30 Kasım 2016

Foucault Sarkacı

İlk okuyuşumdan bu yana yıllar geçmiş, hatta kitabı her yıl yaptığım toplu bağışlardan birinde bir okula göndermişim; ancak bana arasıra böyle olur: aklıma takılır, tekrar okumak isterim, anımsadığım metinlerin yer aldığı sayfaları, hatta sayfalara düştüğünü anımsadığım gölgeleri, okuduğum mevsimde aldığım hazzı özlerim. Eco'nun en büyük oyunu bu belki de, sizi bilinmezlikler arasında, merakta bırakıyor, kimi zaman yıllar sonra çıkıp gelebiliyor bu eski merak. Kitapla ilgili anımsadığım şeylerden biri de, pekçok şeyin sizi yanılgıya düşürmesi. Ancak okuduğunuz kitabı, okumadığınızı sanmak, bunun dışında. Bu kitabı okuduktan sonra, unutmanız mümkün değil. Öyle ki, bir yığın şey hatırladığınız metinler hakkında, daha da ileri gidersek, öğrendiğiniz pekçok şey hakkında, kitabı hiç okumamış birisine detaylı bilgi verebilirsiniz. Eco, asla yalnızca hissettirmekle bırakmıyor okuyucuyu, her zaman tarihe dair pekçok şey öğretmeyi de tercih ediyor.

Umberto Eco'nun Foucault Sarkacı, yazarın kendi kitaplığından bir esinti gibidir. Her bölüm yazarın kitaplığından bir alıntıyla (burada, Gülün Adı'ndaki kitaplığı tekrar anmak gerekir) başlar, bunlar kimi zaman bir önceki bölümün açıklayıcısı veya çürütücüsüdür. Aslında bu şekilde sadece tarihsel bilgiler ve kurmaca örgü arasındaki bilmeceleri değil, romanın oluşturuluşundaki bilmecelerin de farkına varmanız istenir. Kitap, ilk olarak gizemci Kabala geleneğindeki Sefirot Ağacı'na uygun biçimde tasarlanmıştır. Ana bölümler, bu Ağaç'taki Sefirahların isimleriyle anılır ve bu gelenekte içerdikleri anlamlar, yaptıkları çağrışımlar, alt bölümlerde hissedilir. Başlangıçta, anlatıcı Casaubon, aynı yayınevinde çalıştığı Jacopo Belbo ve Diotallevi'nin dâhil oldukları bir gizemi çözmek için onlarla birlikte yol alırken, aynı zamanda bu üç kişinin bu yolculukta geçirdiği değişimlere şahit olursunuz, ve olay örgüsü içinde sırası geldikçe karşınıza çıkan, Belbo'nun gizli kalmış notlarını okurken de eksik kalan parçaları tamamlarsınız. Roman bu anlamda çok-katmanlıdır, bu özellikleriyle Gülün Adı'ndan bile daha güçlü bir yapıdadır. Bu farklı düzlemler (roman kişileri ve olayları, tarihsel kişiler ve olaylar, eksik parçalar) birbiriyle etkileşerek hepsinin son noktasına (?) kadar götürecektir sizi.

Konu ise, sadece inanışlar tarihi değil, içrek bilimler, felsefeler, insanlığın kabul edilmiş Dinler'den önce ve sonra da varlığını sürdüren dünyevi şeylerden kaçış yolları ve manevi seviyelerde kendini bulma biçimleri, ve tüm bunlardan dem vuran iç içe geçmiş bir tarih dokusu! Üstelik bunları tekdüze bir ansiklopedik metin içinde değil engebeli yollarda kahramanlarımızla birlikte düşünürken okursunuz.


Bir bölümden başka bir bölüme, bir sayfadan bir sayfaya her seferinde farklı bir şeye inanırsınız, üstelik Eco bunu mantık yürüterek, sizi ikna ederek yapar. Sonra çevirdiğiniz sayfadaki metnin üstüne başka bir şeyler daha yaşandığını ve yazıldığını görürsünüz ve fikriniz tekrar değişir; okumaya devam etmek için müthiş bir çekim gücüdür bu, roman da bir nevi sarkaç gibi, sizi belli noktalarda dolaştırır ve en sonunda, sarkacın bağlı olduğu telin bulunduğu nokta nasıl hiç değişmezse, siz de benzer kat'ilikte bir sonuca varırsınız.

