dek. Bunu görsele dökmek son derece zor olabilir. Dökemezseniz, romandan bozma bir Brezilya dizisine dönüşmesi olasıdır.

Romanda üç (aslında dört) kardeş de, yaşamın farklı yönlerini temsil ediyormuş hissine kapılırsınız. Kardeşlerin birbirlerine söyledikleri kadar söylemedikleri de olanlara yön verir. Bunu zihninizi hizaya getirerek yapar Dostoyevski. Karşılaşmalar bir tiyatro oyununu aratmayacak kadar önemlidir, aralarında ise derin iç hesaplaşmalar, geçmişten uzun parçalar vardır. Bu aşırı uzun parçalar da, romandaki tüm eylemlere hizmet eder.

En küçük kardeş Aleksey'in bir manastır mensubu olması ve Hristiyanlık dininin, Kilisenin, Tanrı inancının kıyasıyla irdelendiği, üzerinde düşünülmedik şey neredeyse bırakmadığı sayfaları, bir Müslüman TV dizisiyle yansıtmanız olanaksızdır. Tüm o soruları ve yanıtları, İslamiyet kelimesiyle uyarlayıp diziyi çekseniz bile aynı hissiyatı veremezsiniz. Çünkü tüm o sorgular, o dinin kendi geçmişiyle, haksızlıklarıyla ve savaşlarıyla harmanlanmıştır. Bunlar tüm romana bütünü bütününe işlemiştir, her sahnede bundan bir rayiha vardır. En güzeli ise, okurken hangi dine inanıyor olduğunuz farketmez, çünkü Herşeye Gücü Yeten ve onun kelâmlarından biri olan bir yeryüzü dininin yansıması yapılmaktadır yalnızca. Kitabın ilk sayfasından son sayfasına dek Tanrı kelimesi geçer, oysa bu bir dinî roman ya da kutsal kitap, bir empoze ya da tartışma değildir.

Haliyle, bu bir Karamazov Kardeşler dizisi değil, bir Karadağlar dizisi olmuştur gerçekten. Olaylar benzese de -Dünyadaki tüm olaylar benzerdir- birinin ötekiyle ilgisi yoktur. Gerçekte tüm iyi eserler, başka bir sanat diliyle yeterince ifade edilemeyenler, edilemeyecek olanlardır.

20 Kasım 2010

"Bin Muhteşem Güneş"

Hep, ama hep insanı çaresizlikten delirtecek bir adaletsizlikle yürekten yakalıyor Khaled Hosseini. Öylesine delirtici bir şey koyuyor ki gözlerinizin önüne, doğrulup sayfaların içine atlamak istiyorsunuz. Yapamadığınız için, sayfaları yırtasınız geliyor, kelimeleri öldüresiniz.

Bu ağzını bile açamadan evlendirileveren bir genç kadın ile değil, ona kuma getirilen sarışın melek gibi bir genç kızın, kendi bebeğini düşürmek için elinde bir bisiklet demiriyle bir odada çömelip beklemesinde; ya da sütkardeşinin kazandığı uçurtmayı mahallenin kabadayı çocuklarına vermeyip tecavüze uğrayan hizmetkâr azınlık çocukta değil, onu uzaktan izleyip kılını kıpırdatmayan sütkadeşinde oluyor.

Edebiyat anlamında uzun ağdalı tek bir şey bulamıyorsunuz. Kelime oyunları, ironiler, soyut betimlemeler yok. Bilinçaltından akıp giden şeyler gibi yazdıkları. Birer kelimelik cümleler. Kelime-cümleler. Çünkü eseni aynı, çıplak güneş altında çıplak benlik. Herşey tek başına. Kalabalık, yığıntı, sıkışıklık, bolluk yok oralarda. Çıplak inanç, basit, mütevazı, gerçek. Hep bir özlem, o çorak, yoksul, varsılı bile aslında bizim bildiğimiz yoksul topraklara, o içten, kavruk ahaliye, kadife gözlü çocuklara, ballı süt sesli kadınlara. Sessiz, yüreğini belli edemeyen erkeklere. Küçük evler, bahçeler, her türlüsünden denen sebzeler bile üç-beş tane, basit yemekler, basit giysiler. Ama samimi. Babadan korku, kocadan korku, çocuktan korku... İhtiram. Doğu'ya öykünen, o kendine özgü sisi yapmacık duyumlarla anlatmaya çalışan uyduruk, içine oradan buradan erotizm, baldır detayı karışmış romanlardan iz yok bunda. Kahrından ölmek, asla yalan söylememek, gerçeği haykırmayıp gitmek, susarak ölmek, yıllarca sevip de tek kelime edememek gibi ezelden beridir bilsek de içten içe inanmadığımız, avam bularak rahatladığımız şeyler de var.

Okudukça bunu biz de yapıyoruz, yaptık, diyorsunuz. Ya bir kadına yapmışız bunu, ya bir çocuğa, bir erkeğe, ya da bir topluma. Ama mazluma. Alay etmiş baş eğdirmişiz, beğenmemişiz, ezmişiz sömürmüşüz yasaklamışız sürmüşüz, öyle ki utandırıyor sizi; pişmanlığı baştan öğretiyor. İçinizi umuda sarmayı da, öyle insanlar geliveriyor ki karşınıza, iyi olmayı beceremeyen iyiler gibi mahcup, gülümsüyor içiniz. Binlerce kelimesiyle binlerce yürek aynı yakıcı Güneşle kavruluyor, parlıyor, gözünüzü alarak kayboluyor.

18 Kasım 2010

Çınar Üstü

Aklımda bir Livaneli şarkısı. Doğru dürüst bilmiyordum -ve biliyordum ki bu bir eksiklikti- yeni yeni aklıma kazınmaya başladı ısrarlı ezgileri, kalbe girmekte ısrarlı. Bir yandan da bir açlık hissi içimde, gün boyu bayram ziyaretleri ve çayları, börekleri, tatlılarına rağmen.

