28 Mayıs 2016

Savaş ve Barış I

Savaş ve Barış, okunacak satır sayısıyla ilgili bir fikir veren hacmine karşılık, içeriğiyle daha çok şey vaat ediyor insana. Anlattığı döneme ait politik savaş ve barış durumlarına ek olarak, insanların çevrelerinde, sosyal ilişkilerinde, ailelerinde ve kendi içlerindeki savaşları ve barışları da gözler önüne seriyor, bunu Rus folklorüne dair çok belirgin temalar içerisinde yapıyor.

Frnasız İmparatoru Napolyon ile devam eden savaşlar sırasında Rus toplumunun farklı tabakalarından beş farklı ailenin yaşadığı maddi ve manevi olaylar, bu ailelerin birbirleriyle, hatta bazı fertlerinin Rus Çarına dek uzanan ilişkileri, yıllar içindeki değişimlerini 880 sayfa içinde ilerleken izliyorsunuz.

"Savaş ve Barış beş asil ailenin - Bezuxovlar, Bolkonskiler, Rostovlar, Kuraginlər ve Drubetskoy ailelerinin temsilcilerinin 1805 - 1813 - yılları arasındaki yaşam ve yaşamlarından, ilişkilerinden, 1812 - yılında Napolyon'un Rusya'ya saldırısından ve bu olayın Rusya ve asillerinin yaşamına etkisinden bahseder.
Tolstoy Savaş ve Barış romanında önemli tarihi olayların yaşandığı dönemi tarif etmek için ciddi tarihi araştırmalar yapmış ve dönemin gerçeklerini öğrenmeye çalışmıştır. Aynı zamanda, birçok tarihi romanları inceleyerek yazılma stilleri hakkında bilgi toplamıştır. Kırım Savaşı gazisi olan Tolstoy Savaş ve Barış romanında standart tarihe, özellikle standart harp tarihine çok eleştirel yaklaştı. Tolstoy Napolyon Savaşları hakkında hem Fransız, hem de Rus dilinde yazılmış tüm tarihi araştırma eserlerini okumuş ve edindiği bilgileri romanda kullanmıştır. 

Eleştirel yaklaşım, yapı ve düşünce olarak birbirlerinden farklı olan ailelerin fertleri üzerinden geliştirilir. Öncelikle Rus asillerinin, Fransa ile savaş devam ederken, Napolyon tüm toplantılarda yerden yere vurulurken, Fransızca konuşmanın bir asalet sayılması gibi çelişkilere yer verir. Ailelerde öncelikle, savaş öncesindeki duygudurumları görürüz - kimi anneler oğullarını orduda yüksek emrtebelere getirmek için Çar'ın kapısını aşındırırken, kimi oğullar çocukluk aşklarına dönüşte evlenmek üzere sözler vermektedir.

Daha sonra için için kaynayan süvari birliklerinin içine sürükler bizi Tolstoy. Farklı birlik ve görevlerdeki bu oğulların savaşa, erkekliğe, vatanseverliğe ve ordu içindeki aksaklık, yozlaşmalara dikketimizi çeker. Sıcak savaşın başlamasıyla birlikte komutanların aldığı yanlış kararlar, karşı tarafın zekice saldırı planları gibi, belki sadece tablolardan gördüğümüz Austerlitz Savaşı sahneleri gözümüzün önünde bir sinemadaymışçasına gerçekleşir. Burada kahramanlık, kendini feda etmek, komutanlara ya da devlet başkanına olan bağlılık gibi düşünceler sarar bizleri, geri planda orduların işgal ettiği ya da konakladığı Rus köylerindeki sefalet içinde kalan halk bize eşlik eder. Savaş meydanında huzur bulan, tüm toplumsal, ailevi dertlerinden sıryılan, buraya sadece bu amaçla gelen kişilerin gözü kapalı bağlılıklarını, inançlarını okursunuz.

