3 Ağustos 2017

Macellan - Bir İnsan Bir Yaşam


Stefan Zweig'ın yazdığı biyografik metinlere hayranımdır, Marie Antoinette ile başlayan, Joseph Fouche ile süren bu merakım Balzac ile doruğa ulaşmıştı. Bu sefer, insanlık için çok önemli bir şeyi gerçekleştirecek olan ve bunun için ulusal kimliğini bir kenara bırakmak zorunda kalan Ferdinand Magellan'daydı sıra.

Zweig müthiş araştırmacılığıyla bu kitabında da ağzınızı açık bırakıyor, ilk önce insanlığın eski zamanlardan kalma dünya haritaları ve korkularıyla tıkanıp kaldığı bir çağa götürüyor bizi. Dünyanın ucuna asla gidilemeyeceğinin, denizlerin bir yerde son bulduklarının sanıldığı, ne Amerika ne Brezilya kıtasının, uzak doğu adalarının bilinmediği dönemlere. Baharatlar altın ve gümüş kadar değerli, bir avuç karabiber bir insan hayatından daha kıymetlidir. Avrupa ülkeleri Akdeniz üzerinden dünya denizlerine açılma konusunda yarış halindedir. Bu konuda Portekiz büyük bir atak yaparak baharat ticaretinden büyük bir pay kazanır. Hasat edilen baharatların Avrupa'ya ulaşana kadar geçtiği yolların, kervanların, atlatılan tehlikelerin, her ülkeye ödenen vergi ve gümrüklerin anlatıldığı bölüm özellikle hayret uyandırıcıdır. Bununla birlikte deniz yoluyla baharatların kaynağına ulaşmak isteyen ve tüm bu gümrük, vergiler ve aylar alan ulaşımdan farklı ve ucuz yollar bulmak isteyen Avrupalılar, birkaç kâşifin gözüpekliğiyle on yıl içinde iki yüz yılda edinildiğinden daha çok bilgi edinirler dünya coğrafyası hakkında.

Müslümanların henüz ayak basmamış olduğu bâkir ülkeler, adalar ve medeniyetleri keşif için yola çıkan Avrupalıların, çok dostça ve misafirperverlikle karşılandıkları yerleri topraklarına katmak için nasıl hile ve barbarlıklara başvurduklarını da tarafsızca anlatır Zweig. Bu bilgileri aktarmak için devlet arşivleri ve denizcilerin resmî günlük ve belgelerinden faydalanır. Bana göre pekçok tarih kitabından daha kapsayıcı ve gerçekçidir. Zweig, gemi akptanlarının notlarıyla gerektiğinde başka referanslar ve tayfa günlüklerini de kullanır, birbiriyle uyumsuz görünen tarih, yer ve olayları da ayıklayarak bir tarihçi titizliğinde onun tarzına yakışan bir çalışma ortaya çıkarır. Yine de bu, kuru kuru bilgilerin sayılıp döküldüğü bir metin olmaz, Zweig her yapıtında olduğu gibi kahramanının duygu durumlarını, anlaşılabilir huylarını, zihninden geçenleri de ifade etmeye önem verir. Dolayısıyla coğrafi ve tarihi bilgilerin listelendiği bir kitaptan ziyade, belli koşullarla çevrelenmiş bir insanın neler yapabileceğine dair bir anlatı okursunuz.

Kitabın içi o zamanda yapılmış deniz seyahatleriyle edinilen bilgiler ışığında yapılmış gravürlerle, bu denizcilerin portreleriyle, keşfedilen yerlerdeki egzotik kuş ve meyveleri, yerlileri Avrupalılara betimleyen resimlerle dolu.

Macellan, kendi kralının ona kulak asmamasıyla kafasındaki müthiş proje için İspanya Kralına başvurmak zorunda kalan, bu nedenle kendi vatandaşları tarafından yakalanırsa başına ödül konan, ketum bir asker ve denizcidir, gittiği yerleri hiçbir zaman kan dökmeden İspanya topraklarına katmaya çalışan bir Portekizlidir. Ne var ki yola birlikte çıktığı beş kalyon içerisinde kendisine karşı tuzaklar planlanmaktadır, âsilerle uğraşmayı düşünmesinin gerekmediği günlerde ise uçsuz bucaksız ve nereye varacağı kestirilemeyen okyanusta kıtlık ve hastalıklar ile uğraşmak zorunda kalacaktır.

Sadece yetişkinlerin değil, dünyanın çevresinin keşfedilişini öğrenmek için çocukların da okuması gereken bir biyografi.

Macellan - Bir İnsan Bir Yaşam
Stefan Zweig
Çev.: Zehra Aksu Yılmazer
Can Yayınları, 2. basım Haziran 2013, 291 sayfa



1 Ağustos 2017

Mahur Beste

Mahur Beste sizi içine çekiveren insanları ve hikâyeleriyle, Tanpınar'daki cevherin size en güzel şekilde ilk göz kırptığı romandır. Babasının güçlü kişiliği altında ezilerek büyümeye mahkûm olan ve kendi şahsiyetini en baştan silen Behçey Bey'in hikâyesiyle başlar, neredeyse hipnotize olarak okuyacağınız babası İsmail Molla Bey ile, gizemlerini satır satır anlamaya çalışacağınız Atiye Hanım ile ilerler... Ancak bu insanların kişilikleri ve yaşantıları, o dönemin kültürü ve siyasi etkileriyle yoğrulmuştur. Her bir kişinin öyküsü, bir diğeriyle ilişkilidir, ancak parlaklıkları gittikçe azalan birer yıldız gibidirler.

Kitapta sonradan tefrika edilecek olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne birçok göndermede de bulunulur. Daha o zamandan eşyalara, eşyanın insanlar üzerindeki haklarına, saatlere ve günlük yaşamımıza nasıl karıştıklarına dair izler buluruz. Tıpkı Huzur'da çok okuyacağınız İstanbul'un, yaşayan ve değişen bir kent olarak o incinin, Tanzimat zamanlarındaki nefesleri kısacık da olsa gözünüzün önünde canlanır.

Yine Huzur romanında daha zamanına uygun çerçeveler içinde olsa da, görebileceğiniz Şark-Garp, geçmiş-gelecek üzerinde karakterlerin kendileri şahsiyetleriyle de şekillenen çok yerinde tespitler okursunuz. Özellikle İsmail Molla Bey ile Sabri Hoca'nın bu konudaki konuşmaları çok dikkat çekicidir.
"... Sen garptan geri olduğumuzu söylüyorsun. Zaten herkes bunu söylüyor; elbette doğru bir söz olsa gerektir. Fakat ben daha mühim bir şey söyleyeceğim. Ben hemen etrafımızdaki hayattan geri olduğumuzu söyleyeceğim. Bence ne şark, ne şu, ne bu vardır; etrafımızda gördüğümüz hayat vardır. Bizi yapan bu hayattır.  (...) En çetin fıkıh meselesini, hazırladığım bir fetva ile hallettiğim bir günün sonunda, evimin kapısında yanlış yunluş bir Arapça ile dua eden, abanî sarıklı kör dilenciye gıpta ettim. Onu Allah'a daha yakın buldum; medresede öğrendiğim, tekkede dinlediğim Allah'a değil, fakat içinde yaşadığım bu hayatın bütün yüksek taraflarını, insanlığını, cevherini kendinde toplayan Allah'a. Anladım ki ikisi ayrı ayrı şeylerdir. Gençliğimde Bağdat'ı, Basra'yı babamla görmüştüm, ihtiyarlığımda Mekke ile Medine'de memuriyet verdim. Mısır'a uğradım. Şam'da çocukluğumun iki yılı geçti. Hepsini türbesi, evliyası, kandili, bayramı, namazı niyazı ile gördüm ve daima başkalığını hissettim. Daima aynı olması lazım gelen bir uluhiyetin çehresi benim için değişti. Yavaş yavaş o hale geldim ki bir kandil çöreği, bir ramazan mânisi, iyi yakılmış bir mahya, sırtında yamalı abası, elinde değneği, boynunda kaplumbağa kabuğundan, bilmemhangi hayvan kemiğinden tılsımları fakir ve bitli bir dilenci benim için Müslümanlığın ta kendisidir. Gene anladım ki bizim şark, Müslümanlık, şu bu diye tebcil ettiğimiz şeyler, bu toprakta kendi hayatımızda yarattığımız şekillerdir.Bize uluhiyetin çehresini veren Hamdullah'ın yazısı, Itrî'nin Tekbir'i, kim olduğunu bilmediğimiz bir işçinin yaptığı mihraptır."