Bir hamarat kadının minicik bir cümlesiyle düştü aklıma. Tozu isi bir Denizli. Kent girişinde eski püskü ve her bir siyasetçi gelişinde utanç yaratan, kaldırılması istenen, benim oraya has bulduğum dükkânları. Her birinin içi loş, tepesi pergoleli olur, içeride ne yapılırsa yapılsın siz demirci dükkânı olduğunu zannedersiniz. Kente girdiğiniz yol bellidir, en aydınlık en sıcak yol odur. Sizi 40 C'siyle karşılar, kıraç boş ufuklardan sonra radyonuz çekmeye başlar. Dizi dizi dükkanlar iki yandadır, tepeleri hep dershanedir. Arada tek tük, yeni, geometrik, metalik, camsı binalar geçer. Yine de siz minik konfeksiyoncu, tuhafiyeci, pastane dükkânlarına bakarsınız nedense. Daha şirin, daha ahşap, daha kutu kutudurlar. Bir şeyler sarkar ve sallanır kapı girişlerinde, en çok onları seversiniz. Bunlar kesinkes örgü ya da boncuk işidir.

Mini mini dolmuşların görülmeye başladığı geniş alana varırsınız, birkaç ilkokul geçersiniz, burada bankalar bile şirin gözükür. Ulaşım ücretleri sakız pahasınadır. Sağa ilerleyince köşede tarihi enfes bir binada nereden gelip konduğu belli olmayan bir McDonalds. Buranın insanları depreme alışıktır. Eskiden beşik gibi sallanırdı bu kent. Bir Ocak sabahı, anneannemlerin minik oturma odasında oturmuş, o ufak yaşımda televizyonda Atatürk Diyorki diye anımsadığım bir kişinin sözlerini dinliyordum. Zangır zangır sallanmıştık. Hiç bağırış çığırış duymadım, pencereden baktım. Yer uğulduyordu, üzerine kendisinin sabit kalmasını dikte eden uzun uzun binalar, beton beton yollara yanıt veriyordu. Hayat devam etti.

O zamanlar dedem sağdı, benim koltuğum onun dizi, koltuğumun arkalığı ise onun bükülü diğer bacağıydı. Evleri 5. kattaydı, kırmızı kalebodurlu balkonunun altında bir park, hangi mevsim gelirsek gelelim asla büyümez-küçülmez gibi görünen çınarlar, parkın balkondan görünmeyen havuzu; aşağıdan yükselen çay bardağı gazoz şişesi şıkırtıları.. Hep aynı köşesine otururdum balkonun, kahverengiye boyalı demirlerini tutar, burnumu sarkıtırdım aşağıya. Sağ tarafa uzayıp giden eski evler gündüzün sapsarıydılar, gece ise görünmezlerdi, tepelerinde bir dolunay olurdu. O yoldan semt pazarına gidilirdi. Yol üstünde sağda bir-iki ateri salonu, o zamanlar hep dolu. Solda eski bir çeşme. Köşeyi dönüldü mü en başta yorgancısı, vitrininde koskocaman pespembe pırıl pırıl bir yorgan. Sanki on kişilik. Yanında kasap, hep karanlık ve korkunç, aslında sadece soğuk ve metalik dolaplı. Ekmekçi, tıkabasa tok bile olsan ucunu yiyesini getiren. Derken kıtır salatalığın, biberin fasulyenin en hasıyla, hormon GDO nedir bilmeyen mis kokulu Pazar seriliverir. İleride peynirci, envai çeşit peynir, süzme yoğurtlar, tepeleme. Sola dönersen yine mini mini giyim ayakkabı dükkânları ve ana yol, bir daire çizerek Mor Sokak'tan geçip eve varış. Sağa dönersen pazarın kenarında büyük teyzenin evi, ortasında sönük sobasıyla, loş, her daim serin salonu, güneşli şirin mutfağı -Nilüfer'in Yine Yeni Yeniden şarkısı-, çayları toplamam için kaş göz eden annem, birbirine geçilen eski beyaz kapılı sessiz odalar. Akşam mutlaka ben sevdiğim için yapılmış cacıkla patlıcanlı bir anneanne yemeği, geceleyin yine balkon ve çay. İşte Çınar. Tüm bir kentin gecesi tek bir dairenin tek bir balkonu, o balkonda geçen yıllar, içilen çaylar, bızzzzz diye duyulan motorsıklet sesleri benim için. Yüz yaşıma da gelsem böyle olacak. Hepimiz için böyle değil mi?

6 Eylül 2010

Bir Arı Kadar


Nehir, bu dünyada kısacık yaşayabilen, yine de herkesin gönlünü sevgiyle dolduran minicik çocukların ismi.

Bu yaşamı hiç istemeyen, istemediği halde yaşayan, yaşadığı halde bu yaşama hakkını vermeyen, dünyanın ve yaşayanların hakkını vermeyen onca yetişkinin yerine.. Hatta hakkını vermeyip bir de yaşayan ve yaşamayan diğer şeylere kötülük eden, şer isteyenlerin yerine.

Bu yaşamı isteyen, yaşarken acı çeken, illetlerle boğuşan, günden güne eriyen tüm iyi insanların ve çocukların adına..

Kalmayıp giden iyinin de yerine bu yaşamı daha güzel yapabilme gücümüz var. Giden iyilere borçluyuz bunu. Onların vazgeçtiği günlere borçluyuz.

Hayata, boğaz çukurumuza ölene dek gelmeyen, bir arı kadar olan ruhumuza hakkını vermiyoruz. Küçücük bir arıya bile vermiyoruz hakkını.

Kendimizi örseliyoruz, çevremizdeki yürekleri, küçük canlıları. Unutuyoruz. Yaşamak, başkalarına yardım etmek için, anamız babamız eşimiz dostumuz çoluğumuz çocuğumuz için, analar babalar eşler dostlar çocuklar için, kedimiz köpeğimiz, ölmeye başlamış çiçeğimiz için. Gidenler için de yaşamak, çünkü giden, sizi henüz başınıza gelmemiş mutlu anlarla, iyiliklerinizle görmek istemiştir mutlaka. Bitmeyen bir şey güzel olamayacağı için, yaşamak.

5 Eylül 2010

Nehir'in anısına

Hiç tanımadığım, bilmediğim bir insanın yazdığı bir twiti izleyerek, hiç tanımadığım, bilmediğim bir çocuğun adına açılmış, hiç tanımadığım, bilmediğim annesinin bloguna ulaştım bir yıl önce.

f.: Serra Dağ, 2008.
Ufacık bir kız çocuğunun, neuroblastoma ile olan savaşını günbegün yazıyordu annesi, hastane hastane, doktor doktor gezerek, hayatını, herşeyini bırakmış, her türlü günlük arzudan vazgeçmiş, yurtdışında kızının bir kerecik rahatladığını, ilerleyebildiğini görebilmek için çırpınıyordu. Okudukça okudum, okudukça, çıkamadım işin içinden, tıp lisanı anlayabilmekle o kadar geçinmeme rağmen; öyle ki tahlilleri, ilaçları, Nehir'in ilaçlara ve makinelere verdiği tepkileri karıştırmaya başladım. 