Uğranan bozgunla birlikte imzalanan ateşkes, Fransız askerlerinin Rus topraklarında ilerlemesi, savaştan yaralanarak kurtulan ya da terfi eden roman kişilerinin gözünden imzalanan barışa bakış açısı, binlerce insanın öldüğü bu savaşı sorgulama, ordudan aile yanına dönüş gibi süreçlere tanık oluruz. Barış, meydanda gerçekleşen savaşa göre daha karmaşıktır ve hemen huzur getirmeyecektir. Aynı şekilde hayat, oğullarını bekleyen aileleri de aynı noktada bırakmayacak, anneler, babalar, kardeşler ve sevgililer farklı farklı sınavlar yaşayacaklardır.

Birinci cildi okurken Tolstoy'un oluşturduğu temaların aslında ne kadar Rus yaşamıyla yoğrulduğunu, ele alınan ve vurgulanmak istenen her düşüncenin nasıl zekice işlenmiş sahnelerde kurgulandığını farketmemek elde değil. Örneğin ilk bölümde savaş öncesi asillerin ev toplantılarında herkesin Fransızca konuşma becerisine göre saygı gördüğü, aynı Fransızcayla Fransa Savaşı'nın övüldüğü, Napolyon'un mahvının dilendiği asillerin arasında, Avrupa'dan yeni dönen ve kendini olduğu gibi ifade ettiği için kaçık olduğu düşünülen, o salonlarda yapmacık olmayan tek kişi olan Pierre'nin nasıl hor görüldüğü, daha sonra babasının sadece kendine bıraktığı inanılmaz mirasa konmasıyla başlayan toplumdaki müthiş yer değişimi oldukça çarpıcıdır; benzer olaylarla yükselen pek çok Rus insanının aksine, kendi özüyle ilgili arayışlarına devam ederken çıktığı içsel yolculukta ona eşilk edersiniz. Bu dönem, Pierre Bezuxov, onun aile dostlarının kızı Natalia Rostova, savaş öncesi sevdiği Boris Drubetskoy'un ve savaş sonrası nişanlandığı Andrey Bolkonski'nin kendi yolculukları, gelişim, kayıp ve düşüşleri etrafında şekillenir. İlk cildin sonunda, yazarın anlatacaklarının bitmediği son satırlardaki felâket ve umut birlikteliğinden belli olur.


Savaş ve Barış, Cilt I
Lev Tolstoy
çev. Leyla Soykut
İletişim Yayınları, 880 sayfa


26 Mayıs 2016

Kürk Mantolu Madonna

Bu kitapla ilgili bilinçsizce kullanılan yargıların çoğu, tamamen kendisi haricindeki sebeplere dayanıyor: okunduğunu yedi düvele göstermenin moda olması kendisiyle ilgili en büyük engel aslında. Ortalık, yazarının birkaç cümlesinin dolaştığı görsellerden geçilmiyor, oysa atıf yapılan kitap, bir o kadar kendi içine kapanık, kapalı bir kutu. Yayımlandığından bu yana binlerce okuru olmuş olsa da, binlerce okumayan okuru var: kitabı almaktansa kitapla verilmiş pozunun daha çok para ettiği karikatür bunun en güzel özeti. Yıllarca susmuş, acısını içinde yaşamış, ve en sonunda hiçbir şeyin zannettiği gibi olmayabileceğini öğrenmiş bir adamın hikâyesi Kürk Mantolu Madonna. Onunla birlikte siz de bu yolculuğa çıkıyorsunuz. Bu günlüğü okurken bölünmenize izin vermiyor yazar, günümüze dönüş yapmıyor, içine baktığınız berrak suyu dalgalandırmıyor.