Burada çevirmen Şadan Karadeniz'in emeğini de es geçmemek gerekiyor. İtalyanca aslından dilimize bu metni kazandıran çevirmen, bu kayda değer çabasından dolayı ödül de kazanmış. Eco'nun dur durak bilmeden sıraladığı tüm sözcük, nesne, kavram gruplarını oldukça duru bir şekilde gözler önüne seriyor, ehil olmayan ellerde çevrilmesi halinde içinde boğulunması pek muhtemel bir sözcükler denizini akıp giden bir nehre dönüştürüyor Karadeniz.

Bir okuma önerisi: romanı okumaya başlamadan önce, en arkadaki Sözlükçe'deki bazı kavramları okumak iyi bir fikir olacaktır. Bazı kısımlarda ise, sıklıkla yine kitabın arkasındaki Notlar'ı okumanız gerekecektir, okurken pek sevmediğim bir şeydir bu, notları ilgili sözcüğün altındaki sayfada okumayı severim. Bazı paragraflarda not sayısı fazla, sanırım bu sebeple sayfa altına değil kitap sonuna alınmaları uygun görülmüş. Bu sebeple de sık sık bölünen bir okuma, kolay bir okuma değil, ama değer bir okuma.



Foucault Sarkacı,
Umberto Eco
Çeviri: Şadan Karadeniz
20. baskı, Can Yayınları, 856 sayfa

1 Kasım 2016

Tanpınar ve Huzur

İki kere okunması gereken, bu şekilde kendini tamamladığını düşündüğüm bir roman Huzur. İnsanın, başına ilk gelişinde tam kavrayamadığı, düşündükçe tam kavrayamayacağı hakikatler gibi; çünkü hiçbir zaman, düşünürken tekrar yaşamayız başımızdan geçeni, zihnimizde bazı yerlerini değiştirir, kimi anlarda daha çok durur, kimi anları ise atlarız. Üstelik yaşarken, sonunu bilmeyiz olacakların; geçmişe gittiğimizde ise biliriz ve bu bilmenin ışığı altında bambaşka görürüz herşeyi. Bu romanda da ilk okuyuşunuzda gözden mutlaka kaçıracağınız, ikinci okuyuşunuzda ise ilk seferki yaşantının sonunu bilerek herşeyi daha anlamlı bulacağınız bir yapı bulacaksınız, çünkü kitap müthiş bir zenginlikler dağı ve çevresini ilk dolaşmanızda her dokunun, ışığın, gölgenin, parıltının ve karanlığın farkına tümüyle varamıyorsunuz.

Okudukça, eski İstanbul gravürlerini hatırladım, onlara benzeyen kartpostalları, denizlere çıkan sokaklar, eski yaz mevsimleri, her biri bilinmedik evlere ve hikâyelere açılan yollar, semtler ile her biri başka yol ve semtlere açılan hikâyelerle eski İstanbul.

Satırların solundan başlayarak sağına okuduğumuz, soldaki sayfa bitince sağdaki yeni sayfaya ilerlediğimiz klasik okuma biçiminin, bu kitabı anlamlandırmakta biraz tekdüze kaldığını farkedeceksiniz. Olay ve zaman örgüleri farklı çağrışımlara bağlı olarak ortaya çıkıyor; dümdüz okuyarak dümdüz hissedebileceğiniz bir kitap değil Huzur. Zaten huzurun kendi içine girmek, onda ilerlemek de apaçık ve düzlük bir deneyim değil.