Aylar, aylar sonra denk geldim ve yazdım yine dün.. Dualara ihtiyacı var diye yazmıştı Zeynep Hanım. Bugün ise, Nehir'i kaybettik diye bir haber... Blogda ise sanki bu iki kelimeyi kullanmak istemeyen bir elin yazdığı kısa metin.. Son ana dek güçlü, son ana dek ümit ederek kızını okşamış, yüzlerce tahlil kağıdı tutmuş, doktor eli sıkmış, yüzlerce kere kendi gözyaşlarını silmiş bir anne elinin yazdığı. Borularından kurtuluyor'u okuyunca bizi sevindiren, çok yoruldu'yu okuyunca korkutan, kucağımızda veda etti ile biten bir metin. Başlık ise Nehir'im Akıyor..

Akıp gitti küçük Nehir. Altında ise yüzlerce kelime, elini uzatıp acılı annenin elini tutmak isteyen, anne olmuş-olmamış kadın-erkek, içleri titremiş, dua etmiş, dua etmek istemiş, bu lanet illetle bir ileri iki geri giden, eriyen kızı uzaktan seven yüzlerce insan..

Evlat acısı yaşamış tüm annelere, evladı için çırpınan tüm annelere, tüm annelere; günlük hayatımın koşuşturmacaları içinde sersemce şeylere üzülüp, üzüntümü büyüttüysem ya da büyük sandıysam, beni bağışlayın. Utanıyorum bundan. O an aklımdan çıkmışsanız, gafilce kendi sorunlarımı dünyanın en acı sorunları sandıysam, beni bağışlayın.

2 Eylül 2010

RealAge'in Yalan Olduğu An

Bir keresinde TV'de Nefise Karatay'a sormuşlardı.
- Dün akşam ne yediniz?
- Ben mi? Sebze.. İşte havuç.. Sonra pilav..

Üstelik bunları sayarken çok emekli yemekler pişirip yemiş gibiydi. Ne tuhaf! Bizim yemeklerimizin ne güzel adları vardı. Nerede o adlar?

Hanidir mutfak kültürümüzün nadide yemeklerinin isimlerini, bir hazır çorba markasının reklamları sayesinde duyar öğrenir olduk. Bir hazır gıda markası, yeme kültürümüze sahip çıkıyor. Ne ironik!

Dr. Öz ve dev projesi Realage, gerçek yaş diye bir kavram ortaya attı ve her şeyi, genç kalma sektörünün ayaklarının dibine serdi: beslenme ve sporu. Oysa beslenme ve spor genç kalmaktan da önce, sağlık için değil midir?

Sağlıklı olmadan önce gelen genç kalma ile güzel kalma zaten yarışıyordu: Bu savaşların arasında kalan mutfak kültürleri kaybolmaya yüz tuttu, bu kültüre ait yemekler suçlu gösterildi. İnsanlar artık yemeklerin geleneksel isimlerini bilmiyor, hatta geleneksel yemekleri bile bilmiyor.

Yanyana ya da ardarda yemeyi aklınıza getirmeyeceğiniz şeyleri canlı yayında yiyerek, zengin beslenmenin tuhaf bir görüntüsünü oluşturuyordu Dr. Öz. Şimdiyse, kendisinin kolon kanseri olabileceği haberi yayıldı. Demek ki sağlık tamamen elimizde değil.

Çin'de insanlar gerçek yaşım 26 buçuk, diye böbürlenmeden, çiğ enginarla cevizi fındığı karıştırıp yemeyi akıl etmeden 100 yaşını geçebiliyor. Bildikleri, sadece köylerine ait 10-15 yemek tipi olsa gerek. Böyle 100 yaşını geçmiş bir kadın, ömründe tereyağından başka bir yağ tatmadığını söylemişti. Kalan kısmını başka bir güce bırakarak, hoşnut bir yaşam sürdürüyorlar. En güzeli..

21 Ağustos 2010

Didyma

İşte bir tatilim daha sona eriyor: geçen yılki farklılığı saymazsak, çocukluğumun, ergenliğimin ve ilkgençliğimin yazlarının geçtiği yerden ayrılacağım yarın. Şu an dışarıda masada Godfather Waltz dinleyerek aslında doktora tezimi çözmüyorum, bu yıllanmış eve, 78 numaraya veda ediyorum. Her seferinde böyle olurdu; döneceğimizden bir gün evvel, geceleyin hüzünlenirdim, ya da herşeyin tadını daha bir çıkarmaya bakardım, veya geceyi dinler, herşeyi farketmeye çalışırdım. Bisiklete atlayıp deniz kenarına gider otururdum gün batarken, dilimde mutlaka bir şarkı olurdu. Mutlaka doğru dürüst bronzlaşamamış, saç rengi filan açılmamış, bu sayede gözleri falan da ortaya çıkmamış, benlerine ve tatil sonu çıkan tüylerine sinir olan bir kız çocuğu olurdum. Ev içinde ya da banyoda kapkara, muhteşem bronzlukta bir esmer, plaja gidince bembeyaz, peynir gibi bembeyaz görünür, bunun sebebini anlayamazdım.

Hangisine daha tutkundum bilmiyorum, bu her yıl boya isteyen, denizin dibinde paslanmadan duramayan tüm metalik, demir şeylere mi, gıcırdayan panjurlar, bazı günler esmesi için yalvardığımız imbat rüzgârı mı, bulaşık makinesine atılamayan sarı seramik tabakları mı, hatta 2 yıl evveline dek olmayan bulaşık makinesi nedeniyle yıkamayı çok sevdiğim sabah bulaşıkları mı, annemin ya da anneannemin çeyizinden kalmış, evden buraya getirilmiş eski, işlemeli küçük çatal takımları mı, bitmek tükenmek bilmeyen ve her defasında beni hasta eden yolu mu, şimdi ekrana konan tuhaf böceğiyle, doğasındaki en tuhaf ve hormonlu mahlukatı mı? Her yıl bir heves alınıp dikilen, tutması için gözünün içine bakılan, ama yine biz gittikten sonra ölen ve üzerinde ekile tuta tutanı yakıla söküle denenmedik şey bırakılmamış kızıl toprağı mı? 

