23 Nisan 2012

Sakarya'da Bir Akşamüstü

Kentlerin kalbi varsa, bu kentin kalbi çocukluğumdan beri geçip durduğum ama sanki yüzyıllardır oradaymış hissi veren Sakarya'da olmalı. İş yerimin ve evimin yerleri nedeniyle artık çok sık geçemesem de her yolum düştüğünde beni bir başka etkiler.

Bir akşamüstü, saatin akşam olmasına müsaade etmeyen bir güneşin eşliğinde sızlayan ayaklarım çıktı Sakarya yoluna. Sizi önce yoğun, yorgun nefesiyle karşılar burası. Nereye ne kadar lüks AVM'ler açılırsa açılsın, bu eski püskü yer hep kalabalıktır. Gelip geçen gençlik, ellerinde unutulmuş gazetelerle sağa sola seslenen gençlik, eskiden çöplerin yığıldığı şimdi kentsel dönüşüm ile yüzü yenilenen, estetik ameliyat geçiren binalar, sağda solda banklar hepsi de dolu, aşınmış heykeller... derken...

Bir insan heykel. Bir maden işçisini canlandırıyor. Çevresinde insanlar. Bir müzik. Ama biraz ilgisiz, pop müzik. Uyandırılmak istenen şey güç ve sabır ise, uymayan bir müzik. Biraz ilerleyince ileride bir sahne kuruluyor. Acaba ne konseri? 23 Nisan diye bir bez afiş gerilmiş. 23'ü geldi mi ayın?

Birkaç adım ileri. Bir insan heykel ve kalabalığı daha. Çiçek satan bir kadını canlandırıyor. Baştan aşağı gümüş boya ile spreylenmiş.

Neredeyse çarparak, tamamen alındığından sadece kalemle çizilmiş kaşlarının altından bakarak geçiyor bir genç kız. 

Şu kesin: elinizde Paşabahçe kutusu ve poşeti varsa, 40-50 yaş civarı hanımlar size daha uzun süre bakıyor.

Ben geri dönerken maden işçisi heykeli yer değiştirmişti, çalan müzik beni alıp 10 yıl öncesine götürdü, Yann Tiersen. La valse d'Amelie.

Bu müzik her zaman her yerde aynı etkiyi yaratır. Tüm algılarınızı açar ve rutin dışında bir şeyler yapma isteği doğurur. Bir anda anımsadığım filmin haşarılığı, umudu ve enerjisiyle yürürken, az ötemde bir çocuk görüyorum, eğilmiş babasının ayakkabısının bağlarını çözüyor, adam farkında değil birileriyle konuşuyor. Farketmese bari diye düşünürken yakalıyorum kendimi!

Müzikten uzaklaşmamak için yavaşlıyorum, işte onca etkinlik ve hazırlığın yaratmak isteyeceği içsel dürtüyü eski bir Fransız melodisi yaratıyor, birkaç tur daha dolanabilirim.

Ne var ki ayaklarım aynı fikirde değiller, müzik hafifledikçe ilham uzaklaşıyor, caddenin başında yıllardır duran taş heykelin önündeki kalabalık gitmiş, yerler güvercinlere kalmış. İki delikanlı taşlara oturmuş Urfa türküsü söylüyor, akordeon sesi uzaklara karışıyor.

Metro girişine yakın, tüm banklara aynı hisle oturan insanlar gibi ben de oturuyorum, fal bakıyoruz diyerek küçük kâğıtlar uzatan çocuğun yanından geçip; yıllardır o çocuk orada ve kâğıtlar uzatıyor.

Eskiden tam burada tek bir dönerci vardı, annem beni kardeşimle buraya getirirdi, ince bir ekmeğin içinde döner yerdik, yüksek masaları vardı, dar ve koyu ahşap, bar sandalyesi gibi boyumdan iki kat yüksekte. Herkes duvara dönüp yerdi, ben ikidebir arkamı dönerdim. Üstüne kazandibi. Annem gençti, ben çocuk. Sonra orayı yıktılar, başka bir restoran yaptılar, bir kere gittim; aradığı şeyi bulamayacak olan insanların kesin düş kırıklığıyla. Tek başımaydım ve yaşım on sekizdi, bambaşka bir yerdi, ben de bambaşkaydım artık.

