24 Kasım 2011

Mahpus

Hayatınızı bir esarete çevirmenin pek çok yolu vardır. Önyargılarınız, inadınız, korkularınızla bir dünya yüzeyi kadar genişleyebilecek olan hayatı bir esarete çevirmek mümkündür. Ancak kendi içinizde esir olmak bambaşka bir şeydir. Proust bu romanda bir erkeğin kendine esir ettiğini zannettiği bir kadın yerine kendisinin nasıl esarete mahkum olduğunu anlatır.

Sadece annesinin ve evdeki hizmetçilerinin bildiği bir zorunlu misafirliğe başlar bu kadın. Zorunlu, bir okur olarak tepki duyduğunuz bir nişanlılıktır bu. Her gün kendini tekrar eden konuşmaları ve paylaşımları yaparlar; kesinlikle evleneceği kararıyla döndüğü Paris'te erkek bu kararını bir türlü gerçekleştiremez. Swannların Tarafında anlatılmış olan, Swann'ın bir Aşkı bölümünü çağrıştırır bu haller. Tüm kitap boyunca, kadın mı erkeği kandırıyor, yoksa tüm bunlar erkeğin zihninin okura birer oyunu mu, anlayamazsınız. Bazen bir ipucu, kadına ait bir yalan yakalarsınız, işte şimdi her şey çözülecektir, ancak tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi koşullar, konuşmalar, unutuşlar bu sekteleri örter veya düzeltir. Herşey, sanki belirli fakat bilinmez bir sona doğru sürüklenir gibidir.

Yazar, Albertine'i evinde tutarak, onu dış dünyadan ve başkalarından kopardığını düşünerek avunurken, bir yandan da içi asla rahat değildir; daha da kötüsü, kendisi evden çıkmaz olmuştur. Bu kuşku saplantı olmuştur onda, siz de okur olarak bir dedektif gibi sayfaları sürer, ipuçları, uyumsuzluklar aramaya başlarsınız.

Evde sizi karşılayacak ya da kesinkes evinize dönecek olan bir insanın varlığı, verdiği güven, tazelediği aidiyet duygusu sorgulanır içten içe. Bir insanı çevresinden kısıtlayarak, arkasına arkadaşlarını, şoförünü takarak, nereye kiminle gitti sürekli soruşturarak yine de hiçbir şey elde edemeyebilir, onun size ait ve bildiğinizi sandığınız hayatının bambaşka olabileceğini keşfetmek zorunda kalabilirsiniz. Üstelik bu insan hayatından hoşnut görünebilir, size ayak uydurabilir, sizinle birlikte olmaktan başka bir şey istemiyor gibi hissettirebilir. Tüm bunları düşündüğünüzde, hissettiğiniz şey ürkütücüdür; hiçbir şey bilmiyor olabilirsiniz. İnanmaktan -hatta kanmaktan- başka çareniz yoktur.

Yazar ayrılma kararını ikinci kez verdiği sırada, aklında yapacağı ayrılık konuşmaları, olası yanıtlar ve savunmaları düşündüğü gecenin sabahı, daha konuşmasını yapamadan Albertine'in evi terkettiğini öğrenir. Bir anda, Alışkanlığın, o iyi niyetli, gizli hayat düzenleyicisinin pençelere, dişlere dönüşen varlığıyla, bu yeni, alışılmamış Yokluk ile başbaşa kalır. Bu sayede bir esareti sona erer, ancak ayrılık başka bir esaret, yalnızlığın esareti olduğu için, derhal sonraki kitabı elinize alırsınız.




Marcel Proust, Mahpus - Kayıp Zamanın İzinde II. cilt, 
s. 2087-2498, Temmuz 2010. 
çev. Roza Hakmen, YKY/Delta Yayınları.

16 Kasım 2011

Aydınlanma Değil, Merhamet!

"Bir ulusun gücü ya da güçsüzlüğü, sanayileşme seviyesinden çok manevi yaşamının seviyesine bağlıdır. İnsan yaşamının nihai hedefi, ne serbest piyasa ekonomisi ne de genel refah seviyesinin artmasıdır. İster en mükemmel yönetim sistemi, ister sanayi kalkınma gerçekleştirilsin, bir ulusun manevi enerjisi tükenmişse o ulus çökmekten kurtulamaz."

Merhametiniz yoksa aydınlanmanız hiçbir amaca hizmet edemez. Merhametiniz yoksa gelişiminiz hiçbir fayda getirmez. Kendinizi istediğiniz kadar geliştirmiş olun. Teknolojiniz, refahınız kıtalarca gelişmiş olsun. Merhametsizseniz, silinip gitmeye mahkumsunuz.

İlk paragraf, Alev Alatlı'nın aynı başlıklı kitabından alıntıdır.

Kendi ülkesinde her binanın, her denetimin, en uygun usullere göre yapıldığı, kimsenin başkasının fazla para kazanma hırsından ölmediği, hatta doğanın sağa sola silkelenme isteğinden dolayı değil de umulmadık boyutta bir tsunamiden can verdikleri bir topraktan gelmiş bir bilim insanı. Aydınlanmanın son raddede olduğu ülkesinden merhametiyle kalkıp gelen bir insan. Bu topraklarda, birkaç merhametsiz yüzünden öldü. Atsushi Miyazaki. Sevdikleri, ondan mahrum bırakıldı.

Yaşasaydı, deprem çadırlarında yerden gelen soğuğun önüne geçilmesi amacıyla kendi ülkesindeki evlerde uygulanan bir teknolojinin buraya getirilmesi için çoktan bulunduğu girişimlerin sonucunu alacak, daha pekçok Türk ailesiyle hatıra fotoğrafı çektirecekti.

3 yıl önce, Japonya'da tsunaminin henüz yıkmadığı güzelim Sendai kentine gittim ben. Ağaçlar Şehri. Ağaçlara, doğaya saygı sunulan şehir. Yine doğa tarafından yokedildi. Yürüdüğüm yollar, hayranlıkla izlemeye doyamadığım o ödüllü kent sular altında kaldı. Ancak biliyorum ki, baştan kurulacak. NHK World kanalını izliyorum. Ne bir çığlık ne bir yardım kargaşası ne artçılarla ölen. Sessizce toparlanıyorlar.

Sevgili Miyazaki! Bizi bağışla. Bu ihmalkârları, seni sevdiklerinden acımasızca alan bu kişileri de. Buraya, o merhamet yoksunları yüzünden kolonları kesilmiş katların altında kalan, el ele ölen kardeşleri, 'oturabilirsiniz' denilmiş yuvaları mezarları olan anaları babaları kurtarmaya geldiğine göre, zaten bağışlamıştın. Bir kere daha bağışla.


f.: Aoba-dôri caddesi, Tohoku Üniversitesi kampüsü ve Hirose Nehri köprüsü, Sendai. Serra Dağ, 2008.

27 Ekim 2011

El Değmemiş İnci

Mutlaka okudunuz. Hakkında çok şey yazıldı çizildi, canlı yayınlar bağlantılar röportajlar yapıldı. Her gün belki onlarca yaralı, ölüm, diriliş kan revan gören, bunlar arasında kendi içinde bir adalet duygusu oluşturmaya bile vakti ve izni olmayan bir doktoru, bir hastane başhekimini bile inanamayacağı kadar şaşırtan olay, bir annenin bebeğini nasıl yaşattığına dair savaş bizi niye bu kadar etkiledi, onu yazacağım.
Azra, yani isim anlamıyla el değmemiş inci, erken merhaba dediği dünyada kimi insanların bir ömür başına gelmeyen bir şey yaşadı. 2 gün deprem yıkıntılarının altında kaldı. Bu bizim dışarıdan gördüğümüz şey. Azra'nın gördüğü şey ne biliyor musunuz?
Henüz gündüz gece gibi şeyleri ayırt edemeyip beslendikçe uyuduğu bir dönemde olduğu için, karanlık bir yerde annesinin göğsünden hiç ayrılmadığı, uyuması için beşiğine bile konmadığından belki önceki birkaç güne göre daha mutlu geçirdiği iki gün yaşadı. Henüz gözleri de görüşünü tam geliştirmediği için, sadece kokusundan tanıyabildiği annesiyle dipdibe bir 48 saat geçirdi. 24 saat emzirilip, bol bol öpücüklere boğuldu (annesi sütü yetmediği zaman onu tükürüğüyle besliyordu aslında).
Bir canlıya, varolduğu koşullardan bu kadar farklı koşullarda olduğunu sandıracak tek şey bir annedir. Ne paradır ne pul, ne köşkler ne dadılar ne de başka peşinden koşulan hırslar ve metalar.
9 ay karnında taşıdığın, her türlü eziyetini çektiğin, vücudun altüst olduğu halde müthiş bir bağ kurabildiğin için değil Cennetin ayaklarının altında olması. Vücudunun binyıllardır ezbere bildiği bir işleyişiyle sen hiç farkında olmadan karnında gözler, parmaklar, saç kökleri bile yaratıldığı için de değil. 40 gün mezarının açık kaldığı bir doğum meselesini yaşamandan ötürü de değil; doğduktan sonra 40 yıl yine ona bitmez tükenmez emekler verdiğin için de değil aslında. Senden ayrı, başka bir varlığı yaşatmak için bu kadar, karşılıksız vermenden, kendin bir Cennet olmandan dolayıdır ki Cennet ayaklarının altındadır.