Her yerinde ilginç örümcekler, kertenkeleler, kurbağalar, yengeçler. Her yıl bir tür mahlukata sarardık ve onu görürdük bolca. Şehirde asla görünmeyen yıldızları, nil-yeşili denizi, küçükken her yıl eve yaklaştığını sandığım karşıdaki tarlası ve makileri.. Bir kere girdim o tarlaya, hiç de karşıdan görüldüğü gibi kısa değildi, yürüdükçe bitmiyor, ucu gelmiyordu, oysa balkondan bakınca 10 adımlık yer sanıyordum. Sabah erken saatler, tıngırdayarak keçileri, oğlak sürüleri geçerdi çobanıyla. Tek ağaç vardı bir tane, sonra o araziyi uyanığın biri bir köylüden yok pahasına alıp, iğrenç apartmanlar dikti karşımıza, üstelik 2 yaz o iş makinelerinin sesini dinledik; o ağacı da kestiler. Yaptılar yaptılar, birkaç İngiliz, İspanyol haricinde kimseye satamadılar. Artık hiç keçi sürüsü geçmiyor.

Mariah Carey dinleyerek gelirdim buraya - henüz bozulmadığı, masum olduğu yıllardı o zamanlar; hatta yıllar sonra ona bir e-posta bile yazdım, bu seks bombası imajının onu mahvedeceğini, yeniden kıvırcık saçlı olmasını, sadece piyanoya eşlik ettiği şarkılar yazsa kesinkes tutacağını; okumamıştır sanmam- yol boyunca aynı kaseti üç kere döndürürdüm, sonraları, deniz saatine dek balkonda oturur, bir yanlışlık ve bilinçsizlik sonucu dikilmiş ve 2 yılda 20 metreye ulaşmış bataklık kurutan ağaçları çizerdim acemice, bir ilaç firmasının getirdiği ama babamın reklama girer diye kullanmayıp bana verdiği kapaklı lacivert deftere.

Hep elektrikler gitsin diye yakarırdım, çünkü o zaman gecenin göğü tepemize düşecek gibi olurdu; tüm yıldızlar sanki çatımıza yaklaşırdı. O zaman bu kadar ışık kirliliği yoktu, denize birkaç kilometre uzak oldukları halde isminde Sea, Coral, Beach gibi özenti kelimeler barındıran gereksiz yazlık siteler de yoktu tarla ortalarında, onların inşaatı yüzünden yolun asfaltı asla düzelmezdi. Oradan çeşit çeşit insan, 3-4 yılda bizim koya gelmeye başladı, ve böylece çamlık alanlar kısa sürede mangal, piknik alanlarına döndü. Gencecik çamlara hamaklar bağlayıp koca göbeklerini kızarta kızarta yattı adamlar.

Eskiden, eğer Altınkum’a gitmiş de dönüyorsak, sadece ay ortalığı solgunca aydınlatırdı; kapkaranlık tarlalarda baykuşlar avlanır, tavşan peşindeyken attıkları çığlıklar işitilirdi. Bir tek ışık olmazdı, yalnızca arabanın farları, ve toprak yolda pencereleri açar, taptaze havayı içimize çekerek giderdik. Nedense hep dolunay olurdu, hatta kimi akşamlar pembe bir kurabiye gibi kocaman doğardı ve yükseldikçe küçülür beyazlaşırdı. Babam arabayı aniden durdurur, farlar söner, zifiri karanlıkta kalırdık, annem çığlıklar atar, biz çocuklar ise gülerdik. Bazen far ışığında tavşanlar donup kalırdı yol ortasında. Vahşi hayattı bu!

Bu sefer evi ben çekip çevirdim, bu sefer denizden gelip yan gelip yatıp önüme yemek gelmesini beklemedim, çünkü yemekleri ben yapıyordum; bu sefer aç aç oturup kahvaltının başına geçmedim, kahvaltıyı ben hazırladım; bu sefer çamaşır makinesi çalışınca içimi sıkıntılar basıp üst kattaki odalara kaçamadım, çünkü makineyi ben çalıştırdım. O tembellik, beleşçilik bu sefer yoktu, bu sefer evin herşeyiyle ilgilenmem gerekiyordu, eskiden değiştiğini bile farketmediğim havluları şimdi ben ipe asıyor ya da kaldırıyordum. Yıkamayı unutup ıslak yerlere yeniden basmak istemediğim için mayomu bıraktığım banyoda annemi nasıl delirttiğimi farketmezdim, şimdiyse banyoda mayo kaldı mı diye kendim bakıyordum. Bu sefer 25 yıl boyunca dibinden arabayla geçip gittiğim Apollon Tapınağı'na gittim, yolu kapanmış ve değişmiş olduğu halde. Bir tarihti bu, yaşayan bir tarih, devasa taşlar, sütunlar, bir zamanlar gezindiğim yerde beyaz giysileriyle Helenler dolaşıyordu.

Dünya kadar iş beni bekliyor, bulaşık makinesi boşaltılacak, ipten kuruyanlar alınacak, gündüz evi temizledim odaları topladım –oysa eskiden böyle miydi! Şimdi son 1-2 saatimi çay içerek geçiriyorum.

Neye daha tutkunum bilmiyorum, buraya geldiğimiz bir yıl, ilk günün gecesi dedem ölmüştü, ağlaya ağlaya geri dönmüştük, belki de bu yüzden. 10 saatlik yolu yine tepeceğim yarın, ama yine geleceğim.

23 Haziran 2010

İstanbul'da Var

Birkaç güne Yedi Tepeli Şehre gideceğiz. Bir Ankara'lı, deniz özürlü, nem özürlü, kuru ayazlı, kuru sıcaklı bir vatandaş olarak, tepe, nem, deniz, deniz kıyısı, deniz kıyısında banklar, deniz kıyısında banklar ardında çay bahçesi, balık restoranı göreceğim. Kıyı boyunca inci gibi dizilmiş, diziler sayesinde gecesini gündüzünü her açıdan bildiğim yalıları, kafeleri, parkları..

Türkiye'nin kimse söyleyemese de, yıllar yılı yabancı kanallarda Hava Durumları'nda tek gösterilen asıl başkenti.

Her ay bir başka Sanat Festivali'ne, yalnızca o şehirde yapılırsa kurumların sponsor oldukları Sanat başkenti.