Caddeyi geride bıraktım ve 10-15 yıl öncesinden geri döndüm bu yıla. Ama o yılları hâlâ içimde taşıyarak, onları örten perdeyi bir an kaldırıp bakmış olarak.

8 Nisan 2012

Budala - Sunuş Karşıtı Bir Yazı

Yeniden Dostoyevski. Bir anda soğuyan bahar gününün erken karanlığında. Her yerde aynı şekilde karşımıza çıkan ve büyük romanları tekrar edilse de bir sürpriz gibi kalabalık raflar arasından çıkıveren Budala ile.


'Niyetim bütünüyle güzel bir insanı anlatmaktır.' sözünü okuduğunuzda başta şaşırıyorsunuz. Özellikle Karamazov Kardeşler ve Cinler'i daha önce okumuşsanız. Bu romanlar sadece kötülükten bahseden kitaplar olmadığı halde sizde bıraktığı izlenimler öylesine güçlüdür ki, o yaşantılar, pek betimlenmediği için sizin yarattığınız odalar, eski ahşap, öfkeyle parlayan sözler, yılgınlıkla tutunamayan ömürler etrafınızı sarar ve 'bütünüyle güzel' kelimelerinin aydınlığını seçemezsiniz. Bu iki kelimenin yarattığı önyargı inanılmazdır.

Belki de bu yüzden kitap arkasındaki metinleri, Önsözleri, Sunuşları hiç okumamak gerekir. Kitap kapağındaki resim bile bir yönlendiricidir. Yayıncının kapak resmi seçimindeki kriterler, yazarın sunmak istediği veya çoktan öldüğü için artık kitabın kendisinin sunmak istediği atmosferle uymayabilir. Tüm bunlar sanat eserini kendinden farklı dillerde destekleyen, bu nedenle aslında ideal olmayan şeylerdir.

Bir roman, kendini kendi diliyle ifade edecektir, ancak okur onu arka kapaktaki övgü dolu sözler sayesinde alır. Tıpkı bir fotoğrafın, kendini kendi görselliğiyle ifade etmesi gerekirken, başlığı, alt yazıları ve hikâyeleriyle kendinden farklı dillerle örtülmesi gibi.

Bu durum özellikle Çok Satan kitaplarda daha da kontrol edilemez haldedir. Neredeyse her kitabın arkasında New York Times Bestseller gibi unvan yığınları, eleştirmenlerden cımbızla çekilmiş, artık birbirini tekrar ettiği için davetkâr bir yanı kalmamış baygın cümleler var. Kapaklar kitap başlığına uygun süslemeler, bilmece gibi tasarımlarla dolu. Tüm bu yakıştırmalar, oyunlar, seçici okurun en acımasız eleştirmen olabileceği, en ufak bir samimiyetsizliğe içinin hiçbir manevrayla ısınamayacağını göz ardı eder.

Bir süre sonra, her kitapta rastladığınız bu etiketlerin bolluğu sonucu, ya bu gazetelerin, eleştirmenlerin bir ölçütü bulunmadığını düşünmeye başlıyorsunuz, ya da kitabın artık sadece bir pazarlama dehası ürünü olduğunu. Zaten ikisi birbirine hizmet ediyor. Her ikisi de, gerçek anlamda edebiyat sanatıyla varolmak isteyen kitap ve yazarlar için tehlikelidir.

Her alanda geçerli: zorluk veya yokluklarla, bir emek çok daha kıymetlenir. Basacak yayıncı bulamayan eserlerden başyapıtlar çıkmıştır. Bana en çok, lise kütüphanesinde okuduğum, hepsi bir örnek bordo kapakla ciltlenmiş, ne bir resmi ne açıklaması olmayan kitaplar ilham vermiştir. Bu bir zevk meselesi olsa da ve ketumca görünse de, kitabı en yalın şekilde sunan aracılar, ona en çok saygı gösterip geride duranlardır.