Huzurun ne kendi telâşları içinde yoğrulurken sevilen kişi, ne her biri farklı dertleriyle kavrulan arkadaşlar, ne erken yaşta yitirilen aile, ne de eski zaman müzisyenlerinin nağmelerinden benliğe akan tınılar olmayıp, kendimizde olduğunu tahmin ederek okursunuz kitabı. Ama aslında huzur, bunların hepsinin birazıyla da varolur. Mümtaz'ın belleğinde yeniden yaşadığı son yaz mevsiminde her günü Nuran ve İstanbul'la siz de ilk kez yaşarsınız, ikinci okuyuşunuzda ise Mümtaz ile birlikte artık siz de belleğinizde yeniden yaşayarak, ona bir adım yaklaşmış olursunuz.


Her biri ayrı duygular, cesaret ve korkularla perdelenmiş sabahlar, ikindiler ve geceleriyle İstanbul'u okumak, hiçbir şeye benzemez. Satır aralarında Tanrı'yı günlük işlerimize, dileklerimize karıştırmaktan, "oturup bekleme yeri olan, bir şey aradığında ortadan kaybolan Şark"a, tüm ıstırapların tesellileriyle birlikte gelmesine kadar Doğu'yla iç içe; dost sofralarında tınlayan hakiki Türk müziğinin ruhta kendini buluşunun tariflerine dek soyut satırlardan, "yıkılmış bir imparatorluğun kendini henüz bulamamış milleti"nin bir türlü halkıyla kucaklaşamayan aydınlarının tartışılmasına dek günümüzde bile hâlâ geçerli konulara uzanmıştır Tanpınar. Her alandaki geniş kültürünü, okuyucunun yüzüne vurmadan güzel güzel anlatır, tam da böyle anlattığı için herkesin hiç unutamadığı bir ilkokul öğretmeninin sureti gibi usul usul anlatır.

18 Eylül 2016

Tomris Uyar, Orhan Pamuk ve Nineler

Tarih boyunca kitaplar yazıldı, hepsi ortak şeyleri, insanî duygulanımları, yaşamları, acıları, sevileri, geçmişi, şimdiyi ve geleceği anlattılar, kâh aynı kelimeler, kâh birebir alıntılarla. Ancak bir okuyucu, bir kitabı okurken, bu yaşlı kadını ben nerede okudum, nereden anımsıyorum, diye düşünerek kitaplığını indirmemeli, böyle bir olasılığı güçlendirecek denli benzeşmelerden yazarlar kaçınmalı.

Basit bir okuyucu olarak, her yazara geçmişi, fikirleri ya da savunduklarından bağımsız olarak yaklaşmayı savunarak kitap yazıları yazıyorken, böyle bir benzerlikten bahsetme gereği duyuyorum. Orhan Pamuk Sessiz Ev (YKY O. Pamuk özgeçmişine göre ilk yay. 1991)'in bu sayfamda, Tomris Uyar'ın Bütün Öyküleri (YKY Delta baskısı, yay. 2014)'nin İngilizce sayfamda kitap yazılarını yazmıştım. Ancak kafamı kurcalayan bir konu hakkında yazmak bugüne kısmet oldu. Sessiz Ev'i okurken, kitabı neredeyse sırtlayan, kucaklayan Babaanne'yle ilgili çok tanıdık bir his uyandı içimde, bu yaşlı kadına çok benzer bir başkasını başka bir yerde okuduğuma emindim. Tomris Uyar'ın, İpek ve Bakır (YKY T. Uyar özgeçmişine göre ilk yay. 1962) öykü kitabındaki, Kuytuda isimli kısacık bir öyküsünde.

Tomris Uyar, topu topu 5 sayfalık bu öyküde, torun veya evlatlarıyla aynı evde yaşayan, odasına kapanmış, erken uyanan, pek de uyuyamayan, yaşlılığı, zamanı düşünen, evi sessizce yöneten ve kontrol eden, ama bir yandan odasındaki eski eşyacıklarına, müthiş sahiplendiği dolabına son derece bağlı bir nineyi anlatır, ve genelde öykü boyunca ninenin içsesini okursunuz. Bu içses yaklaşımı, Sessiz Ev'deki Babaanne ile ilgili tüm bölümlerde de vardır. Geçmişiyle iç içelik, Sessiz Ev'in babaannesinde onun tüm yaşam öyküsü ve ölmüş olan kocasıyla halen didişmelerinde ileri seviyede geliştirilmiştir. Ancak bu alt/ek-hikâyeleri kaldırırsak, babaannenin odasındaki gece ve sabah eylemleri, bunların çatısı ve kilit imgeler bakımından Uyar'ın ninesiyle oldukça benzeştir.