Bildiğin her sanatçının orada konser verdiği, Pazar günleri sağda solda görünseler de İstanbulluların pek aldırmayacağı, Ankara'lıların görse "aa, aaa, aaaa" diyecekleri magazin başkenti.

"Haydi Boğaz'a gidelim" diyemiyoruz, denizsiz bozkırda birkaç AVM ile idare ediyoruz, en tiki AVM'ye gidip en tiki salatayı yesek bile sonunda suyuna ekmeğimizi banıyoruz; çünkü buranın havasında yok. İstanbul'da var.

Mavi'nin reklamındaki uçukluklar bu kentte tuhaf duruyor, basenine şal bağlayıp burası Ankara, diyemiyorsun burada.

Havasında yok çünkü. Suyu zaten yok, 2 yaz önce Kızılırmak'ın kızıl suları kente verilmiş tüm lavabo giderlerimiz, tesisatımız çürümüş.

Neminden selinden ne kadar bezerse bezsin, orada yaşayanların terk edemeyeceği şehir İstanbul. Ankara'yı terk edebilirsin, ama İstanbul'u edemezsin, etsen bile, bir yanın hep orada kalacaktır. Çünkü tüm romanlar bu şehirde yazılır, içinde Ermeni duvar ustalarının bir zamanlar oyduğu yak yak bitmeyen şahane eski binaları, üzerinde hasır taburelerle Beyoğlu kaldırımları, birkaç şirin Rum komşunun da geçtiği bildiğin tüm romanlar.

Çok ağaç ekildi Ankara'ya, görünürde şehir aynı düzensiz kötü yapılaşan şehir, ama iklimi ılımanlaşıyor, küpe çiçekleri balkonda sanki İzmir'deymişçesine büyüyor ve yaprakları genişliyor. Ama nemle ağaçla olacak şey değil bu, yine de Ankara'nın havasında yok. İstanbul'da var.

7 Haziran 2010

Gizem'e Mektup

Sapsarı bukle bukle saçlar, açık mavi gözler, şirin mi şirin bir kızcağız Gizem. Ailesinin tek çocuğu, daha küçüklükten alıştırmışlardır sorumluluğa, eve gelir anahtarla kapıyı açmaya çalışır, komşusu olan annemin yardım teklifinde bile utanır ses edemez. Bir iki kere odasına misafir olmuştuk, renkli renkli oyuncaklar, peluşlar. Özene bezene yaratılmış olsa da, asla şımarmamıştır, küçücük yaşında hep olgun ve az konuşan bir kızdır. Ne bir şirretlik, onu isterim bunu isterimcilik, ne annesini bir kere bile ona bağırması.. mümkün değildir.

Öldü 13-14 yaşında. Ortaokuldaydı. O sırada biz ÖYS'ye hazırlanıyorduk. 18 yaşındaydık. 1998 olmalı.

Ebru Gündeş'e ne olduysa, Gizem'e de ondan oldu, tek fark, daha erken, hem de daha şanssız bir yerde, okul sırasına oturmuşken ve beynindeki baloncuk patlayıp yere yığıldığında o an ölmüştü bile. Tüm organlarını bağışladılar, masmavi gözlerine kıyamadılar bıraktılar.

Hep orada olan bir şeye alışır da sonra yokolduğunda boşluğa düşersin ya, bize de öyle oldu, apartmandaki diğer 2 kıza. Soğuk bir sabahtı, galiba kıştı ya da kış sonuydu ve ölüm haberi gelmişti, evde geometri çözüyordum -hayır çözemiyordum, aşağıdan gelen ağlamaları duyuyordum çünkü-, ve nasıl olup da aşağı kata inip, annesine başsağlığı dileyeceğimi düşünüyordum, bunu belki en erken ben düşünmüştüm ama en son ben yapabilecektim, hep böyle olur; bunun onu iki kat daha üzeceğine emindim, çünkü Gizem bizim ardımızdan geliyordu, büyüyecek, üniversite sınavlarına girecek, evlenecekti.

Ben cesaretimi toplayıp inene kadar, diğer kız arkadaşımızın ağlama krizlerinde annesine gittiğini, bir o kapıdan diğerine kendini attığını, onu Gizem'in annesinin teselli ettiğini duydum. İndim, evlerinin kapısı ardına dek açık, bir suçlu gibi -hâlâ yaşıyor olmaktan suçlu-, gözler eşliğinde annesine gittim, kadıncağızdan daha metin gözükmemeye çalışarak başsağlığı diledim. Annesi çok metindi, oysa tek çocuktu ve el bebek gül bebekti. Tek damla ağlayamadım.

Okulunda bir tören düzenlediler, gitmeye cesaret edemedim; aynı okulun lise kısmındaydım, orta kısmın bahçesinde tabutunu görmeye dayanamazdım, o yaşlarda gözyaşları daha içten ve kalpler daha yumuşaktır.

Daha sonra apartmanın adı Gizem Apartmanı olarak değiştirildi. Yıllar boyu onun odasının penceresine baktım evin arka bahçesinde oturur ya da yürürken. Odasını değiştirdiler mi, Gizem'i unuttular mı diye.

Aklıma düşmüştür Gizem, hayatımın her köşebaşında. Yaşgünümde bana hediye ettiği, daha önceden sanırım ona hediye edildiği ve kullanılmış -ama kimin umurunda- ufacık ve içi boş fotoğraf albümü de hâlâ bendeydi, içindeki bir pembe bulutlu kağıda yazdıkları da. 3 kere taşındım ve bir dünya şey attım, ama onu değil.

Çocuk yıllarca ailesini bir köpek yavrusu almaya ikna etmeye çalışmıştı, 2-3 gün deneme amaçlı bir köpek getirip gezdirip sokaklarda ardından temizlediği bile olmuştu -oysa ülkemizde köpek sahipleri bunu daha yeni yapmaya başladılar. İzin vermediler, köpek geri götürüldü. Şimdi hayatta olsa, ona bir değil belki 5 köpek alırlardı.

Geçen yıl, 2 yıl, 5 yıl, 10 yıl önce bu sıra ölmüştü Gizem, diye anımsadım hep. Evleneceğim gün bile. Hatta, diğer arkadaşımız anımsar mı, hiç anımsamış mıdır hep merak ederim.

Hayat Gizem'e pek bir şey vermeden geri aldı. Bana da onun ölümünde dökemediğim her gözyaşı için, her yaşayamadığı güzellikte ve çirkinlikte bu kızı anmak düştü.