Bazen, acaba romanlar, tıpkı çok eskiden olduğu gibi, tefrika halinde gazetelerde mi yayınlanarak bu dünyaya doğsalar, diye düşünmeden edemiyorum. Acaba nasıl bir heyecanla beklerdik, nasıl kesip saklar, biriktirirdik? Bekleyiş ve sabır, heyecanı en çok tetikleyen, bir zevki kolayca tüketmeye en doğrudan engel olan şeyler. Sanırım tüketim çağı, aynı oburluğuna kitapları da kurban ediyor.


Budala, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Liza Knapp'ın Önsözüyle
çev. Mazlum Beyhan
711 sayfa, İletişim Yayınları, 2003, İstanbul.
Dizi editörü: Orhan Pamuk 

7 Nisan 2012

Mutluluk

... elimizde. Bir kez daha. Her yerde söylenir ki para pul mal mülk (hep de bu ikili sözcüklerden ibaret şeyler) mutluluk getirmez, diye; ama hep de bunlardır akıllarda olanlar. Bunlarsız hayatlarında mutsuzlukla boğuşur insanlar, mutsuzdurlar veya öyle zannederler.

Mutluluk eşiği diye bir kavramın varlığı daha önce ispatlanmıştı (Minnesota University). Yine de insanlar sosyal karşılaştırma ölçütünü kullanarak mutluluklarını sınırlamaya devam ediyor (Massachusetts Institute of Technology). ('Mutluluk, diğerlerinin ıstırabı düşünüldüğünde hissedilen heyecandır.' A. Bierce) Şimdiyse mutluluğun genleri üzerine kanıtlar bulunuyor (University of California). OXTR (Oksitosin reseptör geni) stres ve depresyonla başetmede en önemli özelliklerle ilişkili. Bu özelliklerden kasıt, hayata pozitif bakış, kendine güven, hayatınız üzerindeki kontrolün sizde olması. Oksitosin ayrıca sadakat, annelik, kaygı gibi değişik durumlarda da etkin. Beyinde bir olumlu duygular etkinlik bölgesi var (University of Wisconsin). Beynin sol ön tarafındaki prefrontal korteks.

Asıl sonuçlar;

Mutluluğun %50'si genetik yapı tarafından belirleniyor.
%10'u yaşam şartları (zengin/fakir olmak, sağlıklı/hasta olmak, güzel/sıradan olmak, evli/bekar olmak gibi).
Geriye kalan %40 ise 'kendi davranışlarımız' tarafından belirleniyor.

Yani mutluluk sahiden elimizde. Bu gerçek, davranışlarımızı kontrol ederek, doğru şeyler yaparak, mutluluk eşiğimizi yükselterek daha mutlu olabileceğimizin bir kanıtı. Böyle önemli bir oran üzerinde bizim kontrolümüz var.


Bazı temel ölçütler;
  • Aile ve arkadaşlara önemli miktarda zaman ayırmak,
  • Sahip olunan şeyler için minnet duyabilmek,
  • Çalışma arkadaşlarına veya başkalarına yardım etmek,
  • 'Şimdi'de yaşamak,
  • Yapmak istediklerine sadık olmak (sosyal bir konuda mücadele vermek, çevre bilinci, bir hobi öğrenmek veya geliştirmek vb.)

Bir diğer ilginç sonuç, kişi başına düşen gelirin artmasına rağmen, insanların yaşam memnuniyetinde pek fazla bir değişim olmaması, aksine stres, depresyon vb vakalarda artış görülmesi.

Hükümet politikalarında GSMH'nın (Gayri safi mili hasıla) değil GSMM'un (Gayri safi milli mutluluk) kullanılan tek ülke Himalaya'larda küçük Butan Krallığı.