Başlığı bana hep Anna Karenina'yı canlandıran Sophie Marceau'nun kürkler içerisindeki portrelerini zihnime getirse de, romanın bende bıraktığı izler, Raif Efendi'nin gençliğinde bir kış mevsimini geçirdiği Avrupa kentinin canlandırdığı tablo gibi görüntülerden oluşuyor. Şehirleri, evleri, odaları görmenin iki yolu vardır; ağaçlar şöyleydi gökyüzü böyle gibi metinler okumak - ki bunlar okuyucuyu nesnenin varlığından yalnızca haberdar ederler-, bir de duyguların resmettiği şehirleri seyretmek. Bu kenti Maria Puder Raif'in içinde nasıl karanlıklar ya da aydınlıklar uyandırıyorsa siz de öyle görüyorsunuz. Kâh o ayaz kış akşamında içiniz ısınıyor, karlar arasında minik ışıklar görüyorsunuz, kâh ılık bahar havasında koca şehir, göl, içinizi üşütüyor, kendinizi kaybolmuş hissediyorsunuz.

Edebi yönden en dikkat çekici satırlar ise yazarın Maria Puder ile ilgili korkularını anlattığı kısımlar bana göre. Bu korkular, hiçbir zaman bitmiyor, kâh kendisinin beslediği, kâh Maria'nın beslediği korkular bunlar. Bu kısımları okurken asla yabancı hissedemeyeceğiniz ifadelere rastlıyorsunuz.
"Ona yalan söylememek, kendimi tahrif etmemek, hiçbir şeyi değiştirmemek için o kadar gayret sarf ediyor, hatta bu gayrette bazen ileri giderek kendi aleyhimdeki noktaları o kadar tebarüz ettiriyordum ki, bu sebeple gene hakikatten ayrılmış oluyordum.
Kitabı, yazarın bu kadar kendini ortaya çekinmeden koymasına hafifçe kızarak okumaya devam ediyorsunuz:
"Her söz,  hatta ağzımdan çıkacak her ses, saadetimi bozacak, hatta bulandıracak diye korkuyordum. O hâlâ, bu sefer de biraz korkuyla, yüzüme bakıyordu. 

Neredeyse her sayfada, "hani, olur ya, size de olmuştur, bilirsiniz..." dercesine yazıyor Sabahattin Ali.
"Hiçbir şey düşünmemek, hatırlamamak istiyordum. ...hayalimle yapacağım her kurcalamanın, bugün yaşadığım birkaç saatin harikulade vak'alarına ve bu vak'aların emsalsiz ahengine zarar vereceğinden çekiniyordum.
Bir sevdaya dâhil olmazdan önceki her an, her duygu nasıl ince ince işlenir ve sevdanın içine karıştıktan sonra sadece eylemlerle ifadeye kısıtlanırsa edebi metinler, bu romanda hissiyatın gelişimi sevda nehri içindeyken de işleniyor.
"Fakat karşısındakinin her kanaatini doğru bulup benimsemek için vesile aramak da bir nevi ruh yakınlığı alameti değil miydi?
İnsanlara bir türlü güvenemeyen Maria Puder ile aşk üzerine konuşmalar dikkat çekicidir, sizi de düşünmeye, biraz daha düşünmeye sevk eder.
Aşkı dışarıdan birdenbile gelen bir şey zannetmek doğru değildir. O içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir.
Bu roman, bir erkeğin nasıl tüm varlığıyla sevebileceği, kendini adayabileceği, filmlerde ve romanlarda birdenbire, sebepsiz gelişen ve sevgiye göre daha üst mertebelere yakıştırılan, bir o kadar da çabuk sönüveren sevdayı nasıl masallardaki gibi yaşamak isteyebileceğine çok güzel bir örnek oluşturuyor. Sıklıkla, bu hikâyenin gerçekten yaşanmış olabileceği duygusuna kapılacak olmanız bu ormanın en güçlü özelliklerinden biridir. Raif, bu sevdayı en çabuk solan hevesler kadar güçlü, hiç solmayan ve heyecansızlıkla yaftalanan yıllanmış sevgiler kadar ömürlük yaşar. hikâyenin başı ve sonunda çok beklenmedik örgüler bulunmasa bile, duyguların ifadeleri romanı biricik kılan şeyler olup çıkıyor.

f.: Serra Topal, 2016
Bütün Romanları, Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna
Sabahattin Ali
Yapı Kredi Yayınları, Delta
3. baskı, Mart 2010, s. 715-874

Translate