İsmail Molla Bey mevkii gereği toplumun inancı yaşayış biçimine yön verebildiği yıllar içerisinde işin aslının samimiyette yattığını, ve bu samimiyetin bu topraklardan gelen bir mirastan ayrı düşünülemeyeceğini kavramıştır. İnancı yaşayış biçimiyle ilgili de olsa ilmin, insanı samimiyetten veya bu toprakların kültür mirasından uzaklaştırabileceği gerçeğini hatırlatır. Kendisini "Dikkat et, hâlis bir Müslüman gibi düşünmüyorsun," diye uyaran Sabri Hoca'ya, "Bu Müslümanlık'ta Tekirdağ karpuzunun, Manisa kavununun, Amasya kayısısının, Hacıbekir lokumunun, Itrî bestesinin, Kandilli yazmasının, Bursa dokumasının hisseleri vardır. (...) Bu Müslümanlığın benim de herkes gibi inandığım akîdeleri vardır. Fakat onların arkasında kendilerini aydınlatan, mânalarını yapan bütün bir hayat vardır, halk vardır." diye yanıt verir. Ve bu konuşma, Tanpınar'ın zihninin daha çeşit çeşit düşüncelerinin satırlarda aktığı bir şekilde devam eder.

İsmail Molla Bey'in gelini Atiye Hanım'dan o zamanlarda seçkin bir ailede kız yetiştirilişiyle birlikte biraz Reşat Nuri'nin Çalıkuşu'nda Feride'nin çocukluğuna dair yansımalar buluruz; onun ablasıyla evlenen Halit Bey'in ufak ufak o devrin erkeklerinde ortaya çıkmaya başlayan sivri zekâlılığı, Halit Bey'in babaevindeki kalfalar, sütninelerden Hünkâr'ın sarayındaki haremden yetişme gençkızların hayallerini karşınızda bulursunuz. O zamanlar Osmanlı'da bir gayrimüslim olmanın nasıl bir şey olduğunu size yaşamöyküsüyle anlatır Nuri Bey'in sırdaşı Agop: bir paşanın himayesinde yetişen bir yetimken, ticaret kafasıyla nasıl servetler edinir, buna rağmen çocukluğun ilk özlemi nasıl içinde kalır... O yıllarda herkes için alışıldık bir şey olan, neredeyse her hafta bir semti süpürüp yutan İstanbul yangınlarının birinden kurtularak büyük bir travmaya düşen Nuri Bey'in hayatında ilerlerken... Kitabın sonuna yaklaşıp, sayfaların azaldığını gördükçe, tüm bunlar nereye varacak, diye düşünmeye başlarsınız...


Mahur Beste
Ahmet Hamdi Tanpınar
Dergâh Yayınları, 160 sayfa
16. baskı, Kasım 2016


25 Temmuz 2017

Kafamda Bir Tuhaflık - Orhan Pamuk

Cevdet Bey ve Oğulları'ndan sonra Orhan Pamuk'un en beğendiğim romanı. Türkiye'nin sosyokültürel yapısının çok geniş bir panoramasını sunuyor bizlere, ve gençliğin, yetişkinliğin tüm hassasiyetleri, hedefleri, arzuları, hayal kırıklıkları bozacı-yoğurtçu Mevlut ve çevresindekilerin hayatlarını izlerken kâh farkettirmeden kâh belirgin bir şekilde değişen İstanbul içinde yoğrularak anlatılıyor.

İstanbul'a gelmiş iki kardeşten birinin oğlunun köyden kız kaçırmasıyla başlar hikâye. Köyden kente gelip arsa çeviren, gece-kondurup içine giren aileler size İstanbul'un bugünkü halinin tarihini anlatacaklardır. Üstelik tuhaf bir biçimde, kâh Mevlut, kâh amcaoğulları, hanımları, kâh arkadaşı Ferhat, babası, amcası, kayınpederi sözü alacaklardır. Sanki hepsiyle olaylar yaşandıkça bir araya gelip konuşur gibisinizdir, onlar anlatırlar, bazen de birbirlerine cevap verir gibi kendilerini savunurlar.

Kardeş oğulları, okul hayatı, sokak satıcılığı, bir kenti öğrenmek, o kentin yaşayanlarının kapı aralığından pencere köşesinden hayatlarına şahit olmak, onların alışkanlıkları, toplumun refleksleri ve bölünmüşlükleri, tüm roman boyunca en ufak ayrıntılardan size seslenecektir. Bir kentin sokaklarını, evlerini, gecekondularını, bakkalları ve kedi köpeklerini titizlikle sindirmiştir yazar satırlara.

1960'lardan 70'lerdeki çalkantılara, sağ-sol çatışmalarından 1980 darbesine bir toplumun yaşamının değişimini bu sokak sokak gezen satıcıların gözlerinden okursunuz. Sağcı amcaoğullarından solcu sınıf arkadaşlarına, hep insancıl bir yol tutturmaya çalışan Mevlut size hep bu noktadan hitap edecektir. Daha sonra akıp geliveren 90'lar ve beraberinde getirdiği kültürel değişimler, sokak satıcılığının zorlaşırken bir şehrin mimarisinin değişmesi, apartmanların ortaya çıkmaya başlamasıyla ortaya çıkan tarikatçılık, bazı muhterem hoca efendiler, çevrelerinde oluşmaya başlayan kalabalıklar, ve aşırı zenginler, pavyonlar, gece kulüpleri, köyden gelip akıllılık ederek yükünü tutanlar ve tutamayan garibanların çaresizlikleri... Günden güne evlere, hayatlara, akıp giden zamanlara giren televizyon, telefon... Ve İstanbul depremi... O sırada, bu romanın ciddi araştrmalarla yazıldığını, bazı detayların gerçek haber ve hikâyelere dayanıyor olabileceğini düşünmeden edemiyorsunuz.

Yükselen dini görüşle birlikte değişen siyasi ve toplumsal dengeler içinde Mevlut, amcaoğulları, karıları ve çocuklarının ayakta kalma veya daha da yükselme çabaları... Günümüze yaklaştıkça kendinizin de içinden geldiği o zamanlar ortaya çıkacak, bahsedilen şeyler size tanıdık gelecek; kaçak kat çıkılan gecekonduların yerinde kuleler, towerlar, alışveriş merkezleri ... Derken, hepsinin ortasında, yıllarca süren bir aşk mektupları konusu, ve iki kadın arasında kalan çocuk yüzlü Mevlut.

