31 Ocak 2012

Katre-i Matem

Rus ve Fransız yapıtlarına ara vererek bir heves aldım Katre-i Matem'i elime. Almamla bırakmam aynı güne rastladı.

Genellikle, oldukça hızlı okuyabildiğiniz kitaplar sizde çok derinlere inemezler. Böyle olunca da bir eksiklik hissi duyarsınız; sanki okuduklarınızın, satırların, hatta anlamların belki fizikî, belki de açıklayamadığınız bir ağırlığı olmalıdır ve bu da sizi doyurmalıdır; aksi halde aç kaldığınız gibi bir hisse kapılırsınız. Gözlerinizle yemek yer gibi; zihninizde bir tokluk hissetmeniz gerekir.

Bunun için yazım dilinin son derece ağdalı, kişi sayısının onlarca ve her birinin hikâyelerinin de yüzlerce sayfa olması da gerekmez. İşte, Divan Edebiyatı üzerine yetkin çalışmaları olan bir yazar, metindeki bazı kelimleri anlayamıyorsunuz bile; ama size vermesini istediğiniz o hissi vermiyor.

Girizgâhtaki tek bir kelime bile bir anda sizi itebilir. 'Antenlerini açmak' gibi bir anlatımın, ne roman başlığına, ne kitabın kapağındaki tablo detayına, ne içindeki gravürlere; kısacası kitabı alırken hızlıca bakarak bir önseziyle oluşturduğunuz görünüme hiç yakışmadığını düşünürsünüz. Zihin bir anda burada uyumsuz bir şey olduğunu kavrar ve bu ona diken gibi batıverir.

Her kitabın talihsizliği, bir sonra okunan kitap olmasıdır. Belki bu kitabın şanssızlığı, ondan önce 6 kitap - 2 ciltlik Kayıp Zamanın İzinde gibi, her bir paragrafı zihne ayrı bir katman yükleyen dev bir eser okumuş olmamdı. Ne var ki iyi bir roman, kendinden önceki ve sonraki iyi romanların arasından da sağ çıkabilmeli, kendine kalpte ve bellekte ayrı bir yer açabilmelidir. Bunun için güçlü olması gerekir. Böyle romanlar da okudum ülkem yazarlarından.

Bir romanda her gün aynı şeyleri yapan ve söyleyen bir hizmetçi bile kişiliğiyle çok sağlam bir yer bulabilir kendine. Romanı kolonlar misali ayakta tutan, bu kişiler ve onlarla ilgili kâh bize sunulan, kâh hayalgücümüze bırakılan yönleriyle, kişilikleridir. Kolon sayısı ne kadar az ise romanın yıkılma ihtimali veya hafif yapılma olasılığı o kadar yüksektir. Kolon sayısı ne kadar çoksa, romanın içinde size bir okuyucu olarak gezinme alanı, hareket boşluğu o kadar azalır, bu sefer sıkışır, boğulursunuz.

Bir romanda korkunç olaylar olması şart değildir. Birkaç karakterin salt gündelik yaşayışları, içlerine kazınmış tek tük anıları ve hayatlarından on yıllar atlaya atlaya sunduğunuz birkaç sahneyle de son derece iyi bir roman sunulabilir size. Bunun için gereken şey, üsluptur. Gözlem gücü, hep göz önünde olan ama başkalarının hayatlarıyla başka başka anlamlar ve değerler kazanan kimi detayların betimlemeleri... Anları birbirine bağlayan, gizlice ören yazar... İyi romanın reçetesini vermek mümkün değil elbet. Ama aklımda kalan romanlardan, aklıma kalan özellikleri sıralamaya başlayıverdim işte. Okuyucuya bunu yaptırabildiğiniz bir eser, iyidir gerçekten.

Peşinden koşulan bir lâle soğanı ve İstanbul'da Lâle Devri, belki ilginç bir fikir olabilir işlemek için. Buna Osmanlı'nın saraylarındaki, vezir odalarına dek giren entrikaları da katabilir, kendini ifade etmekten hem eğitimsizliği hem kentteki yönetim biçimleri nedeniyle yoksun ve yoksul olan halktan kesitler sunabilirsiniz. İşin içine derûn bir aşk ve korkunç bir cinayet de işleyebilirsiniz. Hatta ilgiyi artırmak için aşkı yarım bırakabilir, haksızlık duygusunu besleyebilirsiniz. Ancak tüm bunlar okuyucuya, 'bir taslak' hissi vermekten ileriye gitmeyebilir. Asıl verdiği his, bir romana dönüştürülmüş, arasına başka hikâyecikler de katılmış upuzun bir Divan şiiri hissi veya dileği olabilir.

