27 Ağustos 2012

New York'ta Bir Gün Daha!

..Sıradan olabilir mi? Asla.

Broadway
İnsan bünyesi ve kültürünü darmaduman ederek baştan yaratan New York'un ilk gününden sonra, gün/geceye biraz daha uyum sağlamış olarak ikinci güne başladık.

Tipik Amerikan kahvaltısının ardından (çeşit çeşit çörekler - birkaçı sırt çantasına-, gazeteler) asla durulmayan turistleriyle buz gibi soğutulan lobiden çıkıp cehennem sıcağı olmaya hazırlanan bir sabahta, Broadway'den başlıyoruz.

NY taksileri, dev müzikal afişleri, ve gökdelenlere biraz daha az bakmaya alışarak. Mamma Mia! Gideceğimiz müzikali de seçiyoruz. Spider-Man. Bunun da müzikali olur mu demeyin! Öyle bir oluyor ki! Şaşıp kalıyorsunuz. Artık sahnede birlikte dans eden ince belli kızlar sinekkaydı adamlar beklemeyin. Bu müzikalde adamlar tepenizde uçuyor.
Greenwich Village



NY metrosuna inip Greenwich Village ile yolumuza devam ettik. Kırmızı tuğlalı, sembolik binalarıyla. Son gün rehberli şehir turunda hangi barda hangi müzisyen çalmış, hangi artist hangi binada oturmuş, tüm detaylarıyla öğrenecektik.

Sabah erken saatler. Washington Park'tan harika ötesi çekimler, upuzun çiçekler ve sincapları saymaca.

NYU, New York Üniversitesi.

Washington Square Park
Washington Square Park
İlerisine yürüyerek SoHo. Ardarda sanat galerileri, ve müşterilere özel karanlık odalar. Bu odalara alındığınız zaman sanat eserlerini özel olarak görebiliyorsunuz. Fotoğraf sanatı New York'ta harika noktalara ulaşmış. Muhteşem baskılar, sunumlar gördük. Tüm sanat dalları tüm söylemler birbirine karışmış durumda!

Fotoğraftaki sincap sayısını bulunuz.
Soyut resim ve soyut sanat da galerilerde mutlaka görülmeli. İnsanlar inanılmaz şeyler deniyor. Biz daha burada eski şeyleri tartışalım. 

Yol üstünde minicik bir İtalyan restoranı. Küçük rötuşlar, gerçek lezzetler. Minik yerler özellikle çok özenli oluyor.

Daha ilerisi TriBeCa.

Sarmısaklı baharatlı marine patates
NYU

SoHo
81st Street

Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'ne giderken çok güzel bir caddeden geçtik. Evlerin hepsinin girişleri bu şekildeydi. Burası yaşamak istediğim yer olarak kaldı zihnimde.

Amerikan Doğa Tarihi Müzesi. Müthiş bir kalabalık. Hediyelik eşya katları da çok yaratıcı. Özellikle kehribar içindeki güzelim kelebek çerçevelerini çok sevmiştim. Çok özel takvimler de vardı, aklınızda olsun.



Sonraki gün Bethlehem. Lehigh Üniversitesi. NY'dan otobüsle 3 saatte gidiliyor. Harry Potter serilerinin çekildiği binalar deseler inanabilirsiniz, öylesine gotik, özel mimari yapıda, korunmuş binalar. Muhteşem bir kampüs, her bölüme ayrı kat ayrılmış eski ve yeni kütüphaneler, kırtasiyesi, hediyelik eşya dükkânı. Oradan aldığım Amerikan tipi bloknotları, klasörleri keyifle kullanıyorum. Gittiğimiz mevsimde yaz dönemiydi, pek öğrenci yoktu ve çok sıcaktı. 

Bethlehem'e gidip de Moravian Book Shop'a girmeden olmaz! Lehigh nehrini geçip Kuzey Bethlehem'e yürüyorsunuz ve karşınıza çıkıyor. 




Kitaplardan başlayarak çörekler, şapkalar, mumlar, cam işleri, yılbaşı ağaçları ve süslerine kadar herşey var, çok samimi bir yer. Kitapçı dükkânı algısında son noktaya ulaşmışlar. Saatlerce içinden çıkamadık.