Çünkü bir ana, bir cennetteki güzellikleri var edecek güçten yoksun olduğu halde yavrusuna gerekirse bir cennetteymiş hissini verebilecek zayıf, fani, yüreği kocaman bir kuldur. Bu yüzden Yaratan, Kendi yarattığı Cenneti, tek bir kulun, yine Kendi yarattığı ananın ayakları altına sermiştir.

26 Ekim 2011

Destek Olmak

Sizlere sadece, yardım edebileceğiniz kanalları önermekle yetineceğim. Ben her yardımın bireysel, gizli ve anonim olması gerektiğini düşünenlerdenim. İyilik yapın suya atın, kimse görmesin; sadece siz ve Yaratan bilseniz yeter.


Kızılay'a destek olun

Kızılay’a 2868’e boş SMS atarak 5 TL yardım yapabilirsiniz. Daha fazla yardım yapmak istiyorsanız daha fazla mesaj atın.



Kızılay'dan yardım için uyarı

İkinci el, kullanılmış giysi, ve benzeri malzeme göndermeyin. Küçük yardım paketlerinin dağıtımı çok zor, mümkünse yardımı topluca gönderin. Küçük de olsa maddi bağış, en iyisi.



AKUT'a destek olun

AKUT’a 2930’a boş SMS atarak 5 TL yardım yapabilirsiniz. Daha fazla yardım yapmak istiyorsanız daha fazla mesaj atın.



Başbakanlık yardım kampanyası başlattı

Açıklamada, yardım kampanyasına katılabilmek için gerekli banka hesap bilgileri şöyle:

Hesap adı: Van Depremi İnsani Yardım Hesabı
T.C. Ziraat Bankası Aşağı Ayrancı Şubesi Ankara
TL hesabı : TR600001000820555555555031
ABD Doları hesabı: TR330001000820555555555032
Avro hesabı : TR060001000820555555555033


Vakıflar Bankası A.O. Finansmarket Şubesi Ankara
TL hesabı : TR620001500158007299317599
ABD Doları hesabı: TR430001500158048013094088
Avro hesabı : TR320001500158048013094092


Halk Bankası Bakanlıklar Şubesi Ankara
TL hesabı : TR190001200940800005000015
ABD Doları hesabı: TR210001200940800058000100
Avro hesabı : TR910001200940800058000101"


Ne yardım yapabilirsiniz, nelere ihtiyaç var? Son bilgiler için sosyal medyayı kullanın:
Twitter: @VanDayanisma
Facebook: www.facebook.com/vandayanisma
Blog: http://yalnizdegilsinvan.wordpress.com/



Yaysat yardım malzemelerini ulaştıracak

Yaysat da depremzedelere yardım malzemelerini ulaştırmak için harekete geçti. 207 bayisi ve 165 nakliyecisi ile beraber Türkiye'yi kapsayan geniş dağıtım ağını ve araç filosunu bölgede evsiz-işsiz kalan halka yardım götürmek için organize eden Yaysat, Van'daki bayisinden yardım kolilerinin dağıtımını yapacak. Yaysat'ın kampanyasına katılmak için yapılması gerekenler şunlar:

- Çadır, battaniye, çocuk bezi, bebek maması, kullanılmamış giysi ve ayakkabıları ayrı ayrı kolilemek;
- Kolilerin içinde ne olduğunu, belli olacak şekilde üzerlerine yazmak.


Yardımlarını Yaysat aracılığıyla ulaştırmak isteyenlerin başvurması gereken Yaysat noktaları ve yetkili isimler şöyle:

İstanbul-Merkez: Didem Keskin / Doğan Medya Tesisleri, Sanayi Mahallesi, 1650. Sokak No:2, 34517 Esenyurt / İstanbul

Depolar:
İstanbul - Ekrem Salur- Evren Mah.Gülbahar Cad.Hürriyet Medya Towers 34212 Güneşli / İstanbul
Ankara - Uğur Ocak - Doğan Printing Center, Esenboğa yolu üzeri 16.km Dereyurt mevkii / Sarayköy/Ankara
İzmir - Emrah Doğan - Doğan Printing Center Ege cad. No:36 Sarnıç 35410 Gaziemir/İzmir
Adana - Ali Çarboğa - Yenidoğan mahallesi Girne bulvarı no:321 Hürriyet tesisleri 01250 Yüreğir/Adana
Antalya - Mehmet Atalay - Doğan Printing Center havaalanı yolu? Koyunlar köyü mevkii 8. Km. Antalya
Trabzon - Köksal Alioğlu - Hürriyet-Milliyet Tesisleri Arsin Organize Sanayi Bölgesi Arsin/Trabzon



kaynak: CNNTÜRK websayfası, 26.10.2011


8 Ekim 2011

7 Ekim 2011

Cevdet Bey ve Oğulları

Bir ilk roman. Bir ilk roman için inanılmaz bir dil, işleyiş, kurgu. Daha sonraları çok duyulan, bir anda ülkeyi kasıp kavuran kitabının aksine, ilk okunması gereken kitabıdır.

İnsanı boğmayan, kendi düşgücünü sıkboğaz etmeyen, kâh düşünemeyeceği, kâh düşünebileceği ama böyle yazamayacağı bir ağ. Aile bağları değil, aile ağları. Abdulhamit'in son yıllarında ilk Müslüman tüccarlardan. Kendine dair bir cesareti, hayalleri olan bir adam. Bir Paşa kızı olan Nigân Hanım ile evlenişiyle, kızın babasının evine ziyaretlerle başlayan iç dünyasının sırlarından ölümüne dek, etrafına oğullarını da alan, zamanla oğullarını kapsamaktan çıkıp oğullarının kapsamaya başladığı yaşamını anlatır; güzel bahçeli köşkünde geçen mevsimleri, doğan çocuklarıyla birlikte, yavaş yavaş yok olan, silinen bir iç dünya ve gelip çattığını farketmediğimiz ölüm gününe rastlarız bir gün. Oğullar,  ikisi de birbirinden başka, hayalleri, idealleriyle, hayatın onlara hazırladığı sürprizlerle yoğrulurlar.

Büyük oğul; Osman, tipik bir büyük oğul, baba işini devralacak ve büyütecektir, hanımı da bir ilk gelin olarak ağırlığını koyacaktır. İki oğlun iki arkadaşı da katılır romana, Ömer ve Muhittin. Bu dört arkadaş sürekli paylaşırlar, anlaşamazlar, kavgalar ederler ve oturup köşkte kaçamak içerler.

Ömer, hırslı, tuttuğunu koparan, bir o kadar da gururlu; nişanlanır, o zamanların kuralları gereği, nişanlısını babaevinde ziyaret eder. Ancak devir, açılamayan yüreklerin, dökülemeyen sözlerin devridir; herşeyin tavırlarla, bakışlarla anlaşılması beklenmektedir. Ya da daha da kötüsü, hiçbir şey anlaşılmaması gereken tavır ve bakışlarla, sevdaların sonlandığı bir devirdir. Ömer, bir kaçış olarak Doğu'da uzak bir ilde, karakışta yapılan bir demiryolunda çalışmaya gider, orada zamanla kar ve dağ sessizliğini kazanır. Çalışan insanları, doğaya sessizce saygı gösteren insanları okuruz. Muhittin bir şair olmak istiyorsa da, pek başarılı olacak gibi değildir. Zamanla, herkesin savrulan ve değişen hayatları gibi, o da bir amaç uğruna savaş vermesi gerektiğini düşünerek Türkçülere katılacaktır.