Azla yetinmeyi gömüldüğü tozlu sayfalardan tekrar çıkaran, azla yetinebilirken mutluluğun resmini çizen, hayallerindeki aşk tanımlarını ararken tükenen herkese yıllar yılı tüm varlığınla sevmenin nasıl mümkün olabileceğini anımsatan bir roman.

Kafamda Bir Tuhaflık
Orhan Pamuk,
YKY Yayınları, 3. baskı 2015
466 sayfa

3 Temmuz 2017

Müzikte Derin Zirve: İlhan Baran

"Örnek besteci, önder öğretmen." Sevda-Cenap And Müzik Vakfı tarafından 2009 yılında Onur Ödülü Altın Madalyası ile ödüllendirilen İlhan Baran'ın yaşam öyküsünü anlatan kitabın arkasındaki ifadelerden sadece ikisi. Bu yaşamı oldukça zengin bir şekilde, farklı kuşaklardan öğrencilerinin anlatımlarıyla, çok çeşitli belgeler ve seçme eserlerini içeren bir CD ile sunuyor bize Şefik Kahramankaptan.

Müziği çok seven, ancak müzik altayapısından gelmeyen benim gibi okurlar için çarpıcı bir deneyim oldu İlhan Baran'ın yaşam öyküsünü okumak. Bir müzikadamının hayatını önyargısız bir müziksever olarak ilgiyle okurken birkaç kere dilediğimi farkettim ki, keşke kendisiyle tanışabilmek kısmet olsaydı. Yaşamını yitirdiği gün, öğrencilerinden piyanist Fazıl Say bir internet gazetesinde bir yazı yayınladı ve yazısı şu ifadelerle başlıyordu:
Onun yalnızlığını Marquez bile anlayamayabilirdi "yüzyıllık yalnızlık"ı yazarken... 83 yıllık bu yalnızlığa biz öğrencileri şahidiz.
Yüzyıllık Yalnızlık'taki kayıp ruhların aksine, tahmin ediyorum ki İlhan Baran, hayatının müzik ile yoğrulmaya başladığı erken zamanlarından kendisini kaybettiğimiz güne kadar, ne istediğini, ne yapacağını son derece kararlılıkla bilen bir kişiydi. Sadece içinde bulunduğu çevreler, kent, kültür anlayışından, sanata bildik yaklaşımlardan daha farklı bir noktadaydı, dünyaya ve müziğe bakış açısı evrensel ve kucaklayıcıydı. Bilinçliliği, kararlılığı, prensiplerinden ödün vermeyişiyle de çevresiyle arasında bazı kişilerin aşamayacağı bir uçurum oluşmuş olmalıdır - yine de onu tanıyan, seven, hassasiyetlerini bilen, müziğe değer veren ve değerini yükseltmeye çabalayan herkes ile sıcak bir iletişimi olduğu, öğrencilerinin anlattıklarından anlaşılmaktadır.

Felsefeye, fizik ve kaos teorisine olan merakı, İngilizce ve Fransızca National Geographic dergilerini okuması ve öğrencilerine tavsiye etmesi gibi özelliklerinden, çok özgün bir eğitmen olduğu bellidir. Öğrencilerinin hepsinin de istisnasız belirttiği üzere, hepsinin çok yönlü olmalarını, kendilerini birey olarak yetiştirmelerini istemiştir.

Kitapta da bahsedilen, tek sesli-çok sesli müzik tartışmalarına yönelik belirgin - ve belki de bu tartışmanın tek gerçek çözümü olan- bakışı, nev-i şahsına münhasır özelliğini ortaya çıkaracak cinstedir. Bunu, yazarın kitabın sonuna eklediği, İlhan Baran'ın yazmış olduğu, müzisyen olmayan kişilerin de anlayabileceği makalelerden anlıyorsunuz. Ancak İlhan Baran, bu tartışmalarla çok vakit kaybetmeye gerek görmemiş olmalıdır - bu konudaki düşüncesi açık ve nettir. Farklı bir nokta olarak; kitapta İlhan Baran'ın konservatuvarda yaşadığı çekememezlikler, kuyu kazmalar ve haksızlıkları okuyunca, o zamandan bu zamana devlete ait eğitim kurumlarında farklı bir değer üretmek için çabalayan, fark yaratan insanlara bakış açısının neredeyse hiç değişmemiş olduğunu anlıyorsunuz.

Mutlu bir aile kurma şansına erişememiş, evinde hiçbir elektronik cihaz, internet hizmeti bulundurmamış, kitapları ve notalarıyla iç içe yaşamış bir müzik insanını, hiçbir kan bağı olmayan ve özenle yetiştirdiği o yılların çocukları, bugünlerin dünya ve ulus çapında başarıya ulaşmış müzisyenlerinden okumak daha da farklı bir mutluluk. Yazar bu konuda hiçbir emekten kaçınmayıp pekçok öğrencisinin İlhan Baran ile ilk bir araya geldikleri günden kendi kanatlarıyla uçmaya başladıkları yıllara kadar anlattıklarını bizlere aktarıyor.

Kitapta, İlhan Baran'ın öğrencilerine derslerde mutlaka tavsiye ettiği, veya kendisinin de gençlik yıllarında dinleyip dimağının başucuna yerleştirdiği, makalelerinde atıfta bulunduğu çok zengin bir yerli-yabancı eserler listesi de dipnotlar halinde sunulmuş. CD ekinde sunulan eserlere ek olarak, İlhan Baran'ın seçimiyle bir eserler okyanusundan süzülmüş bu eserleri de dinlemek bir müziksever için büyük bir şans. Ayrıca, bu değerli müzikadamının yaşamında kâh öğretmeni, kâh yol arkadaşı, kâh meslektaşı olarak adı geçen Türk ve yabancı müzik insanlarına yapılan her atıfta, birer dipnot olarak kısa bilgilere yer verilmiş. Bu konuda da üzerine düşen görevi yapıyor ve müzik tarihinde iz bırakmış büyük insanlara karşı vefa borcunu yerine getiriyor.

Müzisyenler, ama belki de özellikle müzisyen olmayan herkes için: yaşamaya değen emsalsiz bir hayatın, okumaya değen emsalsiz bir kitabı.


Müzikte Derin Zirve: İlhan Baran
Şefik Kahramankaptan
Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Yayınları
Onur Ödülü Altın Madalyası Sahipleri Dizisi: 22
Ankara, Aralık 2010
424 sayfa

Kaynaklar
"Fazıl Say yazdı: Keşke herkes onu anlayabilseydi", Fazıl SAY, OdaTV haber sitesi, link: http://odatv.com/keske-herkes-onu-anlayabilseydi-2911161200.html

Osmanlı Müziğinden Çağdaş Müziğe, Müzikte Derin Zirve: İlhan Baran, Yrd. Doç. Dr. Seyit YÖRE, Musiki Dergisi, websayfası, link: http://www.musikidergisi.net/?p=1840


1 Temmuz 2017

Saf ve Düşünceli Romancı

The Daily Telegraph'ın "Büyüleyici... Her romancı bu kitabı okumak ve sanatını ustasından öğrenmek isteyecektir." yorumunun aksine, bence tam da roman okurlarının okumak isteyeceği bir kitap.

Saf ve Düşünceli Romancı, Orhan Pamuk'un Harvard Üniversitesi'nde Sanders Tiyatrosu'nda verdiği Charles Norton konferanslarını içeriyor. Toplamda altı konferansta yaptığı konuşmalar, Roman okurken kafamızda neler olup biter?, Orhan Bey, siz bunları gerçekten yaşadınız mı?, Edebi karakter, olay örgüsü, zaman; Kelimeler, resimler, şeyler; Müzeler ve romanlar; Merkez başlıklarını taşıyor.

