23 Aralık 2012

Gülün Adı - 2. Gün

"30'lu yaşlarda yeniden Gülün Adı" isimli kış kitapları hareketime 1. Gün yazısının ardından 2. Gün yazısıyla devam ediyorum.


Bu 2 Gün'e dair okumalarımdan, yazarın romanın merkezine kitaplığı koyma fikrimden ayrılarak, kitaplığın içine romanı koyduğu sonucuna vardım. Öncelikle kitaplığın düzenlenişiyle romanın yapısı birbiriyle bağlı. Roman 7 Gün'ü anlatıyor ve kitaplık da birbirinden ayrılmış 7 duvarla betimleniyor.
Kitaplığın başlangıç noktasıyla, kahramanların sıklıkla ilk şüphelerine dönüşü de paralel.

Andrea Miniatures
Yasak katın labirentindeki kimi odalar tek yöne açılan, penceresiz ve levhasız, bir yere ulaştırmayan odalar. Bana bunlar bu ölümlerle ilişkisi olmayan rahipleri çağrıştırdı; kimilerinin bu cinayetlerle hiç ilgisi yok ve tekrar anılmıyorlar, manastırda yaşayan ve tamamının tanıtılmadığı kişiler bunlar. Bu penceresiz ve anonim odalarda kahramanlarımız bir süre vakit kaybediyor.

Penceresi ve birden çok kapısı olan odalar ise adları sıkça geçen ve birbirleriyle, cinayetlerle bağlantılı olan kişiler. Her bir pencere yolu farklı şekilde -ve bazen yanlış yönden- aydınlatıyor.

Yollarını şaşırarak labirentte kayboluşları, birbirine benzer söz ve davranışlar gösteren bu rahiplerden yok yere günlerce kuşkulanmalarını anıştırıyor. Bu rahipler aynı anda birkaç yöne açılan odalar gibi değişkenler.


Kitaplıkta bulunan değerli eserlerden İslâm âlimlerinin yapıtlarının övgüyle sayılması gururumu okşamadı değil. 1300'lü yıllarda Hristiyan rahipler kadar İslâm âlimleri de çok okuyup yazan, ilme çok önem veren değerli insanlardı. Botanik, fizik, optik, astronomi gibi pekçok bilim dalıyla ilgilenirlerdi ve bugünkü -inancı farketmeksizin- din sorumluları gibi dünyadan ve doğadan habersiz, karanlık, geri oldukları düşünülmezdi. Kitabın ufkunuzda oluşturduğu bir aydınlık düşünce de bu aslında. Dinle daha çok yoğrulan insanların, -Tanrıbilim, ilâhiyat dışında- doğa ve hayat ile, diğer ilim dalları ile uğraşmak için daha çok ve daha geçerli sebepleri olduğunu düşündürüyor size.

devamı da var:
Gülün Adı - 3. Gün

22 Aralık 2012

Gülün Adı - 1. Gün

İlk okuyuşumun üzerinden geçmiş 15 yılın şekil verdiği bir zihinle, Gülün Adı yeniden elimde.


Bu kitap, bilinen tüm polisiye romanlarından daha farklı, bilinen İnanış üzerine romanlardan da farklı; bu yüzden öyle büyük bir ilgi uyandırdı.

Zamanının ses getiren ve moda olan eğilimleriyle yazılmış değildi, İnanç, Dinler ve Orta Çağ üzerine zengin bir bilgisi olan bir adamın ürünü olarak ortaya çıkmıştı ve bu övgüyü hak ediyordu.

Yazarı, üniversitede göstergebilim dersleri veren bir kişiydi ve göstergebilim, anlambilim hem sanat hem inanç hem de polisiye bileşkesi için muhteşem bir anahtardır.

Sinemaya uyarlanan tüm iyi edebi eserler gibi, sözcüklerin gücü her zaman görüntüden daha fazladır. Yazılmış olan herşeyin, yazılacak olan'a bir katkısı veya etkisi vardır. Bu etki, yazılmış olanı çürütüyor, geçersiz sayıyor bile olsa.


Tıpkı Koku, Jane Eyre, Emma, Gurur ve Önyargı gibi romanların veya Yüzüklerin Efendisi üçlemesinin filmlerinde olduğu gibi Gülün Adı'nda da kitapta yer alan pekçok sahne atlanmıştı ve fanatik okurlar için bu affedilmez bir şeydi. Bana göre ise, birbirinden kopuk sahnelerle dolu bir film akışıydı.

Kitapta anlatılan olaylar 7 Gün'ü kapsıyor ve her gün, 8 adet kanonik saatle ayrılan bölümlerden oluşuyor (Tan Sökümü, Sabah, Öğle, İkindi, Günbatımı, Akşam, Gece yarısı ve Alacakaranlık).


"Birinci Gün"

Romanın temel aldığı el yazmasını yazan Adso, henüz genç bir çömezdir ve anlattıkları, tıpkı anı yüklü bir zihinden çıkan şeylerin doğallığını, heyecanını, karmaşasını, sabırsızlığını içerir. Artık yaşlanmış olan bedeni, olmuş olanları olacak olanlar gibi anlatmakta zorlanır. Anlattıklarında ilk kez karşılaştığı nesnelerle ilgili betimlemeleri ilk günkü kadar canlı ve zengindir. Burada, Hristiyan inancının görsellik ve imgelemlerle olan karmaşık ilişkisinin de payı olduğunu unutmamak gerek.

Metin, aynı zamanda olayların geliştiği sıralarda İnanç Dünyası'ndaki karmaşayı, önemli bazı kişileri ve olayları da özetler. Bu kısım, küçük bir not defteri ve kalem olmaksızın okuyucuyu biraz zorlayabilir.



Ayrıca suç ve suçluluk, gülme ve neşe, bilimin amacı, imgelerin sınırları üzerine önemli konuşmalar ve tartışmalar da geçer; bu konular sadece Hristiyan inancının değil, aslında tüm dinlerin tartıştığı konular olmaları nedeniyle dikkat çekicidir. Bunlar her ne kadar İtalya'nın bir köşesindeki bir tarafı uçurumla çevrili bir manastırda geçiyor olsa da, sözcükler dünyanın öbür ucundaki herhangi bir insan için de düşündürücü ve anlaşılırdır.

William'ın çok az sayıdaki söz ve yanıttan ulaştığı çıkarımlar polisiye türlerindeki klasik dedektiflerle boy ölçüşebilir, bir farkla: bunlar modern teknoloji yardımıyla varılmış sonuçlar değil, onlarca yıllık iman geleneklerinden süzülerek ortaya çıkan şeylerdir. İpuçlarına konu olan nesneler son derece sıradan, çıkarımlar ise beklenmediktir.


Romanın ismi ise, Gül ile Hristiyanlığın geçmişte iç içe geçtiği bazı olay ve toplulukları göz önüne alırsak, bana göre ince anlamlar içermekte. Bu yönüyle değerlendirebilmek için, yazarın Foucoult Sarkacı yapıtını okumanızı önereceğim. Ama önce; Gülün Adı.


devamı da var:
Gülün Adı -  2. Gün >>

Translate