Küçük oğul, Refik ve hanımı Perihan, Cevdet Bey'in ölümüyle bir apartman dairesine taşınırlar ve kuşaklar boyu yaşanılan, insan sesi, sevinçleri ve yaslarıyla kavrulan köşkün bildik hayatından, bir sürü kişinin yakın, ama daha da uzak oldukları bu yeni yaşama biçimine alışmaya çalışırlar. Artık herkes apartmanlarda oturmaktadır, komşuluk dipdibe oturup duydukları seslere göre yorum yapmaktır; evlatlar asidir, sokaklara çıkarlar, gezerler, ileride ne olacaklarını önceden kestiremezler.

İlk sayfalardaki sizi sarıveren Osmanlı'nın son devrelerinden bir anda sizin de tanıdığınız, bildiğiniz bir çağa, apartmanlar ve modernlik çağına nasıl gelivermişsiniz, son sayfada hayret edersiniz. Yine de herkes, hep daha iyiyi, daha çok mutluluğu aramanın umudunu taşır içinde, bu da size bulaşır. Her delikanlı, bambaşka noktalarda bulur kendisini, kitabın sonunda, okur da buna şaşakalır, üstelik bu noktalar gökten zembille inmemiş, varılacakları tüm kitap boyunca size siz bilmeden fısıldanmıştır. Asla populist bir izlenim yaratarak yüksek baskılara ulaşma gibi bir dert edinmeyen; hiçbir zorlama, zamanına uymayan aykırılık, zıtlığı ilgi çekici hale getirme pahasına abartılmış uyumsuzluk, uydurma fazlalık taşımayan, duru ve etkileyici bir roman.


Cevdet Bey ve Oğulları, Orhan Pamuk
610 sayfa, İletişim yayınları
2009.

Basından IV

TEMMUZ 2011 HABERTÜRK


Basından III

MAYIS 2011 HABERTÜRK


5 Eylül 2011

Sodom ve Gomorra


Sodom ve Gomorra, Adn Cennetiyle karşılaştırılabilecek güzellikte bahçeleri, bolluğu ve bereketi olan, ancak eşcinsellik günahından vazgeçilmemesi nedeniyle Tanrı tarafından ateşle tamamen kavrularak yıkıma uğratıldığı kutsal kitaplarda rivayet edilen iki büyük şehirdir.

Kendisiyle ilgili bildikleriniz, kitabın iç kapağında yazanlardan ibaretken bu yazarı okuyorsanız, 4. kitapla ilgili çok mühim bir açıyı kaçırıyorsunuz demektir. Belki de, tamamen bu cehaletle, önyargılardan uzak kalarak okumalıdır bu kitabı. Sodom ve Gomorra, Kayıp Zamanın İzinde yapıtının belki de en içtenlikli kitabıdır, oysa tamamen başka insanların iç dünyaları üzerine kurulmuştur, yazarın 3. kitabın sonunda tesadüfen keşfettiği bir giz ile açılır ve eşcinsellerin aslında birbirlerini farkedecek denli az, ama çevremizde bir o kadar da çok olduğunu gösterir. Gerçekten, bir algı açılımıyla başlayan bu süreç, çevresindekiler içindeki eşcinseller, seviciler ve bu insanların eşleri, insanlarla ilişkileri, iniş çıkışlı duyguları, çelişkileri ve değişen hayatlarını anlatmasıyla devam eder.

Balbec'e yaptığı ikinci ve son seyahatinde yazar, bir burjuva ailesi olan Verdurin'lerin salonuna akşam yemeklerine gitmeye başlar, bu salon, sosyete tarafından küçümsense de, zaman içinde yükselecek, çeşitli tesadüfler sonucunda kimsenin aklından bile geçiremeyeceği bir üne kavuşacaktır. Bu salonun müritleri, kendi aralarında bu küçük aileyi bir yandan genişleten, bir yandan korumak için çeşitli tuzaklara başvuran renkli kişilerdir; bir doktor, bir bilim adamı, bir paleograf; ayrıca yetenekli bir keman virtüözü, yazar ve kuzini diye tanıttığı kız arkadaşı Albertine her gece uzun bir tren yolculuğunu göze alarak oraya giderler.

Bu salona, soylulardan Mme de Guermantes'in kuzeni olan Baron Palamede de Charlus da, beklenmedik bir şekilde katılır. Charlus, bu salonun sosyetede yükselmesine neden olacaktır.

Motorlu arabaların henüz çok nadir olduğu Balbec'te mevsim sonuna doğru yazar ve Albertine, uzun gezintilere çıkarlar, bu sırada yazar, bu kızın başka sırlarını keşfeder; bir türlü inanmak istemediği bu sırlar kâh doğrulanmakta, kâh boşa çıkmaktadır, en sonunda ise Albertine'in âni bir itirafıyla, yazarın tüm hayatı yön değiştirir ve ikisi birden Balbec'ten bir daha dönmemek üzere ayrılarak, Paris'e doğru yola çıkarlar. Aşık olmayan bir erkeğin ıstırapları, bir âşığınkinden çok daha farklı ve bilinmezdir, bununla birlikte, aşkı ve aşk olmayan'ı büyük bir başarıyla tarif edebildiği halde, kendine ve kararlarına söz geçirememesi inanılmaz; bir o kadar da insanîdir.



Marcel Proust, Sodom ve Gomorra - Kayıp Zamanın İzinde II. cilt, 
s. 1553-2086, Temmuz 2010. 
çev. Roza Hakmen, YKY/Delta Yayınları.

3 Eylül 2011

Yol Öyküsü

Ömrümce aklıma gelmeyecek mesafeler kat ettiğim bir yaz bitiyor. Ama ben diğer kıtaya olan yolculuğa dair değil, kendi ülkem içinde topu topu 476 km'den ibaret bir yolu yazacağım.

Yola dair ilk akla gelen şey, radyo. Yola çıkınca aklımıza gelen, bize arkadaşlık eden, kâh dağlar arasında terk eden, yerleşim yerlerinde nükseden radyo kanalları. Kıt. Kıtipiyoz, azıcık frekans, bol bıdı bıdı -hele bir tanesi vardı ki birkaç yüz km boyunca kendisine mahkûm olduk, 30 konuşup 1 çalıyor, çaldıkları da pek matah değil. Saat başı haber, TRT FM'de tüm gün aynı metinler okunurken diğer kanallar biraz daha araştırıp metinleri güncelliyor. Arada bazı yerlerde muhteşem kanallar yakalanabiliyor ki, her güzel şey gibi, sonsuza kadar sürmüyorlar maalesef. Misal, 60'lardan 70'lerden hiç anons yapılmadan kesintisiz bol müzik çalan bir kanal, kimin aklına düştüyse onu gözlerinden öpmeli! Benim bilmediğim, annem duysa hepsini bilir; o güzelim şarkılar; o zamanlar doğru dürüst televizyon yoktu ve hep radyo dinlerdi, tüm bu şarkıları, sözlerini ezbere bilirdi. Şimdi televizyon var ve doğru dürüst şarkı, şarkıcı bildiğimiz yok.
 

Kan ve gül, gül ve diken, aşkım ve sen... Lalalalala!


Diğer şey, ve güzel olan, ağaçlandırma çalışmalarının meyvelerini artık izleyebiliyor olmak. Daha evvelki yıllarda minik minik, seneye çıkmaz dedirten çamlar, artık hayata tutunmuşlar, boy atmaya koyulmuşlar; bizim çorak, kavruk dağlarımızı taşlarımızı örtmeye başlamışlar. Daha evvel, kimse de sulamıyordur nasıl yaşayacak bunlar diye endişelenirken, şimdi de ay yanmasalar, yakmasalar bari diye vesvese ediyoruz. Dağları sarmış çamlar, o tabeladan ibaret Hatıra Ormanları ortaya çıkmış. Eskiden sadece Köroğlu Beli'nde görürdük onca çamı. Artık pekçok yerde görebiliyoruz. Yanlarından hızla akıp giderken, bu ne ağacı şu ne ağacı bilmeye çalışması ayrı bir güzel. Ege boyunca incirler o bodur halleriyle, zeytinler o gümüşî renkleriyle, üzüm bağları sarı sarı olmayı bekleyen.. Ama en çok çamlar. Fıstık çamları.