Kitap aslında konferans başlıklarından zannedilebileceği gibi roman yazma metodu, nasıl roman yazılır vb. gibi bir içeriğe sahip değil, bu işin sanatını öğretmek amacı da taşımıyor. Orhan Pamuk'un yirmili yaşlarda ressam olmaktan aniden vazgeçip evine kapanarak okuduğu yüzlerce romana dair zihninde oluşturduğu çıkarımlar, tecrübeler, ve yıllar içinde roman yazdıkça benliğinde daha da şekillenen roman kavramını tüm incelikleriyle, bireysel gözlemleriyle anlatıyor. Romanı hem bir yazar olarak, hem de bizzat bir okuyucu olarak irdeliyor.

Roman okumayı seven herkes için, içinde kendilerini, tecrübelerini bulacağı, belki şimdiye kadar farketmeden benimsediği perspektiflerle karşılacağı bir kitap.

"Aklımızın bir başka yanıyla, yazar anlattığı şeyleri ne kadar yaşamıştır, ne kadar hayal etmiştir, merak ederiz. Roman okumak, kendimizi romanın içinde en kaybettiğimiz zamanlarda bile, bu soruyu, "ne kadarı hayal, ne kadarı yaşanmış?" sorusunu sürekli sormaktır.

"Roman okumak, bütün bir manzarayı mantıkla yargılamaktan çok, manzaranın her köşesini, her kişisini, her rengini hissetme işidir önce.

Bence sadece roman okumak yetmez, bu kitabı da okumalı. Roman okumak yetmez, romanı okumayı da okumalı.

Saf ve Düşünceli Romancı
Orhan Pamuk
YKY Yapı Kredi Yayınları, Haziran 2016
102 sayfa

10 Haziran 2017

Nermin Yıldırım'ın Unutma Dersleri

Nermin Yıldırım, geçmişle, hâtıralarla, bellek ile derdi olan bir yazar. İyi ki de öyle, çünkü başka türlü, bizlere bu kadar yürekten dokunamazdı. Üçüncü kitabı olan Saklı Bahçeler Haritası ile tanıdığım, sonra kentime ne zaman gelse peşine takıldığım, mutlaka bir sarılmadan edemediğim Nermin Yıldırım'ın dördüncü kitabı. Nedense kendisini kitaplarını yazış sırasıyla izleyemedim, ve hâlâ da o niyette değilim. Sanırım biraz hissettiğim yönde izliyorum kitaplarını.

Bir kere tehlikeli bir kitap, çünkü herkes yaralarıyla yaşar; üstelik, görünürdeki yaralardan daha derinde, unuttuğu, ya da varlığını bildiği halde hayatında sonradan açılan hiçbir yara ile ilişkilendirmediği, bu yüzden gözünde masumlaştırdığı, ya da gerçekten masum sandığı yaralarla. Dokunmadan derinleşen, karşısına çıkmadıkça çatallaşan, yüzleşmedikçe bürüyen yaralar.

En güzel yanlarından biri sizi kendi yangınınızın içine çekerken, dumandan boğulmanıza engel minik nefes alanları yaratması, çünkü Feribe, kendisini iğnelerken bunu çok güzel bir mizahla yapan bir kadın. Acı çekerken bunu sürekli hüzün ve türevi davranışlarla yapamazsınız. Arada gülmek şarttır. Zihin ve yürek, mutlaka kendisini, durumunu alaya alır, ve bunu kendisini iğnelerken kendine güya bir ders vermek, bu dersi içine kazımak için kullanır. Sahibi biraz kitap okumuş bir zihinse, kendini iğnelemesi de ahmakça sıfatlar yakıştırmaktan daha incelikli olur. Bilince ait bir savunma mekanizması. Feribe, zamanımızın, kendiyle ilgili, duygularıyla, evliliğiyle, işiyle, arkadaşlarıyla, kısacası çevresindekilerle ilgili pek çok şeyin farkında olan bir insan, ama işin güzel yanı, farkında olmadığı pekçok şeyin de ortasında olması; tıpkı bizler gibi. En çok bilincinde, ve içeriğiyle emin olduğumuz anlar, en çok şeyi bilmediğimiz ve içeriği, eğer gerçeği biliyor olsaydık, bizi şaşırtacak anlar olabilir aslında.

İkincisi, kitabın gelişigüzel, ve elbette çalakalem değil, bir uzmandan da fikirler ya da bilgi alınarak yazılmış olması. Bu sayede, edebiyatın dehlizlerinde gezineceğim derken, yaralı okurların -yani hepimizin, yaralarıyla bilinçsizce oynamak gibi bir tehilekeye düşmüyor Nermin Yıldırım. Daha dramatik bir atmosfer yaratmaya, daha gerçek bir yol yaratmayı tercih ediyor. Yangının içinde ilerliyorsunuz, önünüzü pek göremeseniz bile, en azından ardınızda neler bıraktığınızı biliyorsunuz.

Dil olarak Unutma Dersleri'ni okudukça Saklı Bahçeler Haritası'na tekrar geri dönek gibi bir merak da uyandı içimde. Yazarın bazı kelimelerle aşk yaşayan bir yazar olduğunu biliyoruz, unutulmuş, artık pek kullanılmayan kelimeleri "elinden" düşürmemek onun güzel bir alışkanlığı. Bu merakı Unutma Dersleri'nde daha yoğun ortaya çıkmış gibi görünüyor. Hiçbir şeyi bilindik ifadelerle, betimlemelerle ortaya koymak istemez gibi.

Okunan metnin çarpıcılığını konuların ilginçliği ya da üslup denemeleriyle değil uzun zamandır samimiyetle ölçen biri olarak, ne konuya değişiklikler katmakla uğraşan ne de üslup üstünde gereğinden fazla kafa yoran yazarın Unutma Dersleri'ne tıpkı Feribe gibi ben de katıldım, ve çoğu söyleminde, ânında ona eşlik ettim. Bir de bakmışım, altını çizmeye başlamışım kimi şeylerin, edebiyatla hiç de ilgisi olmayan, hayatla ilgisi olan aralara serpiştirilmiş fener ışıklarının. Hayır, öğrendiğim şeyler değil bunlar, belki anne karnına öğrendiğim, ama sonra unuttuğum şeyler. Acılarımızı unuttuğumuz değerli şeyleri anımsamak için de yaşarız. Bir de bakmışım, kimi satırları arkadaşlarıma gönderir olmuşum, ve bir de bakmışız, onlar da derinden bir yerde kendilerine bir el uzanmış olacak ki, birlikte düşünür taşınır olmuşuz. Dahası şu koca dünyada, kimileriyle yazarı imza gününde görmeye gider, sanki keşfedilmemiş güzel bir sokakta buluşup demli bir çay içer gibi olmuşuz.

Not. Ve Ses'in kim olduğunu galiba biliyorum.

Unutmak, anımsamak, unutmak için anımsamak ve hiç unutmamak üzerine.

Unutma Dersleri
Nermin Yıldırım
Doğan Kitap, 4. baskı
312 sayfa


Balzac ve Stefan Zweig

Bir Stefan Zweig hayranı olarak, yaşamına son vermesine ilişkin intizarlarım ile yazdığı biyografilerde hissedilen insan hayatına ilişkin müthiş duyarlılığının beni şaşırtması başabaş gidiyor. Marie Antoinette'in yaşam öyküsünü okuduktan sonra Zweig'ın özellikle biyografi ile roman arasında bambaşka bir tat bırakan kitaplarına iyice merak salmış ve Balzac, Fouche, Erasmus ve Macellan biyografi kitaplarını valize sığdırıp İngiltere'ye getirmiştim. Balzac, Zweig'ın kelaminden okuduğum üçüncü hayat hikâyesidir. Ve hâlâ aynı düşüncedeyim: bu kişiler yaşamlarını Zweig'ın kelimelerinden okusalardı, her satırının altına imza atarlardı. Zweig, belki onların çözemeden hayata veda ettikleri pekçok bilinmezi, biz okurlar için açığa kavuşturmuştur.