9 Mayıs 2010

Anneler Ayı

Annelik öyle bir değişti ki. Kilo almadan göbek büyüten, diyet yaparak emziren, bunu bir de kitap yapan kadınlar, "3 günlük hamileyim" diye blog yazan kadınlar -çok gerekliydi kaç günlük olduğunu dünya âleme duyurmak-, BMW gibi bebek arabaları seçen, Hotel havuzu gibi çocuk havuzu satın alan kadınlar, bebek odası diye her yeri kırdırıp döşettirenler..

Hamilelik bir övünç, şişinme, göze sokma, buldumcukluk aracı oldu.


Nazardan sakınmak, göze sokmamak, biraz gizli yaşamak nerede kaldı? Aza kanaat eden, şunu aldım bunu aldım yerine herşey sırasıyla diyen?


Tüketim böyle kanatlanınca, Anneler Ayı(!)nda TV reklamlarının cıvıtması da kaçınılmaz oldu. Bir benzerini Sevgililer Ayı olan Şubat'ta yaşamıştık ve daha yeni toparlanıyorduk. Önce 2-3 günde bir gösterilen reklamlar, günde 20-30 adede ulaştı. Her kurum diğeriyle sidik yarıştırarak topluma, alın ulan, ananıza alın! şeklinde bir şey empoze ediyordu. Annemize USB disk, harici disk, laptop gibi şeyler almamız bile teklif edildi. Gazeteler çarşaf çarşaf ekler yayınladılar, çarşaf çarşaf reklamlar aldılar bu eklere. Her şey bir ticari sömürüydü.

Bunlar bana göre Ramazan ayında boyuna yayınlanan, ağız sulandırıcı şahane peynir(li domatesli yeme kombinasyonları)-süt(lü tatlılar)-yoğurt(lu mantı, biber dolmalar, yanına yenen ne varsa) vb reklamlarındaki yırtıcı düşüncesizlikten farksız. Alan var alamayan var. Annesi hayatta olan var vefat etmiş olan var.

Herşeyi görgüyle edeple yaşamak en güzeli. Öyle yaşayanların ve öyle yetiştirenlerin ellerinden öperim!

6 Mayıs 2010

Çağla!

Meğer bizim insanımız, hormonsuz, ilaçsız, şişirilmemiş, doğal gıdaya ne kadar hasretmiş! Meğer biz kayış gibi hıyarlardan, 2 günde çürüyen top gibi soğanlardan, sünger-dokulu domateslerden, amorf-çileklerden, sudan oluşması gerekirken kabak-kristalize karpuzlardan ne kadar bezmişiz!

Rahmetli dedemin köyündeki evin bahçesinde, bir çağla ağacı bir çağla vermiş bir vermiş ki, kime yedirsem bir daha istiyor. Ağaç bununla da kalmamış, tüm çiçekleri tozlaşıp yerlere saçılmış, tüm çevresini de badem fidesi yapmış. Yaz-kış Allah'ın baktığı suladığı, ama en bakılanlardan bile daha coşkun çağla!


Biz hakikaten, yemeklik ayrılan yerlerden artanların da, yenmeyecek kemiklerin de öğütülüp yine kıymalara, et-tavuk bulyonlara basıldığı, et yedik sanırken haberlere konu olup "at yemişiz biz yahu" dediğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Yazarlarımız "Nerede bu eşekler?" diye yazılar yazıyorlar, yedik hepsini çünkü! O tavuklara öyle bir Östrojen basıyorlar ki, onu yiyen erkek kadın, kadın da süper dişi oluyor. Sonra da erken ergenlik, ay halini 3 ayda bir gören ya da kılıç yemişçesine kan değerleri yerlerde sürünen, hormonları alt üst yeni nesil, erkekler de meme küçültme operasyonlarının reklamını yapan cerrahlarla Pazar söyleşilerinde konuk...

Bozulan toprak değil, bu çiftçiye köylüye ne oldu? Hadi onlar çaresiz kaldı da hinliğe cinliğe teslim oldu, ya onlara güvence sağlaması gereken devlet? Biz o saf, bize has gıda tohumlarımızı niye koruyamadık? Nedir bu 'İsrail tohumu' deyip durdukları? Bizim kendi tohumumuza ne oldu? Niye güzel gıdalarımız varken yetişiyorken, mantıksızca ithal ediyoruz? Niye çarığını çürüğünü biz yerken, doğru dürüst olanları semtimize uğramıyor?

Marketteki çoğu gıda sahtelik dolu hakikaten. Tüm bisküvi kraker milletinde yazan "peynir altı suyu tozu" mesela. Tuzun kendisinin suyu mu çıktı da, suyunun tozunu koyuyorsunuz? Hep tuhafıma gider. Bu gofretler dondurma reklamlarındaki bitmez tükenmez çikolata nehirleri. İnsanlar bu kadar mı aburcubur yiyor? Tüm bu GDO'lu soya yağları, etlere kıymalara... Daha yazmayayım, hiçbir şey yiyemeyeceğiz çünkü daha okursak.

Her yiyen, iç yağları eriye eriye, köyüne geri dönmüşçesine gözleri kapalı yedi. Her yiyen bir daha istedi. İnsanın değil, Allah'ın yetiştirdiği çağla.

9 Nisan 2010

Kuzu kuzu

Biri şu operatörleri durdursun!

Eskiden de diyorduk bunu, GSM operatörleri bizi soyup soğana çevirirken. O zamanlar kredi kartı borçları yoktu, cep telefonu borçları vardı.

Şimdiyse, tekelliğin biraz kırılmasıyla yine abartıyor operatörler. Binlerce dakikadan bahsediyorlar!

Dün gelen bir kısa mesaj: "180 dakika aran, şu kadar hediye kazan." Bundan daha düşüncesizce bir kampanya olabilir mi? Yani ne yap yap aran, kendini arat, söyle seni arasınlar. Geçen gün otobüste gördüğüm, iki dakika telefonla konuşmadan yapamayan, 3. dakika olsa eline alıp yine birilerini arayan, eften püften şeylerden konuşan kızcağız işte son hâl.