Tarlalar, ek ek bitmez, cömert toprağı yama yama eden insanoğlunun tarlaları, şimdi dönerken, ekinleri biçilmiş, altın altın sapları diken diken kalmış tarlalar. Yakılmış toprak, simsiyah, insanın içini sızlatan. Bir de kışın görün ki buraları, kar altında, yeşermek için baharı beklerken... Tarlaların hem en güzel yerinde mutlaka yıllanmış birer zeytin ağacı.

Bir de altında çay, dere, suya dair hiçbir iz kalmamış, üst geçitler. Tek umudumuz, mevsim sonu yağmurlarla tekrar hayat bulmaları. Acaba hiç hayat buluyorlar mı? Adı Acıçay, ama aşağısı kara toprak. Kurban Bayramına yetişecek demekten kendimizi alamadığımız kuzular, keçiler oğlaklar inek sürüleri. Vızır vızır işleyen duble yol kenarında sıpasıyla kovasıyla giden amca, motorsıkletiyle komşu köye giden kasksız karı koca; hanım yan oturmuştur üstelik, yere bakar.

Tabelalar, sürekli damaklara yönelik, 24 saat kahvaltı pide çorba çöp şiş et mangal canlı balık Trabzon ekmeği. Sürekli, bitmez tükenmez. Unutulmuş tabelalar, küflenmiş paslanmış zamana ve doğaya yenik düşmüş firma reklamları. Hava kararınca bayram tatilinden biz gibi erken dönenler arasından deliler ayyuka çıkıyor, sağdan gelip sağlayanlar, 120 ile giden otobüsler, otoyol ralli alanına dönüyor. İlk 3 gün içinde 100 kişinin ölmesi boşuna değil. Yollar şahane arabalar şahane kurallar bahane!  

Bilmem anlatabiliyor muyum..

18 Ağustos 2011

Bir Tatlı Huzur...

Karşıdaki güzelim tarlaların, kendi başınalığıyla bile yeğlenesi makilik tepelerin cin müteahhitlerce yok pahasına köylülerden alınmasına, üstlerine sezon içinde koca koca apartmanlar dikilmesine, tüm dairelerin İngilizlere Ruslara İspanyollara patır patır satılmasına ses çıkarmayan devletimiz, karşıdaki 30 yıllık sitede yok bu villanın ön bahçesini daralttın buraya taş döşedin, blablabla diyerek ceza almasını bilmekte, sitenin bakkalı gazinosu sittinsene aynı yağla kavrulup dururken bakkalı da gazinoyu da eller rahatsız oluyor diye içerilere sürmekte, elin narin bünyeleri irkiliveriyor tüyleri kalkıveriyor diye Anadolu çocuğumun zıp zıp atladığı çığlık çığlığa su sıçrattığı iskeleyi kaldırtıvermektedir.

Ne var ki Ramazan ayına denk gelmiş bu kavruk Ağustos'ta, iftar vakti pideleri kapıp bisikletleriyle vızır vızır geçen çocukların, önlerinden geçtikleri bahçeye Afiyet olsun! diye seslenmelerini, orada yiyenlerin ufacık çocuğa koskoca bir adam gibi buyur beraber olsun demesini söküp alamamıştır. Hiçbir Coca-Cola reklamı, kültürümüzde adıyla sanıyla varolan ayran dururken kendini dâhil etmiş gibi gösterdiği Ramazan iftarları reklamlarında böyle bir sıcaklığı yaratamaz, tattıramaz.

Evler, 30 yıl önce tümü birden deniz kumuyla harcı karılmış bu evlerden, kimi bu dünyevî hayatta zenginliğe kavuşup evi tamamen yıktırır, 3 katlı dayalı döşeli villa yaptırır, önüne de kendi çocukları için engel döker; bitişiğindeki ev ise 30 yıldır el sürülmemiş, alınamamış satılamamış kırık camlarıyla alay eder, nanik çeker sanki.

Ya deniz, o deniz; kıyısı kumsalı olmayan dağa taşa mantar gibi dikilmiş sitelerden arabalarla, masaları sandalyeleriyle bilinmedik insanlar doluşur gelir de; topraklara kadar sereserpe yayılırlar, kurtarılmadık memleket, çözülmedik dava bırakmazlar. Onmilyarlarca alım satımlar konuşulur, hey gidi memleket, böyle paralar el değiştiriyor ama kimsenin haberi yok!

Çocuklar iki adım ötede boğulma tehlikesi geçirirler de, başta şaka sanıp aldırmayan ama sonra suya atlayıp kurtaran göbekli amcaların teyzelerin 3 günlük lakırdısı olurlar. Sanki deniz banyosuna güneşe değil yemeye gelmiş gibi üzümler, çekirdekler kavun dilimleri çıkartılır ortaya, hepsi de akşam yemeği sonrası site içinde yürüyüşe çıkılınca sindirileceklerdir.

Ay, ışık kirliliğiyle uzaktan göz kırpan Altınkum'u gizleyen tepelerin ardından kocaman bir portakal gibi, yusyuvarlak bir kurabiye gibi doğar; giderek yükselir, küçülür ve beyazlaşır, solgun bisiklet yollarını aydınlatır; uykuya giden insanların yatak odalarına süzülür, alüminyum panjurların sıralı aralıklarından geçerek bir merdiven kurarak gündüzden kavrulmuş gece ateş kusan odaları dolaşır.

Burada geceleri ortaya çıkan pekçok mahlukat vardır; hiçbir kentte duyulamayacak çığlığıyla gece avlanan baykuşlar, puhu kuşları, sarhoş gibi uçan ufak tefek yarasalar, kocaman kırkayaklar, çekirgeler, ufacık şeffaf bedenleri boncuk boncuk gözleriyle ürkek kertenkelecikler, kayalıkların rengini almış, asla göremeyeceğiniz yengeçler, daha bir cesaretli, su yüzeyinden yüzen, ayakların kaldırdığı kumlarda eşinen, insanları takip eden, durağan popoları ısırarak yüzmeye sevk eden yeni nesil balıklar vardır.

Burada her daim bir hışırtı duyulur; estikçe hışırdayan fıstık çamları, çiçek açmış palmiyeler, lambalara deli gibi çarpıp duran kelebekler, minik yeşil böcekler, rüzgârda kuruyan saçlar. Kumsalda asla doğru dürüst okunmayıp eve gelince akıl edilen kitapların sayfaları.

Öteden gelen bir televizyon sesi, tatilde de bulunan maç kanalları, çay bardaklarının o yurtdışında asla olmayan, bulamayacağınız şıkırtıları duyulur. Yıllar içinde her evde beliren klimalar yine de gece yeline değişilmezler, her an biraz essin istenir, esmiyorsa çöken sıcak ve ortaya çıkan kan emicileri uzağa sürükleyecek tek şey bu yeldir. Herkes bahçelerde oturur, az ışık yakar, yürüyüşlere çıkarak kim evine ne yaptırmış inceleyerek bilgilerini günceller.

Tatil, yemeğin deniz dönüşü aç kurtlar gibi sofraya oturulup zevkle yendiği, suyun karpuzun kavunun şeftalinin tadının bir başka geldiği zamandır. Hormonsuz pembe domateslere kavuşulduğu, incecik köy biberlerinin, salatalıkların acurların, bahçe elmalarının, salkım saçak, toprağın esirgemeden sunduğu üzümlerin, çeşit çeşit peynirlerin zeytinlerin tezgâhlarda sereserpe biraz da turistlere nispet yayıldığı pazarlardır tatil. Rüzgârın eşlikçi değil direnişçi olduğu bisikletle bir turun hamlamış bacakları sersemlettiği ağrıttığı günlerden sonra, arabalara, otobüslere mahkum olacağınız kente sımsıkı bacaklar ve güçlenmiş kollarla dönmektir. En güzeliyse, bir tatlı huzurdur tatil, herşeyin uykudaymış, rüya görüyormuş gibi hissedildiği bir huzur.