Katre-i Matem'in bana kattığı tek şey, iyi edebi yapıtlardan aldığım tadı anlamam, yeniden anmam ve onlara dönmem oldu. Değerini yeterince bilemediğim, yeniden okumak isteği içime dolan ciltlere elimi uzattım. Seçkin eserleri idrak için bazen 30.-40. sayfada okumayı bıraktığınız kitaplar da gerekir. Her seferinde en iyileri seçmek mümkün değildir. Her zaman yenilere de şans verecek, eskileri de anacaksınızdır. İyi okuyuculuğun gereği budur.


Katre-i Matem, İskender Pala
480 sayfa, Kapı Yayınları, 2012.

27 Ocak 2012

Bir Gece Vakti...

Herkes uyurken, nasıl oluyor dışarısı? Bir saatten sonra görmediğimiz kediler köpekler nereye saklanıyor? Kar sessizliği deyip duran insanlara inat, nasıl bir ses duyuyorsun lapa lapa yağarken?

Dışarıda olağanüstü bir mucize varmışçasına uyuyamayan, ikidebir gidip göğe bakan, pencereyi açıp Gece'nin muntazam örtüsünü nidalarımla kırıştıran, benim, sevgili komşum, seni gece gece rahatsız eden.

Karları çaresizce taşıyan kolların ağrıyor mu? Pespembe göğün altında, herkes kuytusuna çekilmişken, dimdik, kolların bağrın açık, ayaktasın. Sokak lambası bile titriyor, ama sen tek bir kar tanesini bile düşürmüyorsun. Sabah olunca rüzgârla bir olup, altından gelip geçenlerin tepelerine top top karlarını atacaksın.

Ellerindeki tomurcuklar, her bahar nasıl tekrar diriliyor? Her yıl ölüp, tekrar nasıl çiçek açıyorsun? Yapamıyoruz biz bunu. Konuşmayı öğrendik ama bunu hiçbir zaman öğrenemedik. Ellerinde tomurcuklarla kara kışlardan çıkmayı hiç bilemedik. Tüm bu düzen, çağ, toplum, bizlere bencil olmayı, ben'i düşünmeyi, diğerlerini boşvermeyi söylese de, öğretse de. 



© Fotoğrafların her hakkı saklıdır. Serra Dağ, 2012

26 Ocak 2012

Her Iki Tarafın Gaddarları

Şu noktayı kesinlikle belirteyim: kürk giymekte tek bir doğru yan göremiyorum. Evrimle tüylerimiz döküldü diye, üşüyoruz diye, pamuğu yünü işlemeyi icat ettiğimiz halde başka canlıları katletmek canilik.

Ama Kürke Hayır eleştirisi yaparken kullanılan bazı görsellerin de neredeyse kürk eldesi kadar zalimlik içerdiğini düşünmeye başladım. Yani karşısında olurken de, zalim olmak mümkün!

Aşağıdaki resme bakınca ben, bu kürkü getirip yere serene, sonra da o yavru hayvanları getirip onun dibine koyana, bu gaddar mizanseni uydurana da kahrolun dedim. Hayvan yüzlerine Photoshop ile yapılan düzeltmelere hiç girmiyorum. Bu zeminin bir doğal ortam olmadığı da belli. Yavruları kimbilir nereden bu stüdyoya getirdiler.

Slogan haklı, Every Child Needs Parents. Ama üslup yanlış. Nereden bulup nasıl bir ortam sağladığınız belli olmayan yavruları teşhir ediyor, kitsch ile akılda kalmaya çalışıyorsunuz.

PETA'nın ünlülerle yaptığı çekimleri daha vicdanlı bulduğum bir gerçek. Ünlüler kendi hayvanları ile poz veriyor. En azından, istediğimizde böyle sevgi dolu olabileceğimizi de gösteriyor bir hayvana sıkıca sarılarak.

Eleştiri yaparken zalim durumuna düşmeyin. Haklılığınızı ispat için bile olsa, etik olmayan yollar size de mübah değildir.






21 Ocak 2012

Bir Huzurla Geldi Kar...