O halde iş nefis terbiyesinde düğümleniyor; madde-meta düşkünlüğünden sıyrılıp basit şeylerle memnun olabilmek, alçakgönüllülük, şükür, vicdan, merhamet, doğaya hayran olabilme, sanat ve estetikten keyif almak, uğraşılar edinmek, düşünmeyi sevmek, paylaşım, aileyi/akrabayı yok saymamak ... yapılacak çok şey var. Tüketim çağında, bencilliğin geçerli olduğu zamanda bu maddelerin çoğu zor ama..  İstemek yeter.


Referans: TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, Mart 2012, Sayı 532.

2 Nisan 2012

Kuyucaklı Yusuf

Bir ilk roman olan Kuyucaklı Yusuf, şu cümleyle açılır.  

1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.

Bu ilk cümleyle nasıl bir romanla karşı karşıya kaldığınızı tahmin edebiliyorsunuz: gerçekçiliğin tokat gibi çıplak ve acıların bir seferde yaşanıp bitivermesiyle içinizde isyanlar uyandıracak bir roman sizi bekliyor.

Tüm roman cinayet mahallinde ana babasının yanında sessizce, başparmağı kesik halde bekleyen bu çocuğu bir daha hiç anmadığı halde sürekli yaşatacak, okurun gözünün önüne getirecektir. Yusuf kendisini alıp evine götüren, onu bir oğul gibi büyüten Kaymakam'ın evinde yaşayacaktır.

İnsan ruhu ve duygularına, düşüncelerine dair yüzlerce betimleme ve tahlil okuduğum Proust'tan sonra Sabahattin Ali'nin gerçekçi, yalın, basit dili, bir bahar ayazında, öğle vaktindeki gök kadar temiz ve mavi göründü bana.

Edremit ve yaşadıkları muhit, Osmanlı yönetimi altında, savaş öncesinde yaşanan, ne var ki yönetimin varlığı sadece vergi toplamaya gelince bilinen, neredeyse ülke ve dünya olaylarından kopuk, kendi halinde, başıboş bırakılmışlığında bir Anadolu kentidir. Çevredeki insanlar, komşular, yaşlılar ve kent efendileri her biri fazla detaya girilmeden yeri geldikçe karşımıza çıkar ve eksiklerini bizler tamamlarız. Kimi bölümlerde bazı kişiler için verilen bilgiler, sanki yazarın önyargılarından ibarettir. Biz de o önyargılara kapılır ve o kişilere acır, onlara kızar ve nefret ederiz.

Yusuf, bu romanın basılmasından sonra üzerine yazılan eleştiri yazılarında en çok çözümlenmeye çalışılan karakterdir. Kimi eleştirmenlere göre gerçek bir Anadolu yiğidi, kimilerine göre çelişkili bir idealdir. Roman boyunca yüzlerce kere ismi geçmesine rağmen, pekçok şeyi dile getirmemesi, pek harekette bulunmaması nedeniyle hakkında somut kanıtlar anımsayamazsınız. Şurası bir gerçektir ki, olaylar karşısındaki suskunluk ve hareketsizlikleri sizleri ateş gibi bir redde sürükler, kalkıp romanın içine girivermek, birkaç kişiyi sarsmak, yüzlerine haykırmak istersiniz. Sabahattin Ali Yusuf'un hissettiği iç yangınını size hissettirerek ilginç bir başarıya imza atar, sizi hiç ilgilendirmeyen kişileri kurtarmak, sorunları düzeltmek istersiniz. Okula gitmeyip bir baltaya da sap olmadığı halde onunla aynı şeyleri sezer, onunla hemfikir olursunuz.

Romanda bazı noktalar çözülmeden bırakılır, kimi insanların akıbeti belli değildir, okurun aradığı adalet sağlandı mı bilinmez.

İlk cümledeki yalın acı gibi bir acıyla sonlanacaktır kitap. Ama yine ilk cümledeki gibi bir umutla da önü açılarak bitecektir.

Sabahattin Ali, Bütün Romanları
Eleştirel Basım, YKY/Delta Yay. 3. baskı, 
Mart 2010, s. 1-230.


Translate