6 Ağustos 2011

Guermantes Tarafı

Bu kitabı, hakkında yazacağım yazıyla ilgili zihnime en ufak bir şey gelmeden okudum. Belki de böylesi daha iyidir, bir yazar gözlüğüyle değil, bildik bir okur gözlüksüzlüğüyle okursunuz. Alıntılamak bir yana, aynen koymak isteyeceğiniz nice cümle ve hatta paragraf görürsünüz, ama o anda kitabı elinizden bırakıp, bilgisayarın başına geçip yazmanız imkânsızdır; çünkü bu o sayfayı bırakıp gitmek, o dünyadan çıkmak demektir: Guermantes Tarafının dünyasından. İşin aslı, bu kitap başka bir şekilde yazılmıştır, yazarı, kullandığı kelimeler aynı olmasına rağmen.

Guermantes ailesinin kiraya verdiği bir evde yaşamaya başlamasıyla yazar, bir soylu olmamasına rağmen önce Guermantes Düşesi, ardından Dükü, onun ardından düşesin kuzini olan Guermantes Prensesi, onun kocası olan Prens derken, gerçek anlamıyla sosyete salonlarına girer. Tüm soylular, ona nadide bir elmas tanesiymiş gibi davranır, oysa ciltler boyunca kendisiyle ilgili tek bir övünç cümlesi okumamışsınızdır, hatta daha ziyade narin, hastalıklı bir çocuktur.

O yıllarda patlak veren Dreyfus olayı ve davası, siyasi bir olay olmaktan çıkıp toplumsal bir bölünmeye yol açmıştır. Pekçok aile, Yahudi aleyhtarlığını savunmakta, kimileriyse bunu ordu düşmanlığına vardırmaktan imtina etmekte, Dreyfus taraftarlığını seçen birkaç soylu ciddi şekilde dışlanmaktadır. Yazarın bu konudaki fikrini anlamamız mümkün değildir. Bununla birlikte davanın yeniden görüleceğine dair gelişmeler kimi soyluların fikirlerini dramatik bir biçimde değiştirmesine sebep olur.

Sosyetede yer edinmiş bir Alman diplomatı, daha o zamandan 1. Dünya Savaşı'nın tohumlarının ekilmeye başladığını dikkatli okuyucuya sezdirir. DAha da dikkatli okuyucular, burada 2. Dünya Savaşı'nın temelini oluşturacak fikirleri de sezeceklerdir.

Swann'ların Tarafı nasıl bir çocuğun narin kalbiyle, Çiçek Açmış Gençkızların Gölgesinde nasıl çiçek açan bir delikanlının hassas yüreğiyle yazılmışsa, Guermantes Tarafı da büyümüş ve kayıplar yaşamış bir genç adamın kendinden emin tekbaşınalığı ile yazılmıştır. Tek başınadır, yerini kendi edinmektedir, ve bunun için tuhaf oyunlar, kaprisler, numaralar ve kaypaklıklar yapması gerekmez. Çeşitli hayranlar edindiği gibi, çeşitli düşmanlar da edinir; ve bu kişiler de ilerleyen zamanda, birbirleriyle yer değiştirir. Guermantes Tarafında herkesin bir amacı vardır, iyi veya kötü, amacı olmayanlarınsa bilinmeyen dertleri, bilinen dertleri olanlarınsa, bu tarafta en parlak bir şekilde yaşama, adını sürdürmeye devam etme çabası vardır.




Marcel Proust, Guermantes Tarafı - Kayıp Zamanın İzinde I. cilt, 
s. 961-1548, Temmuz 2010. 
çev. Roza Hakmen, YKY/Delta Yayınları.

30 Haziran 2011

Çiçek Açmış Gençkızların Gölgesinde

Marcel Proust'un büyük yapıtının ilk kitabını okumaya koyulduğumda, bu romanın bir devamı olabileceğinden, hatta hepsinin birbirine bağlanmış ufak mendiller gibi sırayla ilerlediğinden habersizdim; dünyada olup olabilecek en anlamsız başlığa sahip ilk kitabın ilk sayfalarını onlarca kere okuduktan sonra, devam etmeye bir süre cesaret edememiş, daha sonra geride ağlamaklı bırakılmış bir küçük kız kardeş gibi, vicdanımı hafif hafif rahatsız etmesine bir son vererek kitabı bitirdiğimde; Swann'lara, Gilberte'e ne olacağını merak etmiştim.

Bu ikinci kitapta bambaşka bir çevrede, karlı Paris'te karşılıyor bizi yazar, Combray'de, büyük halanın evinde kalınırken bir akşam gezintisinde bir kez ismi işitilen Gilberte ile artık Champs-Élysées'de oynanan çocukluk oyunları, köprüde bekleyişler, o ulaşılmaz sevgilinin ailesi, evi, ve nihayet kızıyla bir inatlaşmayla başlayan kopuş bekliyor bizi sayfalarda.

Hemen ardından başka bir kente, uçurumlarla dolu her zaman fırtınalı bir deniz kenarı olarak düşlenen Balbec'e doğru savruluyor okur; aslında bir büyüme bundan başka bir şekilde, tedbil-i mekân olmadan anlatılamazdı. Artık anne baba burada değildir; sinirleri hassas, fazla düşünen yapısıyla çocuk, yüreğinde aşk acısıyla, sancılı bir başlangıçla yepyeni bir kente hareket etmiş, yabancı bir yatak odasında yeni hayatına başlamıştır.

İçine kapanıktır, izler, gözlemler, ama anlattıkları, sanki tüm o insanlarla en baştan itibaren müthiş bir iletişim içine girmiş, saatlerce günlerce konuşmuş izlenimi verir size, her birinin eski alışkanlıklarını, huylarını, sayfiyedeki yaşamlarını, birbirleriyle ilişkilerini anlatır.

Görünürde her gün benzer şekilde yaşanıp gitmektedir, sabah kahvaltı, öğle yemeği, deniz banyosu, kumsal, iskele, gelip geçenler, akşam yemeği, bir-iki tanıdık -hatta başlangıçta tatilin içine fazlaca nüfuz etmesin diye görmezlikten gelinen-, bir süre birlikte günler geçirilen genç arkadaşlar. Bunca anlatılanın, böylesi tekdüze bir tatilde o kadar az insanla konuşularak öğrenilmiş olması inanılacak gibi değildir. Bazen bunların bir yaşanmışlık mı, yoksa kurgu mu olduklarına karar veremez, kitap kapağının içine tekrar bakarsınız: Kayıp Zamanın İzinde.

Ve gençkızlar. Aşkın, hangisine konacağına karar veremediği değişik mizaçlarda, çehrelerde, seslere sahip gençkızlar. Hiç acınmayan, bolca feda edilen kayıp zamanlar.  İlk kitapta her gece annesinin iyi geceler öpücüğünü beklerken ıstırap çeken hassas çocuğun büyüyor olduğunu sadece siz bilebilirsiniz, çünkü bundan bahsetmez; zaten o kitapta da sanki bir yetişkin gibidir.

Nihayet âşık olur, her âşık gibi boşlukta salınır, arasıra gelecekte olacaklara atıf yaparak aslında o zamanlarda hiçbir şey bilmeden yaşıyor, karar veriyor olduğumuzu yüzümüze vurur- ama bunların tamamı iç dünyasında olmaktadır; bu gençler, her ne kadar flört ve sevgililik terimlerini bilmiyor ve yalnızca metreslik ile evlilik kavramlarının bilindiği zamanlarda yaşıyor olsalar da, her şeyin hemen dile getirilmediği, ama bunun da birer kavga sebebi yapılmadığı çağdadırlar.

Ve sonra Balbec'ten ayrılma zamanı gelir. Mevsimler değişir, ikindileri uzun süren araba gezintileri yapılmıyordur artık, akşam boyunca giderek tenhalaşan restoranın buğulanan camları arasında oturulmaktadır. Büyük ıstıraplarla alışan yatak odasından, Paris'teki eski, alçak tavanlı odaya dönüş zamanıdır. Ama artık o küçük çocuk değildir. Bir yandan da, yüreği, sözleri, algıları, yaşadıkları değişse de onun hep aynı çocuk olacağını hissederiz. Bu ikilemi Proust bize hep yaşatacaktır.





Marcel Proust, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde - Kayıp Zamanın İzinde I. cilt, 
s. 441-960, Temmuz 2010. 
çev. Roza Hakmen, YKY/Delta Yayınları.

17 Haziran 2011

Nâzım Hikmet Bütün Şiirleri

Senelerce, utanmadan yazıyorum, dönüp bakmadım şiire. Okumuyordum, varsa yoksa romanlar, lisenin hepsi aynı biçim ciltlenip kalıplanmış en kalın kitaplarını.