İnsanların hayatlarında başlarına gelen şeyler, öngörülemez bir hızda ve sırada geldiği için deneyimlerini, ve bu olaylarla gelişen kişiliklerini o anlarda olayların içinde kestiremezler ve bunun için zamanın akıp geçmesine ihtiyaç duyarlar. Zweig bunu, o olaylarla eşzamanlı olarak yapıyor, çünkü geçmişe bakmanın avantajını kullanıyor.

Balzac, Zweig'ın yazmak için çok çalıştığı, hayatında en önem verdiği çalışmalarından biri. Ve bu yaşam öyküsü, kendi içinde pekçok ironi taşıyor.

Çağdaşlarından ve gelmiş geçmiş pekçok yazardan daha çok çalışan, çalışmak zorunda kalan bir yazardır Balzac. Yaşamı boyunca asla ödemekle bitiremeyeceği borçlar altında ezilmiştir. Bu borçlardan kaçmak için kâh yazarlıktan farklı işlere girişmiş, kâh alacaklılar yüzünden evine gidememiş ve gizlilik içinde başkalarının yanında yaşamıştır.

Yıllar, yıllarca kendinden yaşça büyük kadınları sevmiş, bazılarını sonsuzluğa uğurlamış, bazılarını on yıllarca beklemek zorunda kalmıştır. Bununla birlikte bir yazar olarak geçirdiği acemilik, kararsızlık evrelerini, olgunlaşmasını ve en son kalemi tutamadığı anlara kadar Zweig'ın analizleriyle izleriz. Yazarlık pratiklerini, Balzac'ın çalışma günlerini okumak oldukça ilginçtir. Zweig Balzac'ın mektuplarından eserlerindeki ifadelere kadar pekçok kaynak kullanır, bunları sadece savlarını ispat etmek için değil, Balzac'ı eleştirmek için de kullanır, onu ve çevresindeki insanları da pekçok açıdan inceler ve bu büyük yazarın eserlerine yansımalarını irdeler.

Balzac'ın eserlerini, Zweig'ın kaleminden yaşamını okuduktan sonra tekrar okumak gerekir.

Balzac, Bir Yaşam Öyküsü
Stefan Zweig,
çev. Şebnem Sunar - Yeşim Tükel Kılıç
Can Yayınları, 500 sayfa

1 Mayıs 2017

Uydurulan Din ve Kur'an'daki Din

Kur'an Araştırmaları Grubu tarafından yazılmış olan bu kitap, kendine ait bir websayfasında da metinleri büyük oranda okuyucuya sunuyor. Öncelikle yazar isimlerinin açıklıkla listelenmediği dikkat çekiyor. Bunun bir sebebi ölüm tehditleri alıyor olmaları veya alma riskleri olabilir. Peki bu kitap ne anlatıyor ki böylesi bir gizliliğe ihtiyaç duyuldu? Kitabı okudukça anlaşılır hale geliyor bu. Çünkü dini sadece Kur'an'a göre yaşamayı savunan bir metin, böylesi bir durum işine gelmeyen pekçok tarikat ve/veya fanatiğin hışmını üzerine çekecektir. Dini sadece Kur'an'a göre yaşamanın bizzat Kur'an tarafından istenmesi ayetlerle aşikârken, bunun savunulmasının öfke çekmesi aslında büyük bir ironidir.

Kitap başından sonuna dek, İslâm dinini ve tüm içeriğini, inanç konuları, dua ve ibadetler vb. sadece Kur'an-ı Kerim'i esas alarak gerçekleştirilmesini içeriyor. Ve bunu sadece Kur'an'dan kitaba alıntılanmış ayetleri işaret ederek yapıyor. Toplumların Kur'an'a değil de kul işi uydurmalara sarılmasının tarihini, sosyal ve toplumsal sebeplerini, bunların sonuçlarını da size kaynaklarıyla sunmakta.

Bohçalara sarılı, yükseklere asılı, el sürülmeden nesiller geçen, toplum genelinde sadece ölünün ardından duvardan indirilip okunan ve (içinde onlarca defa vurgulandığının tam eksine) "üzerinde derin derin düşünülmeyen" Kur'an, aslında dinimizin tüm gereklerini tam ve yeterli olarak bize ulaştırmakta. Bu benim bir yorumum değil, doğruca ayetlerle açıklanan bir ifade.
"Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?" Ankebut, 51

Peygamberimiz (s.a.v.) ve dört halifenin dönemlerinin ardından hadis yazımının nasıl zamanın yönetimleri tarafından desteklenerek hadis uydurmacılığına ulaştığı, bunun ardından mezheplerin daha da güçlenmek için nasıl kimi hadisleri yalan kimilerini doğru gördükleri, dinimizin esası Kur'an yerine nasıl bu uydurma hadis ve rivayetlerle şişirilen İlmihâl kitaplardan öğrenilerek asıl olandan uzaklaştırıldığı bu kitapta anlatılıyor. Kitaptan bazı başlıklar şu şekilde:

Dinan Kaynağı Nedir?
Kur'an Ayetlerine Göre Din
Reform Değil Kur'an'a Dönüş
Hadislerin İncelenmesi
Dine Sokulan İlâvelerin, Hadislerin Uydurulma Sebepleri
Hadis-Kur'an Çelişkileri
Hadis-Hadis Çelişkileri
Hadis-Mantık Çelişkileri
Hadislerin Dine İlâveleri
Hadisler Hadisleri yArgılarsa
Dört Halifenin Hadislere Karşı tavrı
Bazı Önemli Hadis Uydurucuları
Dini Uydurmacılıkta Emevileri, Abbasiler ve Diğer Tarihi Sebepler
Mezhepler
Tarikatlar
...
Kur'an'ın Dininin Kolaylığı
Kur'an'dan Soruların Çözümlerine Örnekler
Kur'an'da İnanç Konuları, Namaz, Oruç, Hac ve Zekât

Bu kitabı okudukça aslında üzüntülere düşüyorsunuz. Çünkü dosdoğruca önünüze konulan ayetleri görürken, bir yandan Kur'an'ın asırlar öncesinden bir mucize olarak öngördüğü ve ayetlerde bahsedilen fırkalara bölünme, hizipleşme, ve Peygamberimizin (s.a.v.) ömründe söylemesi imkânı olabilecek sayıyı kat kat aşmış uydurma hadisler, insanların günlük yaşamında dürüst bir mümin olarak sergilemesi gereken davranışlar ayetlerle bir bir anlatılmışken her bir mezhebin kendince farklı uydurduğu yeni yasaklar ve ilâvelerin topluma nasıl yıllarca sunulduğunu görmek, inancını doğru olarak yaşamak isteyen bir insanı üzecek boyutlarda.

Ancak elimizde biricik umut ışığı var: Kur'an. Bu kitap da dinimizi, yalnızca Allah'a özgüleyerek ve Kur'an'ı temel alarak yaşamamız, onun haricindeki tüm insani söylem, dine ilave ve başvurulardan uzaklaşmamız için güzel bir kaynak. Bu anlamda Kitab'dan uzaklaşmış/uzak kalmış inananların yeniden ve sadece Kitab'a sarılmalarını vurgulayarak, insanî anlamda yapabileceği en doğru işi yapıyor. Bundan fazlasının zaten asırlardır yapılmakta olduğunu, bunun da aslında "haddi aşma" olduğunu kapsamlı bir şekilde ortaya koyuyor.