Uyar'ın tüm öyküsünü buraya almayacağım, ancak belli alıntılar yapacağım. Buradaki kilit an veya imgelerin karşılıkları olarak varsaydığım metinleri ise Sessiz Ev'den diğer kahramanların hikâyelerini atlayarak vereceğim. Kelime kelime benzerlik araştırıp buraya dökmek amacında değilim. Beni rahatsız eden, buradaki aşırı tematik benzerliktir; dolap anahtarından tek küpelere, meyvesinden ayna/saç fırçasına, tavanlardan damlayan musluklarına, ışıklar sönmeden uyuyamamasından evle ilgili güçlü yönetimine, kilitler altında tuttuğu dolabına ve içinde sahiplendiği şeylere kadar genişleyen ortaklık...

İhtiyar, takma dişlerini başucundaki cam kaseden çıkardı. Bir silkeledi, sonra titreyen parmaklarıyla ağzına götürdü. Konuşmak gerekecekti birazdan, neredeyse uyanırlardı.
... Gençler bilmiyor, ama yıllar birbiri üstüne hiç aksamadan yığılınca alışıyor kişi, sis kalkar diyor ve gün ışımayı nasıl olsa becerir. Korkmak yersiz. İhtiyarlık budur işte: yeni bir günü bir organ haline getirmek, saatleri kendiliğinden sıraya koymak. Her sabah böyledir. Yumuşak terliklerimle evi dolanırım. Sızan muslukları kaparım, su şişelerinin örtülerini kaldırırım ki içilsinler, peynirin suyunu dökerim. Yürüyüşüm kimseyi uyandırmaz çünkü, ben yıllardır yürümeyi bilirim. Usulca. Öyle halıları, tahtaları eskitmem, taşlarda iz bırakmam. Ben gerekliyim evi sürdürmede. Ben olmasam onu kim hazırlar sabaha?... (T. Uyar, Kuytuda, s. 23)
İhtiyar önce aynayı aldı eline. ... aynayı ağzına tuttu, takma dişleri her akşam çıkarmaktan, dudak uçlarındaki yaralar derinleşiyordu. Ağzı, hep belli saatlerde ve belli amaçlarda kullanıldığı için kendiliğinden bir ağız değildi artık. (T. Uyar, Kuytuda, s. 24)
Ben hiç uyumam, ya da az uyurum. İki saat. Uykum çok hafif diye hiç uyumadım sayıyorum. Kapıda bir anahtar tıkırdadı diyelim, hemen ışığımı yakarım. Lambam başucumdadır. Geceleri yalnızımdır çoğunlukla. Yatağıma uzanır tavanı gözlerim. Dolaplardaki dikiş iğnelerini, firketeleri, kol düğmelerini, tek küpeleri ve makbuzları düzene sokarım. Bir anahtar bulurum bazan, beyaz bir zarfın içine koyarım... Hepsi eve dönene kadar, evdekiler yatana kadar uyuyamam. Işıklar sönmüş olmalı. ... Bir şeylerin dışındayım biliyorum. Daha doğrusu bir şeyler bensiz sürüp gidiyor. ... (T. Uyar, Kuytuda, s. 24)
İhtiyar, ... önlüğünün cebindeki anahtar destesini çıkardı, ...sedire yakın dolabı açtı, bir portakal aldı içinden (kendi portakalını), naylon torbaya sarılı tuzsuz ekmeği (kendi ekmeğini)...  Kapıya doğru ufak adımlarla sarsıla sarsıla yürüdü, koridora bir gözattı. Uyanmamışlar daha. (T. Uyar, Kuytuda, s. 25) 
Lokmalar gitmiyor diyorum, gülüyorlar. Uyumadığıma da inanmıyorlar. Belki o yüzden tetikteyim, ışıksızım, uykusuzum. Boş bulunmamalıyım, hiç inandıramam sonra. ... Yüzümü bir sonraki güne taşıyorum, bozulmuyor artık, kırışması bitti, tanıyan kimse kalmadı ki bozulsun. (T. Uyar, Kuytuda, s. 26) 