Sürekli büyük harfle başlayıp noktayla biten yapılar okursanız, şiir size yarım kalmış örtüler gibi gelir, sanki nereyi örtseniz, bir tarafı açıkta kalacaktır. Kimbilir, belki de aslolan güzellik budur: herşeyin örtülmemesi.

Ve ne basittir, bir şarkının türkünün bestenin sevdiğiniz yeri gelince hissettiğiniz coşku, güven ve huzur.

Sevmediğinizi söylediğiniz şeyler bile bu kisveyle kanınıza girebilir, elinizin dilinizin âşinası olabilirler.



Güneşin zaptı yakın! 
diye haykıran birinin satırlarını eline aldığınızda mesela. 

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi 
geçerken hayat.

Çevrenizdekiler  
dakikada 1,000,000 basılan kitapların şarkını,
açlığın kıtlıktan öldüğü diyarları
okurken,
trrrum! trrrrum! Makinalaşmak istiyorum! diyen bu tuhaf adam şaşırtır sizi.  

Yalnız gözleri yaşayan açların gözbebeklerine bağıra çağıra dizeler yazmıştır. Ürkütür. Yaptığı ilk etki budur, ve önümüzde bu önyargıları aşmaktaki isteksizliğimizden daha büyük bir engel yoktur. Sözlerini içinize yazmak yerine hendekten atlamayı, gidip saçınızı pembeye boyatmayı yeğleyebilirsiniz. Geçmişteki pekçok insan bu iki seçenekten daha tuhafını yapmışlardır. Takip etmişler, kıstırmışlar, hapse atmışlardır.

Çünkü
şairdir. 
Bir yıl yağan yağmur kadar 
şiir yazmıştır.

Halkın soyulmuş derisinden
sırtına frak giyenlere sallamıştır kalemini.  

Bir yandan da, Cebinde 75 kuruşuyla
havada baharı karşılar.

Beni Şişli'de yalnız 
bıraksanız 
Maçka'nın yolunu bulup da gidemem, diye itiraf eder.

Dayadım 
alnımı
demir parmaklığa;
Parmaklık
alnıma gömüldü. sözleri gözlerinize gömülür. Satırlar parmaklık olur içinize yer eder.

Sesini Kaybeden Şehre yazar, Hava kurşun gibi ağır! diye duyduğunuz andan itibaren, söylemeye başlarsınız gerisini, dökülür bir çağlayan gibi. Onyıllarca unutulmayan, sağı solu değiştirilemeyen şarkılar misali. Yüreklerin 
kulakları 
sağır...

Kalbiniz sıkışır, sayfayı çevirirsiniz. Güzel günler göreceğiz çocuklar,
güneşli günler
göre-
-ceğiz... diyerek yeni bir umudu ekiverir içinize arsızca, bir öğretmen gibi aman dinlemeden. Şair diye hep kadınlardan, zalim sevgililerin uysal zülüflerinden mi bahsedeceğini sandınız: Benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım
19 yaşım
Sana anam gibi hürmet ediyorum
edeceğim.

Ve sonra da hiç umulmadık bir yerde apaçık sesleniverir, Sevmek mükemmel iş delikanlım.
Sev bakalım..
Madem ki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
seeeev
sevebildiğin kadar..

Bilirsiniz, gelecektir ardından, bir duanın en sevdiğiniz kısmı gibi; O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Ufacık tefecik bir kadın olmayı dileyebilirsiniz şimdi.Ve hanımelleri...

Kapının önündeki üç selvi, 
birkaç satırdan sonra
ne kökleri yerde, başları yıldızlarda
Kanlı bir baltayı aydınlatıyor
olurlar. Bu sıradan kafiyeler, kısıtlı kelimelerle bu dizeler alır getirir o çok kelime anlatan resimleri upuzun bitmez tükenmez gazete sütunlarını karşınıza. Fidanlar birer ikişer sökülürken, dostlarına sitem eder,
Biri sensin,
biri o,
biri ötekisi...diye. Onlar kendilerini pek iyi bilirler.

Hangi dost böyle acı söylemiştir? Çevresindekiler birer birer ayrı düşerken, kimileri köşe olup mal mülk yığarken, Ne bilmem nerden gelirâtım,
ne mülküm, ne malım var.
Sade bir çanak balım var.
Çanağımda balım olsun,
gelir arısı 
Bağdat'tan... diyerek çağırır sizleri.


Ölçüsü para değil sevmedir, gençlik botoks değil sevmektir, o günü bu günü şu günü onubunuşunu istemek değil vermektir; Sevdiğin müddetçe
ve sevebildiğin kadar,
sevdiğine her şeyini verebildiğin müddetçe
ve verebildiğin kadar gençsin.

Hep bu memleketin insanına yazdı, kâh sitem etti kâh umut, ama hep düşündü, onu en bilmeyenlerin bile ilk hissettiği şey budur; bu şair havada yürümemiş, hep ayakları elleri zihni yere zincirlidir. Gerçek şu ki, bu şairi hiç okumamış biri bu insana dair pekçok şeyi kaçırmış demektir.
Onlar ki toprakta karınca
suda balık
havada kuş kadar 
çokturlar;
korkak
cesur
cahil
hakîm
ve çocukturlar...

Bir memleket insanına bundan güzel ağıt var mıdır... Sağ elim masanın üstünde,
seslensem duyar mı acaba?
Merhaba sağ elim, merhaba. diyen bir adam yapmıştır bunu.

Sağ eli, sağ eli, sağ eli. Başka türlü yazılamazdı Nâzım'ın şiirleri.



Nazım Hikmet Bütün Şiirleri
YKY Delta Yayınları, 2090 sayfa, 2010. 

15 Mayıs 2011

Kayıp Zamanın İzinde - Swann'ların Tarafı


Okurken veya okumanız bittiğinde, bir yazı yazamayacağınız kitaplardandır Kayıp Zamanın İzinde, sizi sayfalarında birer siyah izden ibaret görünen kelimeleriyle öyle sarmış, öylesine sıkı sarmalamıştır ki, sevilen bir bilekliğin kolunuzda şeklini bırakması, bir inci kolyenin boynunuzu gıdıklamasına alışmanız gibi, onun izlerinden kaçamazsınız; yazacaklarınız yalnızca bu kelimelerin basit birer alıntısı dahi olsa, Proust'un kötü bir kopyası olmaktan korkarsınız. Yüreğiniz bu bilinmezlikle kıvranırken, onun yazdılarının bir kopyakâğıdı olmuşsunuzdur bile. Yazacaklarınız, onun yazdıklarıdır; yazmayacaklarınız da, onun yazmamış olduklarından öteye gidemezler.

Edebiyattan alınan zevki tarif etmek neredeyse olanaksızdır, sözkonusu olan bir yabancı yazarın eserleri olunca, bunu tanımlamak daha da olanaksızlaşır; okuduğunuz metnin karmaşıklığı mı, detayları mı, son zamanlarda revaçta olduğu üzere hüznü mü, zihninize neyin doyurucu geldiğini ayırt edemezken, bir yabancı eserin çevirisini okumanızla işler daha da karışır, size bu edebî tadı verenin çevirmen mi, yoksa yazarın kendisi mi olduğunu seçemezsiniz, tıpkı ilk yaz bahçelerinden yükselen ıtırlı kokuların kaynağını kestiremeyişimiz gibi. Eğer bu muhteşem dil, çevirmenin mucizesiyse, o zaman kapağa salt onun isminin yazılması gerekir, Proust öyleyse yalnızca bir dizgicidir; tam tersiyse, çevirmen metni, aslolanın verdiği hazzı değiştirmeden, bir teknik çeviri gibi sadaketle, bir hayalet gibi şeffafça çevirebiliyorsa, öyleyse kapağa, çevirmenin ismi yazılmamalıdır.

Kayıp Zamanın İzinde, sanatsal bir değeri olduğu varsayılabilecek herhangi bir şeyin dizisi ya da serisinin, tekbaşınalığın yarattığı gücü vermeyeceği zannını yıkan, baştan başa değiştiren ve kendince yeniden yaratan bir eserdir, bir hayat yapıtıdır, yaratıcısı, hayatta tek yazmak istediğimi yazdım diyerek son nefesini vermiştir, onlarca yapıt verip yine de yazmak istediğinin bu mu olduğunu kestiremeden ölen büyük yazarların aksine.