Ben de Kur'an'ı anlayarak okuma, üzerinde düşünme, günlük hayatta anma ve layıkıyla uygulama için gayretlerime devam ederken, bu kitaba rast gelmem bir şans oldu. Allah'ın kelâmı bize yakın, kul işi ilâveler, saptırmalar bizlerden uzak olsun.

11 Şubat 2017

Kreutzer Sonat - Tolstoy

Üç günde biten, ama düşünmesi günler alan ince ve zor bir kitap Kreutzer (Kroyçer) Sonat. Tolstoy'un sadece edebi alanda değil manevi olarak da belirli bir yol çiziyor olduğunun cesaretli bir ispatı aynı zamanda. Bir tren yolculuğunda yolcuların evlilik ve ayrılık, aşk üzerine başlayan konuşmalarına karışan bir asilzadenin, karısını bir kıskançlık krizi sonucu öldürdüğünü söylemesiyle başlıyor. Pozdnişev'in elini kana bulamasına götüren, sıradan bir Rus erkeğinin o zamana ait ailevi ve toplumsal koşullar içerisinde kadınlara bakışını şekillendiren koşulları içtenlikle eleştirmesine şahit oluyoruz, ve maalesef, günümüzde de çoğunluğu halen yaşanmaktadır bunların.

Kızların yetiştiriliş ve aşkı dünyada herşeyin üstünde görüş biçimleri, herşeyin, ama herşeyin farkında olan ama yine de kızlarını böyle yetiştirmeye devam eden anneleri, delikanlıların masumiyetlerini yitirişine yönelik toplumun görmezden geliş ikiyüzlülüğü ve bekâr bir erkeğin her türlü hovardalıklarına karşın evlilik kurumuna duygusal ve zihinsel olarak son derece hazırlıksız oluşuna kadar Tolstoy, kadın erkek ilişkilerine dair kafasında ne kadar itiraz varsa ortaya döker. Yine de, kitap sadece bir itirazlar silsilesi değil, en az gençkızlar kadar gerçeğe aykırı hulyalarla evlenen, karısıyla nasıl anlaşacağını bilemeyen ve bunu sorgulayan bir erkeğin acı çekişidir. Kıskançlık duygusunu bu kadar gerçekçi betimleyen bir metin sanıyorum ki nadirdir. Gerçekten, bir erkeğin kendi ruhundaki iç savaş kadar kare kare izlersiniz içinde doğan ve büyüyen kıskançlığı.

Tolstoy, yayımlanma dönemi tartışmalarla dolu olan bu kitabı için bir de Son Not yazmıştır, ancak bu yazısında kitapta savunduğu tüm noktaları bir kez daha savunmuştur. Kitaplarda Önsöz kavramını çok desteklemediğim için, Doris Lessing'in Önsöz'ünü en son okudum, iyi ki de öyle yapmışım, çünkü Tolstoy'un bazıları uç olmakla birlikte bir novalla'nın münasip üslubuyla dile getirdiği fikirlere Lessing fazlasıyla rahatsız edici bir kurguyla itiraz ediyor.

Kitap kapak resmi novalla içeriğiyle son derece uyumlu ve naif, ilk kez bir kapak resminin kitap içeriğiyle bu kadar bütünleşik olabileceğine şahit oldum. İlya (Yefimoviç) Repin'in 1903 tarihli, 'Özgürlük' başlıklı resmi. Dalgaların içinde el ele yürüyen bu çift, kadının utangaçlığı, erkeğin cesaretli sevinci, ve hiç de sakin olmayan bir denizin içinde bilinçle yürümeleri kadar bu metni böylesine güzel bütünleyen başka bir görsel daha bulunamazdı.

İletişim Yayınları'nda Ergin Altay'ın muhteşem çevirilerinden Rus yazarlarını okumak zevkini, yayınevi, bu son aldığım kitaplarında rastladığım "Romana ait resimler" ve "Kronoloji" ekleriyle daha da büyük bir keyfe dönüştürüyor. Romana ait resimler kısmında romanın ilk baskısının kapağı, yazarın yaşadığı/kitabın yazıldığı zaman aralığında Rusya, Moskova'dan görünümler gibi okuyucuya güzel bir görsel zenginlik sunuluyor. Kronoloji ise, kitap yazarının doğumundan ölümüne değin, yazarın hayatındaki ve o sırada dünyada olan en önemli olaylar kısa kısa listeleniyor. Örneğin 1869'da Savaş ve Barış, altıncı ve son cildiyle beraber tamamlanmışken, aynı yıl, Dostoyevski Budala'yı yazıp yayınlıyordu. Bu kronolojik kısım çok yaratıcı ve güzel bir fikir, sahibi her kim ise bir okuyucu olarak tebrik ediyorum.

Son olarak, Tolstoy, bu novella'yı yazdığında, insanları bu konularda düşünmeye çağırmak istemiş olmalıydı ve bunu başardı. Kitap o kadar gürültü koparmıştı ki, yasaklanmaktan son anda kurtuldu, sonunda bir orta yol bulunarak sıradan bir insanın satın alamayacağı fiyata satışa sunuldu. Şimdiyse ortalama bir fiyata alıp okuyabilecek fırsata sahibiz, öyleyse okuyup düşünmenin, hepimize yıllarca bambaşka renklerle, çerçevelerle sunulan aşk ve bir bilinmezlikten çıkıp başkalarının tuğla tuğla, duvar duvar ördüğü biçimiyle evlilik üzerine düşünmenin tam zamanı.


Kroyçer Sonat, 
Lev Nikolayeviç Tolstoy
çev. Ergin Altay
İletişim Yayınları, klasikler 23, 196 sayfa



1 Şubat 2017

Victor Hugo, Notre-Dame ve Bilmediklerimiz

Genellikle çocukluğumuzdan itibaren Victor Hugo'nun Sefiller ve Notre-Dame'ın Kamburu romanlarını ya işitiriz, ya da okuruz; ya da daha da kötüsü, filmlerini, veya bale uyarlamalarını izleriz. Daha da kötüsü, çünkü her sanat dili, kendine özgü ekleme ve çıkartmalarıyla yazın dilinde kendini ifade etmiş her eseri baştan ve farklı şekilde var eder. Bir eserin başka bir sanat biçemindeki ifadesiyle karşı karşıya geldiğinizde, o eserle karşılaşmış veya onu okumuş sayılmazsınız, bu kitap bu sava örnek teşkil eden pekçok kitabın olduğu listenin en başlarına yerleşecek bir kitaptır. Nasıl, matbaa mimariyi yol ayrımına itmişse, fotoğraf resmi aynı sona sürüklediyse, 8 mm'lik film de sayfalara aynı şeyi yapmaktadır: ya yeni bir yol çizecek, ya da ardılı sebebiyle sıradan bir sanat dalı haline gelip tüm o ihtişamını yitirecektir. İlkini okumuş, ikincisinin ise filmlerini izlemiş birisi olarak, kitapçıda gördüğüm ve iç kapağını okuduğum zaman Notre-Dame'ın Kamburu bende bir merak uyandırdı: hiçbir şey sandığımız gibi olmayabilirdi!