Yıllarca, yeni nesil doktorlar, her gaz sancısında her zırtta pırtta tomografi istemişlerdi. Gelişmiş teknolojiyi, tembellikleri yönünde kullandılar, elle muayeneyi, Hipokrat'tan kalma en büyük yeteneği unuttular. Ve dün İngiltere tomografiyi yasakladı, sebebi ise 400 adet x-ışını röntgeni çekilmiş olmaya eşdeğer bir etki yaratması; tomografi çektiren 50 insandan birinin kansere yakalanması.

Binlerce dakika cep telefonuyla konuşmanın da böyle etkilerinin ileride anlaşılmayacağını nereden biliyorsunuz?

Bilmiyorsunuz. GSM reklamlarında oynamış Özgür kız, Özgür çocuk, Tarkan, Gencebay, Tosun Şahan, "Aslı - Emre".. Siz de bilmiyorsunuz. Siz paraları götürürken insanları belki ileride hasta edecek aşırı kullanmalara örnek olmayın. Kuzu kuzu kullanacaksınız, demeye getirmelerine son verilsin.. Bir kişi de çıkıp "Bilinçli kullanalım" diye bir şeye ön ayak olsun.

8 Nisan 2010

"İsimsiz"

Ortaokuldayken İngilizce dersinde işlediğimiz kitapta bir ünitede, minik bir kare içinde yere oturmuş bir şeyler okuyan spor giyimli bir delikanlı resmi vardı; yanında da bugün bile anımsadığım bir cümle: Christian is 16. He is good at school, loves playing basketball - but he has never read a whole book.

O yıllar kütüphaneden çıkmayan, ciltli kitap kokusuna bayılan benim için bu durum tuhaf gelmişti. Şanslıydım, bir ortaokul için zengin bir kütüphaneydi. 

Doktoraya başladıktan bu sorunu ben de yaşamaya başladım. Kitap alıyor, başlıyor fakat bitiremiyordum, genelde önceki okuduklarımı unutuyor ve unutunca yeniden başlıyordum, anımsamaya başlarken ise uyuyakalıyordum. Yeniden başlamak boynumun borcuymuş gibi. Çantamda taşımayı ise hâlâ sevmem, buruşur kırışır kapağı. Reva değil gibi gelir. Çünkü en çok, kitapların ciltlerini, kapaklarını severim. Kapaktaki minik kare içinde güzel yağlıboya eserleri. Sade, beyaz, mat kapaklar.. Harflerin şekillerini, fazla büyük olmayan, tırnaklı, zarif.. y harfleri ve g'ler önemlidir benim için. Can Yayınları'nı çok severdim eskiden, sonra yazıtipini bozup yayık, kocaman bir hale dönüştürdüler, incecik kitapları kalın kalın ciltlerle sattılar.

Din ile cinayetleri karıştıran şifre furyaları, sonra gelen alacakaranlık-vampir romanları, dizisi çekilince yazıldı sanılan klasikler hep arkalarda dururken.. Hatta roman konusunu çağrıştıran üç boyutlu tasarımlar kitap kapaklarında, maket gibi neredeyse, janjanlı.. Sinema afişlerine öykünen, kitabın içindeki dile getirecekken haddini aşan kapak tasarımları.

İçinde asıl karakterlerin isimlerinin hiç ama hiç geçmediği, yani bir Rıza, Veli, ya da Osman'a huy konduramadığım, MEB tavsiyesi damgasıyla satılan -oysa bu yaşıma dek okumadığım- bir kitabı okudum ve bitirdim, uzun zamandır unutmadan okuyup bitirdiğim ilk kitap.

Eline sağlık Orhan Kemal. Varsın kitaplarını yazdıklarınla alakasız dizilere dönüştürüp suyunu çıkarsınlar -eminim ki öyle düşünmemiştin sen hiçbirini-, seni yine sana sadık kalarak okuyanlar var.

9 Mart 2010

Büyüyünce atmak

Pek çok şey için geçerli bu yazacaklarım, o yüzden eğer bu konuda vicdan azabı çekmek istemiyorsanız, o 'pek çok şey'den uzak duruyorsunuz. Ama bu sefer de, onların bir süre verebileceği keyiften mahrum oluyorsunuz. Hayatı mı kaçırıyoruz yoksa, diye düşündüğünüz bile oluyor.

Birincisi, evcil hayvan beslemek. Küçükken, az yer kaplarken, sevimliyken eve ya da işyerinize almak. Sonra büyümesi, ihtiyaçlarının artması, tuvalet temizliği. Tatile matile değil, alıp başını bile gidememek. Bakacak, su verecek, temizleyecek birinin aranması gerekliliği ve  'alırken bana mı sordun' bakışıyla karşılaşma olasılığı. Daha da büyürse eş ihtiyacı, öyle daha 1 yaşına gelmeden zart diye hadım etmek değil, bir-iki kere anne ya da baba olma hissini yaşamasına izin verecek kadar vicdanlıysanız tabii, ve yavruları, işbubaşlık (!) çekincesiyle vermek birilerine. Ya da çocuk yapıp size yıllar içinde alışmış, hatta insan yaşlanmasına göre 3-4 kat hızlı yaşlandıkları için neredeyse ömrünü  sizinle geçirmiş bir hayvanı uzaklaştırmak gibi korkunç bir şey yapmak zorunda kalmak.

İkincisi, bitki yetiştirmek. Küçükten ektiysen ya da tohumdan, fazla büyüyüp büyümediği konusunda fikrin olmalı. Ve yine, alıp başını gidememek. Her gün su isteyenler, arada toprak havalandırması gerektirenler, haftalık duşa sokulması lazım olanlar, budamaları, yaprak-çiçek döküntüleri.. Aşırı uzuyorsa ikidebir budamak salonlara sığdıramamak, bir tırmanıcıysa duvar badanalarını söke söke ayırmak zorunda kalmak. Feci yaprak tohum saçıyorsa balkona çıkartmak, kışın orada donması. Tatilde komşuya bırakılıp ölüsü alınan çiçek hiç de az değildir. Daha da kötüsü, çok güzel büyümüş ve ağaçlaşmış pekçok salon bitkisini sokaklarda çöplerde görmektir.

İşyerinde hayvan bakımı nadir olsa da çiçek bakımı daha kolay. Gerçi o çiçek neredeyse herkesin çiçeği oluyor, gelen suluyor giden suluyor, çayının dibini döken bile oluyor ve harika açan bembeyaz bir zambaksa çalınması da muhtemel. Ayrıca işyerini değil evinizi güzel göstermesi daha mühimse sizin için, çok iyi bir seçenek sayılmaz.