Yapıt bir uyanış ile açılır, hepimizin her gün yaşadığı, ama bu şekilde düşünmeyi aklımızın ucundan bile geçirmediğimiz. Fransız yaşayışı, aile hayatı, tarzı ve izlerine karşın, okuyan hangi milletten olursa olsun, bir yabancılık duymayacaktır, okurken iç sesimizin telaffuz etmeyi becemediği isimlere rağmen; ilk kitabın tamamen bir çocuğun gözünden, bir çocuk eliyle yazdığı sanrısına kapılırız; çocukken okuduğumuz tüm o çocuk kitapları ve büyük romanlardan daha bile çocukluk taşır içinde; belki de bir erişkinin gözlerine ve kalbine hapsolmuş bir çocuk ruhudur bu. Bir çocuğun asla önemini kavrayamayacağımız küçücük şeylerden kendine nasıl kocaman içsel bir dünya kurabileceğini, bu dünyaların saymakla bitmeyeceğini görürüz ve çocuklarımızın, biz büyüdükçe -kimbilir ne zaman, nasıl- yitirdiğimiz o hayatî öneme sahip detaylar, sözler, umutlar ve beklentilerle yaratılmış olabileceklerini düşünerek, korkuya kapılırız.

Her yıl henüz bahar gelmeden ailesiyle Paris'ten büyükhalasının sayfiye evinde kalmaya giden bu çocuğun inanılmayacak duygusal ıstırapları, evlerine ziyarete gelen insanlar ve onların çevrelerine, toplumun algısına dair büyüklerinin duysa asla inanamayacakları gözlemleri, kendisini bilinçli bir şekilde önce kasabadan, sokaklardan, ardından evin diğer odalarından çekmiş, yatakodasında kendi kuruntularıyla ve yine sokakta olup bitenlerden kopmadan yaşamaya mahkum eden Léonie Hala, her zaman daha sağlıklı, dinç, torununun odaya kapanıp kitap okuması yerine deli gibi yağan yağmur altında yürümesini isteyen, bahçevanın her zaman aşırı bir düzenle şekil vererek budadığı gül fidelerini daha doğal büyüsünler diye gizlice söken büyükanne, beraber çıkılan aile yürüyüşleri ve havanın bozma ihitmali varsa daha çabuk gidilip dönülebilen Méséglise tarafıyla, daha nadir, daha kesin bir güzel hava şartıyla uzağından geçilebilen, daha bilinmez doğa güzellikleriyle dolu Guermantes tarafı; yaz sonu ayrılık vakti geldiğinde sanki geri dönüşü yaratan anne babaya bir isyan gibi kırlara koşup akdikenlere edilen vedalar, kızının çektirdiği acılarla ölen M. Vinteuil'in bir bestesindeki müzik cümlesiyle doğan, büyüyen bir aşk; Odette, tüm saflığı, aptallığı, bibloları ve Türk işi tespihlerle dolu evi, tuhaf ve ikiyüzlü içtenlikleriyle Verdurin'ler, sadece bir kere bahçede görülebilmiş Swann'ın kızı, her gün beklenen aşk.

Ihlamura batırılan bir madlenle çay fincanından dışarı fırlayan yıllar sizi alıp götürür, sayfalar boyunca anlatan siz olur çıkarsınız, tüm o duygular, beklentiler ve hayalkırıklıkları aslında sizindir, tüm bir yaşam, sadece bu kitapla aslında sizin ellerinize teslim edilmiştir.




Marcel Proust, Swann'ların Tarafı - Kayıp Zamanın İzinde I. cilt, 
sayfa 1-440, Temmuz 2010. 
çev. Roza Hakmen, YKY/Delta Yayınları.

15 Nisan 2011

"Aydınlanma Değil, Merhamet!"

"Bir ulusun yüceliği ve manevi ilerleyişi, hayvanlarına nasıl davrandığına bakılarak yargılanabilir." (Gandhi)

Cansız bir objeden biraz fazla, kendi yavrumuzdan çok daha az önemsediğimiz hayvanlar. 

Küçükken bir heves alınıp sonra ya bir şekilde yiyeceğini, gezdirip açık hava aldırmayı ya da temizlemeyi unuttuğumuz. Oysa çocuğunuzu unutur muydunuz? 

Unutmak bir yana, kendine saldırılmadığı sürece saldırmayan bu yaratıklara, o saldırmadığı halde saldırarak hayvandan da başka bir yaratığa dönüşen kimi insanoğlu. 

Petshoplarda, büyümesin, ufak kalıp satılsın diye aç bırakılıp dermansız dermansız yatan hayvancıkların satıcıları da, Aquapark'larda yunusları ufacık havuzlarda esir tutup, strese giren hayvanlara tonlarca ülser ilacını veren de insanoğlu. 

Yetmez, insanlıktan çıkmış bu yaratıkların utanç verici hareketlerini görmek için şu listeye bir bakmak yeterli. Ne olmuş it öldüyse, siz önce insanları kurtarın, diyerek canlıları aklınca önem sırasına koyan, ama her iki gruba da bir katkısı olmayan üçüncü bir tür yaratık grubu da maalesef insan kapsamında.

Ülkelerin, toplumların eğitim düzeyi yükseliyor. Genç nüfusta yüksek lisans yapma oranı tarihin zirvesinde olmalı. Nesiller daha bilinçli, dirençli, artık aileleri de. Kitaplar yazılıyor, medya gücünü kullanıp her yere ulaşmaya çalışıyor. Gönül isterdi ki bu aydınlanma çağında merhamet yeniden yüreklere dönsün, vicdan yeniden ses versin de, bunca vahşete doğru dürüst bir iyileştirme ve ceza yaptırımı uygulansın diye başka insanlar çabalamak zorunda kalmasın.



*başlık: Alev Alatlı'nın aynı adlı kitabından

26 Şubat 2011

CİNLER

Kim demiş, ikinci başlangıçlardan hayır gelmez diye. Ağzımda hazır gıda tadı bırakan birkaç romandan sonra bambaşka çeşnilerin farkına varmış gurmelerin aşermesi gibi Dostoyevski'yi yeniden elime aldım. İlk başta, Rusçanın tüm o kendine özgü karmaşasıyla karşılaşıp yolumu kaybedince yarım bırakmıştım bu romanı.

İsimleri not kağıdına yazarak yeniden elime aldığımda, köprünün altından akmış onca kitaba karşın, her sayfayı anımsadığımı gördüm. Bunun sebebi, Dostoyevski'nin cümlelerinin bir şiir gibi zihninize kazınmasıdır. Pek çok kitap okuyabilir, birbirine eş bir sürü cümleye denk gelebilir ve artık şaşırmayabilirsiniz, ama Fyodor Mihailoviç'in cümleleri için böyle bir durum sözkonusu değildir, rastlarsanız bu apaçık intihaldir. Çünkü onun cümleleri salt cümle değil, o sayfanın resmettiği bir yaşamdan yükselen sesler gibidir, ağızdan çıkar görünürler; oysa kitabın koca bir resme dönüştüğü anlardan birindesinizdir yalnızca. Bunu her detayı sayfalarca betimleyerek de yapmaz, birkaç fırça darbesiyle kalanını size bırakan ressamların yolunu izler. Samimidir, insanları da besteler, zayıflıkları, zaafları, yanlış kararlarıyla.

Orhan Pamuk'un önsözüyle, gelmiş geçmiş en büyük siyasal romanlardan biri olduğu fikrine romanın ortasına dek katılmayacaksınızdır, ama bir anda herşeyin dönüştüğünü, okuduğunuz şeylerin yalnızca gerçekleri örten bir perde olduğunu görürsünüz. Yazar bunu hiç de göze sokmadan, saman altından su yürüterek yapar neredeyse, sizi 400 sayfa boyunca görünürdeki başka olaylarla kandırır gibi yapar ve sonunda kimsenin o sandığınız kişi olmadığını farketmeye başlarsınız. Tüm siyasi şeyler, Rus kültürü içinize kilim gibi dokunarak anlatılır aslında. Atılan her düğümün, her rengin bir de öte yüzü vardır. Sadece kişiler değil, ufak Rus kentinin toplumu da katılır olaylara, katılmazlarsa bile etki gösterirler, 4-5 kişinin çevresinde savrulan bir 703 sayfa değildir bu. Günümüz siyasetinin tüm çıplaklığıyla medya ve toplumda yansıması şeffaf görüntüsüne rağmen ne kadar sıradan ve sıkıcı geliyorsa -ve aslında ne kadar gerçekdışıysa, siyasetin bu kadar dolaylı olarak yer aldığı bu kitapta aslında daha saf ve etkili olduğu aşikârdır.