Ben uyuyamam. Uyuyacağımı ve unutacağımı düşünürüm, ama yalnızca beklerim uykuyu, bekledikçe boşuna beklediğimi anlar beklerim.  ... Tavana bakarım, düşüncelerden biri beni alıp da götürsün diye tavana bakar bakar ben beklerim, ama uyku gelmez. (s. 18) ... Saç fırçama bakıyorum ve arasına takılmış saçlarımı görüyorum. Aldım ayıklamaya başladım. Benim doksan yaşındaki zayıf ince saçlarım. Birer birer dökülüyorlar. Vakit, diye mırıldandım, zaman dedikleri şey dökülür. ... Masanın üzerinde anahtar, sürahi, eşyalar: Ne tuhaf; her şey olduğu gibi yerinde, kıpırdamadan! (O. Pamuk, Sessiz Ev, s. 20)

...Uzanıp tabaktan bir kayısı aldım, yiyor bekliyorum. Hayır, bir yararı olmadı. Buradayım, gene eşyalar arasındayım, düşüncede değil. (s. 21)... Eşyalar, odalar; bakarım, görürüm; oradan oraya; sonra biraz vakit; bir türlü kapanmayan bir musluktan damlayan durdurulmaz damlalar. Benim gövdem ve kafam içinde, şimdi demindi, demin şimdi, göz kırpar açılır, panjur itilir kapanır, gece gündüz, haydi yeni bir sabah; ama aldanmam. (s. 27)

... Ağır ağır yatağımdan kalktım.  Yastığın altından anahtarlarımı,  kenardan bastonumu aldım gidiyorum... Dolaba varınca durdum, dinlendim. ... Dolabı açtım ve hemen baktım; boşuna telaşlanmışım; kutu işte orada, bomboş, ama olsun, gene duruyor, duruyor ya. (s. 94) ... Yatağıma döndüm, aklıma başka bir şey getireyim istedim, ama getiremedim: Dolabın başından ayrılmadığım günlerden birini düşünmeye dalmışım. ... Selahattin iki adım ötemde beklerken dolabı sonunda açmıştım. ... Sonra dolabın kuytuluğundan kutuyu çıkarmış, açmış, uzun bir zaman hangisine kıyacağıma karar verememiştim: Yüzükler, bilezikler, elmaslı iğneler, mineli saatim, inci gerdanlıklar, elmaslı broşlar, elmas yüzükler, elmaslar Allahım! ... Sonunda lanet okuyarak verdiğim yakut küpelerin teki elinde, Selahattin gözleri parlayarak koşa koşa merdivenlerden inmişti ...(s. 99)

Vakit geceyarısını çok geçti, ama hâlâ tıkırtılarını duyuyor ve meraklanıyorum: Ne yapıyorlar aşağıda, uyuyup da sessiz geceyi neden bana bırakmıyorlar? (s. 264)

Bu benzerlikler, bu kitap yazılarımın arasında, benim için bir farkındalık notu, bir itiraz olarak yerini alsın.

9 Eylül 2016

Anna Grigoryevna Dostoyevski'nin Hatıraları

Tamamen bir tesadüf sonucu varlığını fark ederek, bir anda almaya karar verdiğim ve bundan hiç pişmanlık duymadığım nadir kitaplardan biri oldu "Anna Grigoryevna Dostoyevski'nin Hatıraları". Kasanın alt rafında küçücük, mütevazı, ancak çarpıcı birer portresiyle karşıladı beni müthiş çift: büyük yazar Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ve karısı Anna Grigoryevna Snitkina. Kitap hakkında yazmaya karar vererek okurken, yazacaklarımın, aslında Anna'nın sözlerinden ibaret olacağını görmüş oldum, çünkü kocasının aksine hiçbir edebi yeteneği olmadığını en başta itiraf eden Anna Grigoryevna, Dostoyevski'nin bizim bildiğimiz, bize ulaştığı anlamda Dostoyevski olmasını sağlayan tek kadındır aslında.