Huzur, en sık bahsettiğim. Pekçok sanat eseri aksini arasa da; hep aksinin ilgi getireceği düşünülse de... Şimdiye kadar hep huzur veren şeylerden bahsedildi. Huzur veren kitap, müzik, insan... Oysa unuttuk ki, huzur bizim içimizden gelir. Bu bahsettiklerimiz sadece aracıdır. İçinizdedir ve çıkmak için davetinizi bekler.

Geçen haftalarda, günlerce, böyle bir doğa parçasının içindeydim. Çocukluğumuzda biz karı bozmaya çalışırdık, ne araba üstlerinde ne çam dallarında bırakmazdık. Bu sefer neredeyse kendim bir kardan adama dönüşerek, Sessizlik ile yürüdük. Parlayan bir ağaç, dalında minicik narlar gördük.

Huzur ile karşılaşma günlerime ait bir şey daha: cep telefonum günlerce, saatlerce kapalı. Hayatım artık daha bana ait.

Günlerce, internete bir dakika bile bakmadan çalıştım. E-card değil, bir sürü kart yolladım. Ta öte kıtalardan yanıtlar geldi elime.

Ben hep elektrik gitse de, gökteki yıldızları daha çok görebilsek diye arzu ederdim çocukluğumdan beri. Hiç değişmedim. Yine elektrik kesilsin, telefonsuz internetsiz kalalım da, salt yıldızların ışığı altında huzurla göğe bakalım..

 © 2012 Fotoğrafların her hakkı saklıdır.





4 Ocak 2012

Nerede Kaldı Yaz?

Kış. Doğanın makyajsız hali. Ürkütücü gölgeler halinde kel dalların altından geçerek gidiyorum. Vitrinlerde buğular, su damlacıkları. Aylardır satılmayan, satılmasını istemediğim, içinde reçel yapıldığını varsaydığım şirin dükkâncık. Hiç güneş vurmadığı için koca semtte buzlu kalan tek köşeyi dönüyorum. Kışın insanlar da karanlık, süzülen, bulanık gölgeler gibiler. Arkamda bir ses: "İşte şimdi tam saçmaladın!" 

Ocak. Ne Aralık gibi eskimiş ve tükenmiş, ne de Kasım gibi gözlerimizi rüzgârla yere indiriyor; umut vaad ederek sürüyor. Umuda ters düşen karanlığıyla. Daha ayaz Şubat, kandırıkçı Mart var sırada.

Ortada ne bir kedi, ne de kuş. Yanlarından geçtiğim bahçelerde, kesilmiş ağaç kütüklerini uzaktan kedi zannediyorum. Sanki kara bir kedi gölgesi sıyrılıp geçmiş gibi geliyor. Arabayla dolu olsa da, terkedilmiş kasaba gibi şehir. Sanki tüm kediler ve kuşların soyu tükenmiş gibi. Ağaçlar bu hali görmemek için uyuyor olmalılar. Biz uyumamakta direttikçe, zorlanıyoruz. Üşüyor titriyor kalın giysiler arıyoruz. Belki biz de uyusak, daha iyi olacak.

Ufacık balkonların simasında, en görkemli günleriyle Mayıs anıları duruyor. Kahveler, çaylar, şekerlemeler, serin meyve tabakları. Şimdiyse boş, terkedilmiş, boynu bükük balkonlar. Geçen yıl tek bir sardunya dururdu kenarında şu balkonun. Şu pencere önünde coşup açmış bir çiçek, ne çiçeğidir ki bu, nasıl donmuyor? Güzel yaz esintileri, camlara taşmış saksılar, salkım salkım çalılar hayalimde. Yazın kavrula kavrula geçerdik bu yollardan. Sokağın meşhur sarmaşık gülü üstünde yapraklarıyla donmuş. Öldüğünü mü sanıyorsunuz, oysa baharda öyle bir açacak ki, tüm apartman çevresini örtecek, uzun saçlarıyla, saçlarının arasına girmiş mini mini güllerle geleni geçeni şaşırtacak.

Soğuk içlerine işlemiş, sanki iyice katılaşmış kaldırım taşlarına acıyarak, tıkır tıkır eve gidiyorum. Günler uzamaya başladı mı, en uzun gece geçti mi, 365 gün günde 1-2 kere yazacağımız bir yılın son rakamı da değişmedi mi, nerede kaldı bu yaz?

Translate