© 2012 Fotoğrafların her hakkı saklıdır.  
Photos copyright by Serra Dag © 2012

14 Ağustos 2012

Suç ve Ceza

İnsan zihni ve algısına göre kitapların ve cümlelerin uzunluğu, söylemek istedikleriyle boy ölçüşemez. 687 sayfalık Suç ve Ceza'nın tamamıyla ve tek söylemek istediği şey şu kelimeye karşılık gelir: tekamül. Yani ruhsal olgunlaşma, gelişim.

Bu romanı ilk elime alışım, Penguin Classics basımı o ağır İngilizcesiyle birçok kelimeyi anlamayarak pekçok şeyi kaçırdığım hissine kapıldığım ortaokul yıllarıma rastlar. Belki de her kitabın, onun algılanabileceği bir çağda okunması gerekiyordur.

Bu romanı okumadan önce, yalnızca bir yere kadar, siyah beyaz ve Rusça çekilmiş bir filmini izledim; bitirdikten sonra anlıyorum ki tüm o sayfalar dolusu içsel anlatımlarına rağmen, bu kitabın tam da filminin çekilmesi gerekir.

Bu romanın her okuyan için birden fazla adı olacaktır: Sefiller, Ezilenler, Diriliş, Budala, Cinler, Yerlatından Notlar, Ölüler Evinden Anılar, İnsancıklar ... gibi. Kitapta bu isimdeki pekçok romana göz kırpışlar görebiliyorsunuz ve bunlar bir alıntı veya sonlanmamış öyküler şeklinde değil. VE sonunda gelip bu başlıkta düğümleniyor roman. Bu yüzden, galiba, Rus edebiyatındaki tüm büyük yapıtları okumak gerek.

Hukuk Fakültesi'nden parasızlık nedeniyle ayrılan Rodion Romanoviç Raskolnikov, bir dolabı andıran kiralık odasında günlerce düşünüp tasarlayarak, bir cinayet işlemeye karar verir. Bu düşüncesinin dayandığı kendince çok haklı sebepleri vardır, ve bu sebeplere örnek olarak kitleleri peşinden sürüklemiş, zamanında geçerli tüm yasalara ve düzene karşı çıkmış krallar, liderler, komutanlar ve hatta hz. Muhammed'i göstermektedir. Soylu birtakım gerçeklere ulaşılabilmesi için, Rodion'a göre, kan dökülmesi kaçınılmazdır ve kan dökenler kendi dönemlerinde aşağılanıp ceza görseler bile, sonraki nesiller tarafından anıtları dikilerek tapınılmışlardır. Bu fikirlerini öne sürdüğü bir makale bile yayımlamıştır. 


İçinde bulunduğu durum öyle gerçek anlatılır ki, yazarın kendisinin hayatında hiç bir cinayet işlememiş olmasından şüpheye düşersiniz.


Romandaki her bir kişi ayrı bir karakter olarak eksiksiz işlenir, her biri kendi tercihlerinin sonuçlarıyla yüzleştirilir ve hiç beklemediğiniz birkaçı kendi tekamüllerini tamamlarlar. Her portre, iyiler ve kötüler, mazlumlar ve ahlâksızlar, Raskolnikov'un tekamülünde hizmet edecektir. Bu özellikler rasgele değildirler, ilginçlik olsun diye zavallı, kibirli, para düşkünü, çaresiz, güçlü, saf, deli veya akıllı gösterilmezler. Her biri, öyle olması gerektiği için öyledir.

Son sayfaya kadar geçmeyen tek sözcük aşk'tır. Son sayfaya dek Raskolnikov, tefeci kadını öldürmekten pişman değildir. Son sayfa, daha önce romanda bir yerlerde geçen şu cümleyi size hatırlatır:  

Acı ve üzüntü, engin bir bilinç ve derin bir yürek için her zaman zorunludur.



Suç ve Ceza, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski,
 çev. Mazlum Beyhan
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 6. baskı, 2009.