Roman ilk yayınlandığında,üç bölümünü içeren dosya kayıptı; ya yeniden yazılacak ya da onlardan vazgeçilecekti. Yazar, bu üç bölümün ikisinin, romanın ve olayların özünü etkilemeyen sanat ve tarih bölümleri olduğunu ve okuyucuların bunların kaybolmasının farkına bile varmayacaklarını düşündü ve onları gözden çıkarma yolunu seçti. Bugün söz konusu bölümler bulunmuştur. Böylece eser şimdi bütünüyle karşınıza çıkmış oluyor:yazarın hayalini kurduğu gibi...

İşte tam da bu yüzden okunmalıydı, okuyucu bu farkına varılmayacak bölümlerin peşinden gitmeliydi! Ve hızlı bir kararla kitabı aldım.

Şubat 1831'de yazarın kitaba yazdığı ilk not ve Ekim 1832'deki son düzenlemeye eklenen notları okuduğunuz anda, bu kitabın mimariye adanmış bir dua olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Oysa siz edebiyat tarihi boyunca onlarca kere işlenmiş olan Güzel ve Çirkin yapısına tüm özüyle göz kırpan bir kitap bekliyordunuz değil mi? Hiçbir şey sandığınız gibi değil.

Victor Hugo, Paris'in romanın geçtiği varsayılan 1480'li yıllardan, kendi yazmakta olduğu döneme kadar tüm şehrin mimarisini ilmek ilmek işler ve şehrin anıtlarının nasıl birer birer yok edildiğini gözler önüne serer. Notre-Dame Kilisesi'nin zirvelerinden tarif ettiği Paris'i okurken, bir mimar eline bir kalem kâğıt alarak o asrın kentini eksiksiz çizebilir. Şehri anlatırken, tarihsel olarak nasıl genişleyip yayıldığını, bölgelerin insani, sosyal yapılarını dantel gibi işler. Romandaki tüm olaylar, bu kadar üzerinde durularak anlatılan bölgelerde geçmektedir, olayları gözünüzde canlandırırken, yazarın zihninizde çok önden inşa ettiği mekânları bir film sahnesi gibi eksiksiz bulacaksınız.


Aynı zamanda o devrin entellektüellerinin bir temsili olarak Gringoire, romanın başından sonuna dek 15. yüzyıl Paris'inde bir şaire verilen değeri açıkça gözler önüne serecektir, içine düştüğü hırsızlar, dilenciler ve serserilerden oluşan Paris'in ayaktakımı, Üniversite mahallesinden öğrenciler, bir iki yüzyıl sonra Fransız Devrimi'nde aynen bu şekilde ortaya çıkacaklardır. Victor Hugo, tek bir bölümde anlattığı Fransa Kralı ve çevresinde ondan bir mülk, bir makam, gibi çeşitli imkânlar koparmaya çalışan hilebazlarla çevrili olarak, o yılki masraf listesinin kendine okunduğu bölümde, halkın parasının naısl çarçur edildiğine dair eleştiriler bulacaksınız. Aynı zamanda Paris'i Kraldan daha beter bir anlayışla yöneten senyörler, kentte yürütüle(meye)n adalet çarkı, halkın da buna ayak uyduran hızlı galeyana gelen çelişkilerle dolu adalet anlayışı hepsi ileride Paris'te meydana gelecek olayların zeminini daha o zamandan hazırlamaktadır.

O yüzyılda ilimi son damlasına kadar okumuş ve bundan sonra Umberto Eco'yu anıştıracak şekilde simya ve karanlık sanatlara uzanmış rahip ve Başdiyakoz Frollo'nun şahsında ilerler aslında tüm roman, çingene kızı Esmeralda daha ziyade 16 yaşında herşeyden habersiz, bir gençkıza has hayallerle bir askere aşık olan bir çocuktur. Zangoç Quasimodo'nun hissettikleri, iç dünyası, iç sesi hakkında hiçbir şey bize aktarılmaz, yazar o noktalarda kendisi de sıradan bir izleyiciye dönüşür ve bilmediğini itiraf eder.

Kitapta yer alan üslup, yazarın bir masal anlatır gibi aralarda kendini de anlatının içine katarak, eleştirmek istediği noktalarda bir anda yaşadığı devire sıçrayarak karşılaştırmalar yapması, ya da kendi bilemediği şeyleri özür dileyerek geçmesi sayesinde beklenmedik bir üsluptur. Burada çevirmen İsmet Berkan'ın da emeğinin hakkını vermek gerekir, Hugo'nun sonu gelmez düşünce akışı Seine Nehri'nden farksızdır, yine de tüm metni duru bir şekilde bizlere sunmayı başarır.

Başdiyakoz Frollo'nun, kilisedeki odasında kendisine gelen esrarengiz ziyaretçilerle konuşurken, sağ elini masasının üstündeki basılı kitaba, sol elini Notre-Dame'a uzatarak ve kederli bakışlarını birinden birine çevirerek, "Heyhat! Bu onu öldürecek!" demesiyle, kitabın bence en çarpıcı bölümünü okuyacağınızı işaret eder. Bu, Beşinci Kitap'ın İkinci Bölümü'üdür, ve matbaanın, mimariyi nasıl yok edeceğini tüm çıplaklığıyla açıklayacaktır. Kağıda yapılan baskı, taşa yapılan baskıyı (mimariyi) yenecektir, ve böylece, mimarinin taştan elinin altında olan resim ve heykel sanatları, özgürleşecek, kendi yollarını çizecektir. Yaklaşık 16 sayfalık bu bölüm, belki de tüm mimarların, ve sanat dallarının gelişimiyle ilgilenen okuyucuların kaçırmaması gereken bir bölümdür. Büyük olasılıkla kitabın ilk basımda kaybolan bölümlerinden biriydi, ancak okuyucuya kazandıracağı farkındalık, okuyucunun farkına varmayacağı düşüncesiyle büyük bir tezat oluşturur, yazarın ironik bir yaklaşımı!


Ve son olarak, Notre-Dame'ın Kamburu, umulmadık bir şekilde sona erer, ve farklı şekillerde anımsayarak geçirdiğiniz tüm yıllarınız, belki çocukluğunuzun bir parçası daha bu şekilde hakikatin kollarına kavuşur.

Notre-Dame'ın Kamburu,
Victor Hugo,
çev. İsmet Berkan, Can Yayınları
654 sayfa

16 Ocak 2017

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

İsmini duymamanın imkânsız olduğu, yine de elinize alıp tamamıyla kendinizi kaptırarak okumak için biraz zaman isteyen bir kitap Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Tanpınar'ın, bir aşkı ve şehri anlatan Huzur romanının ardından, bir zihniyete baştan başa bir eleştiri romanı olarak yepyeni ufuklar açtı zihnimde.

Bir iç çekiş gibi itiraflarla başlıyor Hayri İrdal'ın günlüğü, ve yazdığı ilk sayfalarda toplumun en sıradan hal ve alışkanlıklarına yönelik ince eleştiriler, kalemi tutanın farkında olmadığı ama sizin gözlerinizin önüne apaçık serilen bir mizah yakalayıveriyor sizi.