O yüzden bitki ya da hayvan bir canlıyı hayatımıza alacaksak ilerisi için düşünülmesi gereken çok şey var. Çoğu anne baba çocuklarına -hatta kendilerine-, 'hasta olursa, kaybolursa kaza geçirir ölürse çok üzüntü olur' diyerek evcil hayvan almazken aslında 'büyüyünce atma'nın bilerek ya da bilmeyerek önüne geçmiş oluyorlar. Çünkü size sırdaş olabilirler, çok sevebilirsiniz, ama birine aşık olduğunuzda, bir bebeğiniz olduğunda, ya da uluyup uyutmadıkları bir gece sonunda, sıkılmanız mümkündür.

Büyüyünce ne yaparım sorusu nedeniyle ya başkalarının hayvanlarını seversiniz veya çiçeklerine bakarsınız ve vicdanınız rahat olur, ya da yaşamınızı, evinizi, bahçenizi özellikle o hayvana göre -tıpkı çocuğunuzmuş gibi- düzenlemeyi baştan kabul edip işe başlamanız gerekir.

Şimdilik çiçeklerimiz idare ediyor, büyük ve susuzluğa dayanabilen tipteler, bir de işyerinde bir minik su kaplumbağasını seviyoruz.

5 Mart 2010

Ankara

Bu şehir denizsizdir. Ciddidir, rengi gridir. Teması ayazdır, kuraktır. Tin rengi mavi olan, yeşil olan kentler vardır, sarı olan yerler, çamur kahvesi olan yerler. En susuz olup da rengi altın sarısı olan Afrika bölgelerinin rengi bile gri değildir.

Havası kurudur, yollarındaki bitkiler cansız ve az gelişmiştir. Çoğu da tozla toprakla egsozla kaplıdır. Bir kısmı Ankara bitkisi olmayıp rivayetlere göre yurtdışından milyonlarca paraya getirilip dikildiği için, bir mevsim bile yaşayamadan sökülerek yeni yenilerini dikilmiş buluruz bazı sabahlar. Bazen de, en abuk kaldırım çatlağından kendi kendine çıkıveren, kimsenin farketmediği sulamadığı bakmadığı, Allah'a emanet, inadına yaşayan Ankara ağaçlarının filizlerini görürsünüz.

Burada herkes bulutlar altındaymışçasına yürürken görülebilir, onların da rengi gridir sanki. Alışmış kabullenmişlerdir, bu pek bir yerinden caz müziği, yumuşak bir piyano sesi yayılmayan sokaklara.

Bu şehir yayalara göre değil araçlara göre gelişir. Gepgeniş yollar tek yönlü yapılarak daha da ralli rotasına dönüştürülmekle kalmaz, kaşık kadar olan birkaç kaldırıma da park eden araçlar çıkar. El kadar yollar ise genişletilmez. Sapsade başlanıp değişen yönetimle süs püs tamamlanan Dikmen vadisi parkındaki havuzlar leş gibi sazlıklara yosunlara terk edilir, yürüyüş yollarının taşları kimbilir kimlerin hayrı için her yıl yok yere sökülüp yeniden alınır döşenir. Bir para israfı, emek saçma yeridir bu şehir, en işlek ana yolun ortasında Gökkuşağı diye bir ölü alan yaptırılır da 1 yılı bitmeden dükkanları kapanıp camları iner, tinercinin itin köpeğin mekânı olur. Sadece google earth'de görülür tepeden ilginç ilginç. Güzelim Armada'nın karşısında Kongre Merkezi adı altında 10 yıl boyunca bir yeşil çelik profil yığıntısı bitirilemez durur da yanı başına yapılan Varan Oteli, Marriot Oteli birkaç ayda bitiriliverir.

Bu şehrin yayaları cambazdır. Bozuk kaldırımların bozuk olmayan minik alanlarından seke seke yürümeyi blirler. Birer demir ve pas yığınından ibaret olan üstgeçitleri pas geçerler. Oturan 36 ayakta 64 kişi kapasiteli otobüslerde 150 kişi, en işlek ve nüfusu bol mahallelere belediyenin verdiği en 30 yıllık otobüslerde gitmeye  alışırlar. Metrosu ilk açıldığı yıl tıkır tıkır işler ödüller alır da, 3 yıl içinde ödül camekânı bile boş boş ve döküntü hale gelir, seferler düzensiz, zamanları keyfi ve uyduruk, şoförleri eğitilmemiş ve tünel ortasında treni durdurur hale gelir.

Burası bir memur ve öğrenci kentidir. Bu sözle bile bu kentin 'toplama' ya da göçer kesimlerle oluştuğunu düşünebiliyorsunuz. Sabah, acele acele bir yerlere giden gençler ve insanlar; akşam, acele acele evlerine dönmeye çalışan gençler ve insanlar. Ve kediler. Bu kente alışmış, griliğini nokta nokta bozan sarman, alaca, boz, gittikçe azalan kediler. Gittikçe artan, karşıdan karşıya geçen saksağanlar, araba diplerinde gezinen güvercinler.

Çook eskiden bir kasaba olan ve eski resimleriyle The Prisoner dizisinin çekildiği Namibya çöllerini anımsatan Ankara, şu an hiçbir yeri anımsatmıyor. Eski zamanlara dair korunmuş hiçbir nostaljik caddesi, bulvarı yok. Hiçbir eski fotoğrafından, orası Ankara'nın neresiymiş çıkaramazsınız. O fotoğrafları haftada bir yayımlayan bir gazetenin kitap eki, bu yüzden nostaljik gelir, 'Burayı Tanıdınız mı?' köşelerinden bile daha bilmece artık Ankara.

Başlangıç

Yıllarca fotoğraf çektim. Bu uğurda harçlıklarımı, sınavlara çalışabileceğim zamanları, haftasonlarımı, güneşli bahar ve yaz günlerini ve o günlerde yapılabilecek kimbilir 'neler neler'i harcadım. Sonunda, zaten herkesin fotoğraf çektiğini, her yerin de fotoğraf olduğunu, hepsinin tüketildiğini ve hatta kanıksandıklarını anladım.



Şimdi ise,internetin sözsel paylaşım bolluğuna kendimi de katıyorum.


Ve bir not. Fotoğraf çekmeyi hâlâ seviyorum. Elim dursa gözüm, gözüm dursa zihnim basıyor deklanşöre. 

Translate