Cinler, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski,
çev. Ergin Altay
703 sayfa, İletişim Yayınları
Dizi editörü ve Önsöz: Orhan Pamuk

14 Şubat 2011

KOKU

Görsel varken yazı neye yarar?

Gelişen teknoloji ve hızını alamayan hayatın karşısında bu soruyu sorabilecek herkese birisi çoktan bir yanıt vermiştir: Süskind.

Bir film izlerken sürekli açıklama yapan bir üst ses dinlemek ne kadar anlamsızsa, bazı kitapların filmi de o kadar yavan olmaya mahkûmdur. Onyıllarca her türlü yönetmenin filmini çekmeye çalıştığı bir romandır bu. En sonunda bir filmi çekilebilmiştir, ancak film kitabın bir görsel özetidir, denemesidir yalnızca. Bunun sebebi asla görsele dökülemeyecek, sinemanın devamlılığıyla ifade edilemeyecek duygulanımlar, arayışlar ve içsel durumların kitapta son derece bol olmasıdır. Bunun da sebebi, yazarın, koku gibi, asla ele avuca sığmaz, dokunulamayan tadı alınamayan görülemeyen ve işitilemeyen bir şeyi, kelimelerle anlatmaya soyunmuş olmasıdır.

Kahramanın üzerindeki, okudukça sizin apaçık gördüğünüz, oysa kitapta kelimelere asla dökülmemiş bir sis misali uğursuzluğu sinemada hiçbir CGI teknolojisiyle kendinize güldürmeden yaratamazsınız. Oysa bunu kelimeler yapar. Bundan adınız gibi eminsinizdir. İşte kelimelerin ve cümlelerin yaratma gücü budur. Bambaşka bir dünyaya açılan kapıları görürsünüz sayfaları çevirdikçe. Yazının gücüyle. Yaşamınızda okuyabileceğiniz en etkileyici romandır. Bu kitabı okumadan ölmemek gerekir.


Koku (Das Parfum), Patrick Süskind
çev. Tevfik Turan
260 sayfa, Can Yayınları

2 Şubat 2011

Ölme Yasağı

Gencecikken ölünmez, ölüverilir. Aniden ölünmez, sanki yavaş yavaş ölmek gerekir. Yalnız ölünmez, kesin intihardır kalp krizidir hap krizidir.

Ölmeye dair bu yasaklar...

Daha birkaç gün önce dans ederken hiç durmadan konuşurken gördüğünüz kadın ölemez, ölmemiştir dalga geçiyordur. Ölüm haberi tez yayılınca, 2 yaşında çocuğu var, denirken neye isyan edilir? Akşam içmeye gitmiş geceyarısı ölmüşse çok içmiş de ondan diye yaftalar hazır bekler. Yok o bahane içlere sinmezse daha beter suçlamalar pusudadır. Kesin bazı ilaçlar alıyordur da ondandır. Kesin gizli bir şeyi vardır. Herşeyi sebeplendirmek ilişkilendirmek kadar kötü toplumsal bir huy olamaz.

Kimi gözyaşı dökerken, kimi ölemez ölemez derken uzaklardan gülüyordur ruhu belki, Dünyanın ne kadar üç günlük, dertlerin ne kadar saçma, kavgaların ne kadar boş olduğuna. Çevremizdeki herkesin başına gelse de anlamamakta ısrar ettiğimiz tek şeyin ölüm olduğuna.

27 Ocak 2011

Yanardağ Sevgilim

Tamaro'yu anlamak için yetkin bir bilgin olmak gerekmez. Sorgulayabilen, sorabilen birisi olmak yeterlidir. Çünkü bunları yapamadığınızı farkettiğiniz an, onun bu aşk romanını hissedebilirsiniz.

Aşkı arayan genç bir kadının sürüklendiği skandal ile birlikte, o ve kocasının hayatlarının mahvoluşunu, böyle sıradan kelimeler ve cümlelerle özetleyebilir ama o yazındaki sıradışılığı dile getiremezsiniz. Aşk denen şeyin tüm bu edebiyat ve sinema eserlerinde böylesine işlenilmesinden sonra, yeni ne okunabilir ki, üstelik bu kadar avam bir başlık, kör göze çift parmak bir kitap kapağı resmiyle? Yanılacaksınızdır.

Tüm roman boyunca, kentin yakınlarındaki bir yanardağın devinimleri, hareketleri ve belirtileriyle bu insanların zaafları, zayıf kararlılıklarını birlikte okursunuz. Okumazken bile ilişkilendirirsiniz bunları. Aşık oluş, teslimiyet ve terkedişten ibaret tüm o yapıtların aksine. Tamaro'yla birlikte aşkın o en baştaki ürkütücü güzelliğini, el değmemiş bir inci gibi karşıdan parıldayışını seyredersiniz; sanki bu insanlarla birlikte bir balo salonunda dikiliyor, herşeyi görüyorsunuzdur. Sonra tutkunun bildik ama bilinmedik yollarını geçer ve aşıklardan evvel tasalanmaya koyulursunuz, sesinizi onlara duyurmaya çalışmak boşunadır. Kitap size anlatırken aslında siz anlatmak istersiniz, yazar buna izin veren bir sessizlikle anlatır.

Sonunda her biri, kendi bencilliği ve toplumda yer edinmekte kullandıkları ikiyüzlülüğün kurbanı olarak gözden düşerler. Geriye yalnızca aşk kalır, o da sizin okuduğunuz ve tadı zihninizde kalan aşktır.

Yanardağ Sevgilim, Susan Sontag
çev. Mehmet H. Doğan
Can Yayınları, 407 sayfa 

16 Ocak 2011

DİRİLİŞ

Bir soylunun, bir kadına yaptığı haksızlığı, acemice ve idealistlikle de olsa düzeltmeye karar vermesi, lüks ve aza kanaat uçları arasındaki savaşımları, yıllarca sömürdüğü köylülere servetini dağıtmaya kalkışması ve kendi içbenliğinde ta gençken varolmuş tüm o fikirler, inançların ortaya çıkmasını okursunuz Diriliş'te.

Karanlık hapishanelerin, hücrelerin, kayıp suçluların, topraksız ve iyilikten de anlayamayacak kadar sömürülmüş köylülerin, ruhsuz, mutsuz asilzadelerin, yazarın kaşığıyla birbirlerine ağır ağır karışmalarını, iç içe geçmelerini, renk değiştirmelerini görürsünüz. Ortasından geçen koridorda bekçilerin bir aşağı bir yukarı yürüdüğü iki yanı parmaklıklı görüşme odalarından, içinden parfüm, şarap kokuları ve inci pırıltıları yükselen, ruhsal arınma vaazları verilen geniş ve aydınlık salonlara sürüklenirsiniz.

Nehliudov, hakkı yenmişlerin hakkını elde edebilmek için tüm o haksızların kapısını aşındırır, günümüz toplum ve adaletinden hiç de uzak olmayan bir görüntü sunar. Her biri içten bir uyanmaya karar vermedikleri sürece, tüm bu adaletsizlik ve dengesizliğin böyle devam etmesinin daha hayırlı olacağı, yoz sistemin düzeltilmeye çalışılmasının daha mide bulandırıcı, daha yıkıcı sonuçlar yaratacağı bir toplumdur karşınızdaki.


Bu kitabı cep boy olarak satılan versiyonundan okudum. Ve cep boyun, eserin kırpılıp ufacık bir şeye dönüştürülmesi demek olduğuna hiç ihtimal vermemiştim. Daha sonraları kitapçıda gezerken İş Bankası veya İletişim yayınlarındaki baskılarını gördüğümde şok oldum. Benim okuduğum bunların kötü bir özetiydi sadece. Çok önemli bir ders: üfürükten cep boy kitaplar aslında kırpılmış eserler olarak satılabilir sizlere. Tam eseri en kısa zamanda okuyacağım.

Translate