2 Ağustos 2012

Kara Kitap

Bir yazarın kitaplarını yazdığı ve yayımladığı sırada okumak onun hakkında kitaplarından daha çok fikir verir. Yazmış ama yayımlamamıştır, yazmıştır ama yayıncı bulamamıştır, onun zor zamanları, çabaları daha kıymetlidir bana göre. Çoğumuz ünlü olduğu yapıtlardan başlamaya meyilliyizdir, oysa ilklerin düşünce kaynakları daha fazladır. İlk kitap bir ortaya çıkış cesareti, hatta cüreti, bir sivrilme arayışı, farklılığı kanıt çabası, ve devamının geleceğine dair vaatler sunar bizlere. İkincisi ise, ilk kitaptan daha zor bir işe kalkışıldığını gösterir: tutunmak için parmaklarını daha bir kuvvetle geçirmek o dünyaya. İlkin bir devamı, bir kopyası olmamak, ama sevdiği ya da inandığı asıl çizgiyi kırarak okuyucuları küstürmemek gerekir. Ve söyleyeceklerinin tükenmemiş olması. İlk kitabının ardından bir daha sesi çıkmayan, aktrisliğe, yaşam koçluğuna soyunan kişiler çoktur.

Cevdet Bey ve Oğulları, tadı damağımda kalmış müthiş zenginlikte bir kitaptı. Müthiş bir aile, zaman, mekân anlatısıydı. Kitaplığımı onlarca kere bağışlasam bile, kendime ayıracağım o küçük azınlıkta yeri her zaman hazırdır. Kara Kitap hem önceki kitaba, hem de okumadığım halde ön izlenimleri zihnimde hazır bulunan sonraki kitaplarına göndermeler, işaretler içeriyor. Bu konuda takdire şayan. Bir yazarın daha ilk veya ikinci kitabını yazarken, kafasında 5. veya sonraki kitaplarına dair izler taşıması son derece özel.

Ancak romanın asıl kahramanı Galip ve her zaman etkilendiği akrabası Celâl, aileleri, karısı Rüya ile tanışmasına dair anıların anlatıldığı ilk kısmın tadına doyum olmasa da, Rüya'nın kayboluşunun ardından kitap seyir değiştirerek bambaşka bir kıvama kavuşuyor: Rüya'nın çok sevip Galip'in hiç sevmediği polisiye bir romana dönüşüyor. Galip ile birlikte Rüya'nın izini sürerken kendisi de ortadan kaybolan Celâl'in gazetede çıkan eski yazıları da bu izlere iz katıyor, yolu uzatıyor.

Bir noktadan sonra bu hiçbir yere varamama beni yormaya başladı. Hiçbir gelişme, kesinlenebilen bir işaret gelmedi. Arayış, gerçek dünyadan kopup, metafizik, mistik, tarihi, dinî, ne Galip'i ne de okuyanı hiçbir yere götürmeyen konulara yoğunlaştı. Galip bir süre sonra İstanbul'la ilgili herşeyin içindeyken İstanbul'dan koptu. Beni elimden çekip götürmesi gereken kitap elimi bıraktı.

Ben de polisiye roman sevmediğim için, merak ile ayakta tutulabilecek bir ilgi bu arayıştaki hareketsizlik nedeniyle kısa zamanda kaybedilince kitabı bir kenara koydum.

Okuyucunun da ipuçlarını sürmesi gereğinden dolayı, bahsedilen konular İstanbul tarihinde çok gerilere gidince bir fikir yürütemedim. Bazı işaretler ise çok doğrudan ve bunun gerçek olamayacak kadar kolay olması bir yapaylık yaratıyor: yeşil tükenmez kalem örneğin.

Kitapla ilgili ilk izleniminiz, Orhan Pamuk'un söyleyecek çok şeyi olduğu, neredeyse ağzı dolu dolu konuşur gibi yazdığı. Cümleler aşırı uzun ve bahsettiği son kelimeyle aklına bir şey daha geldiği için o kelimeye o açıklamayı da bağlamaya karar vermesi, böylece cümleyi yazmaya hangi amaçla başladığını sizin unutmanız çok başınıza geliyor.

Bunlar, kitabı bitirmediğim için kesin yargılar değil. Belki tam da bıraktığım sayfanın arkasında, herşey tamamen değişiyordur. İşaretleri izleme, anlamlandırması kolay bir kitap değil, zaten kolay kitap isteyen de kim, ama bir kitabın götürdüğü yerin mekân olarak değil zihinsel tatmin olarak değişmesi gerekir. Belki de, okumayı sürdürdüğüm bir zamanda, bu yargılarımın, izlenimlerimin ne kadar değiştiğini size anlatmaktan zevk duyacağım. Belki.

Kara Kitap, Orhan Pamuk
448 sayfa, İletişim Yayınevi, 2009.

Translate