Romanın ilk özelliği, zamansız bir yapıt olması - ister Abdulhamit Dönemi'nde geçiyor olsun, ister Cumhuriyet'in belirsiz yıllarında; modernleşmenin, toplumun tüm kesimlerince istenen (!) hızda yayılamadığı ve yerleşemediği zamanlar; veya kolaycılığın müthiş bir şekilde insanımızda yer etmeye başladığı 80'ler, 90'lar, 2000'ler. Bu kitapta anlatılan pekçok şey, toplumumuzun sosyokültürel gündeminin askıda kaldığı, medeni alışkanlıklarımızın değişimlere uğradığı dönemlere uyarlanabilir. Toplumun  farklı kesimleri, birbirinden kopuk, uç noktalarda ve zıt hedefleri içselleştiren farklı hayatlar sürerken bu insanların bir araya gelmesi ve bilinçli olarak yönlendirilmesiyle bu kitaptakine benzer olaylar meydana gelebilir: hiç yoktan gereksiz kurumlar kurulup bir sürü insan işe alınabilir, hem de tam da kurucularının savunduğu gibi kendi çevrelerinden ve tamamen tecrübesiz insanlar - devlet yetkilileri de buna ikna olabilirler, hatta kurumlara gelip ziyaretler edebilirler, dönen dolaplara göz yumabilirler, basın bu olaylara alkış tutabilir, eleştirenler magazin haberlerle, demagojilerle bastırılabilir, bu kurumun varlığına halk tamamen alıştırılabilir ve halk yeni çıkan yönetmeliklerle bu kurumlara borçlu hale bile gelebilir, yeni moda kararlarla cezalar öder duruma gelebilir - şaşırtcı bir şey değildir bu. Cemiyet hayatından tutun da mesleki yaşama, mahalleler evler komşulardan mahkeme salonlarına, tıp kurumlarının ve personelinin durumuna, kahvelerden ruh çağırma cemiyetlerine ve en son bürokrasiye kadar, anlatılan olay ve kişiler mutlaka tanıdıktır.

Bu kitap hakkında her yerde rastlayabileceğiniz, Doğu-Batı arasındaki sıkışmışlık tanımlamaları bu romanı değerlendirmekte yetersiz kalacaktır. Böyle konulara değinen pekçok kitap yazılmış ve yazılmaktadır, ancak SAE bu örneklerden kendi mizahı ve olay örgüsüyle sıyrılır. Günümüzde bir etkiden ziyade erek haline gelmiş olan hiç yoktan köşeyi dönmek kavramının resmî yollarla nasıl da kolaycacık gerçekleşebileceği ve bunun sıradan bir adamın iç dünyasını nasıl karıştırabileceğini okursunuz. Bu açıdan roman, önemli bir görev de üstlenir; bireyler sürekli olarak refaha kavuşmayı ve refaha kavuşunca yapacakları şeyleri düşlerler, ancak şahsiyetlerinin bu yeni durumla nasıl başa çıkabileceğini düşünmezler. Değişen çevreleri veya mevcut çevrenin davranış/alışkanlıklarının değişmesi, bireyin olageldiği iç dünyasıyla, anılarıyla, beklentileriyle çatışabilir. Birey bir an gelip, refahtan uzak ama huzurlu, mütevazı ve kendine yabancı olmayan ufak dünyasını özleyebilir. Bu yeni düzene ayak uydurması bekleneceğinden, uyumsuzluk, anlaşılamama, yalnızlık, kendi özünden kopuş gibi psikolojik durumlarla karşı karşıya kalabilir. Bu roman, bir psikoloji - Doktor Ramiz'in deyişiyle psikanaliz- tezine dönüşmeden bunu size iletmeyi başarıyor.

Toplumun ve devletin hiçbir şekilde ihtiyaç duymayacağı bir işin uydurulması, bunun kıvrak bürokratik adımlarla devreye alınması ve büyütülmesi okuyucuya bir yandan akıl almaz gelirken, öte yandan mevcut pekçok kurum ve işleyişini andırarak hiç de yabancı gelmeyecektir. Devlet hiç de farklı olmayan bir şekilde pekçok ihtiyaç duyulmayan ofis, personel, yönetim, ve bürokrasi işletmekte,"bu sisteme gerçekten lüzum var mı?" sorusu sorulduğunda devredışı kalması hiç de zaman kaybı sayılmayak bir çok makam ve kuruma çatı olmakta, para sarf etmektedir.

SAE, yine pekçok değerlendirmede rastlayabileceğiniz gibi, refahın bir insanı nasıl değiştirdiğine bir örnek değildir bana göre; tam tersine, değişen koşulların bir insanı ne kadar istese de değiştiremeyeceğine en güzel örnektir. Hayri İrdal, yazdıklarının ilk sayfalarında anlattığı tüm çocukluk, gençlik ve ilk evlilik yıllarında başına gelenlerde yürüttüğü mantığı, bireysel isyanları ile hepimiz gibidir; iyi bir hayatı olsun ister, çocukları ve hanımıyla mutludur; evine ekmek götürmek arzusundadır. Uğradığı haksızlıklar ya şanssızlığı ya da dilini tutamamasından ileri gelmiştir. Ancak Halit Ayarcı ile tanıştıktan sonra hayatında değişen koşullara kendi de uzun süre inanamaz -bir süre sonra kendi sesine dönüşen iç sesinden anlarız bunu. Satır satır yazdıkça Hayri İrdal, ilk sayfalardaki naifliğinden kurtulur ve hikâyenin sonlarına doğru hayatındaki müthiş değişimle ve SAE'nin getirdikleriyle bütünleşemediğini dile getirmeye başlar, zihninde hep bir soru işareti vardır, hatta son sayfalarda bunlardan - refah, zenginlik, eğlenceler- aleni tiksinti duyduğunu da hissederiz.

Halit Ayarcı ise Türk edebiyatında şimdiye kadar sunulanlar içinde temsil ettiği fikir ve zihniyetler bakımından en kapsamlı olarak düşünülmüş Türk bürokratı/aydınıdır. Kitabın pekçok yerinde Hayri İrdal'ı ikna için sarf ettiği sözler, romanın geçtiği yıllardan bugüne kolaylıkla taşınabilir ve günümüze ait bir aydın/bürokratın sözleri diye sunulabilir. Bu anlamda eşsiz bir öngörü ve toplum algısıyla vardır Tanpınar'ın. Bir noktada Halit Ayarcı zavallı Hayri İrdal'ı değil, okuyucuyu ikna etmekte, ona kıvrak diliyle aklının havsalasına hiç gelmemiş zıt perspektiflerden iddialar sunmaktadır. Halit Ayarcı daha o zaman tanımı bile yapılmamış "algı yönetimi"nin yaratıcısı sayılabilecek, yine o yıllara yabancı bir kavram olan "girişimcilik"in, "inovasyon"un en olmayacak örneğini vücuda getiren bir karakterdir. Enstitüye alınacak personelin seçiminde yürüttüğü akıl gerçekten hatırlanmaya değerdir:

"İçlerinden tecrübelileri seçsek?"
"Asla... Siz tecrübe kelimesinin hakiki manâsını bilmiyorsunuz. Tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir. Bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez."

Hayri İrdal'a ısrarla yazdırdığı, Ahmet Zamanî Efendi üzerine bir biyografi kitabı için söylediği şu sözler Halit Ayarcı'nın varoluş sebebini çok güzel özetler:
"Siz yalan diye bir şey mevcuttur, sanıyorsunuz. Hayır, yalan diye bir şey yoktur. Ahmet Zamanî bugün için yalan olamaz, bilâkis hakikatin ta kendisi olur. Ne vakit yalan olurdu, bilir misiniz, hem de korkunç bir yalan? Eğer hakikaten on yedinci asır sonunda yaşasaydı, işte o zaman yalan olurdu. Çünkü asrından ayrılırdı. Bu da imkânsız tabii! Bu meselelerde yalan veya hakikat diye bir şey yoktur. Asrına uymak, onun adamı olmak vardır." 
Asrının adamı olmayı savunurken kendini ve çevresini yitirenlerin romanı.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ahmet Hamdi Tanpınar
Dergâh Yayınları, İstanbul, 382 sayfa




Translate