Bu kitabın varlığından haberdar olduktan ve okuduktan sonra, edebiyat dünyasındaki bazı eserleri okumadan önce Dostoyevski'yi okumak nasıl gerekliyse, bu yazarı okuduktan sonra eşinin hatıratını okumanın da aynı şekilde şart olduğunu savunabilirim. Çünkü o büyük eserlerin yazıldığı koşulları, o yılların acımasız hayat şartlarını ve zalim insanlarını bilmek en az o eserlerin hakkını vererek okumak için gereklidir. (Üstelik Anna, bu hatıratı, çarpık iddialar taşıyan pekçok yazı ve yayına cevap olarak yayımlamıştır. Bu iftiralar, eleştiriler, Dostoyevski'nin sağlığında da, kaybından sonra da bitmemiştir.) Ecinniler, Karamazov Kardeşler gibi kitapların nasıl koşullarda yazıldığını bilmek, bu yazarı tam anlamıyla değerlendirebilmek için ne bulunmaz bir hazinedir! Tüm yazışmaları, mektupları, romanların (koruyabildiği kadarıyla, çünkü Rus yetkilileri göz hapsinde tuttukları Fyodor Mihayloviç'in her yazısına yurda giriş ve çıkışlarda el koyuyorlardı) el yazmalarını, dergi sayılarını kayıt altında tutan bu harika kadını kutlamak gerek!

Dostoyevski'nin o esnada yazmakta olduğu romanı Kumarbaz'ı bir stenografa dikte ettirerek yazma niyetiyle hocasına başvurmasıyla, elli rublelik ücret karşılığında ilk işini bulur Anna. Dostoyevski ilk birkaç buluşma ve çalışmadan sonra bile Anna'nın ismini hatırlayamaz. Ancak varlığına alışır, ve sonrasında yokluğuna alışamaz olur.

Bu hatırat, en büyük edebi eserler ustasının yanında geçirilmiş on dört yılın sonunda, tüm edebi yöntemler ve etkilerden yoksun bir üslupla - iyi ki!- yazıldığı halde, belki de yaşamış en cefakâr, en vefakâr kadının günümüzde çok nadir rastlanılabilecek aşkını anlatır. Kendini bir insana, onun manevi varlığına adayarak, onu tam anlamıyla anlayarak, onu zalimlerden elinden geldiğince bir mücevher gibi korumaya çalışarak, üzerine titreyerek, edebî mirasına sahip çıkarak, gerektiğinde onu savunarak ve bir yandan, bunları, kendini ön plana koymadan, kendi arzularını, şahsi hedeflerini el üstünde tutmadan yapmak. Sözkonusu olan sanat anlamında yetenekli, tamamen yeteneği ışığında üretmek isteyen hassas bir adamsa, böyle bir sanatkârın arkasında da ona destek olan, kendini vakfetmek anlamında çok büyük bir kadının olması gerekir.

Dostoyevski'nin sağlığı, huzuru, mutluluğu, aile saadeti, eserlerini rahatça yazabilmesi gibi konular, Anna'nın hayatının yegâne amaçlarıydı, öyle ki sonunda kendi yayınevini kurmayı, matbaacılığı da öğrenerek kocasının kitaplarını ve Bir Yazarın Günlüğü dergisinin yayınlanması gibi konulara dek uzandı. Aşk, evlilik, hayat arkadaşlığı, can yoldaşlığı, iki insanın rûhen bir olması, Anna ile kocası arasında on dört yıllık birliktelikleri boyunca anıtlaşır.

“Bütün edebiyat hayatı boyunca sadece okur kitlesi ona sadık davranmıştı. Belinski, Dubrolyubov ve Burenin dışında, dönemin eleştirmenlerinden onun yeteneğini takdir eden, neredeyse yok gibiydi: ya onu görmezden geldiler ya da ona düşmanca davrandılar. Dostoyevski’nin ölümü üzerinden otuz beş yıl geçtikten sonra bile eleştirmenlerin yazdıklarını okumak insana tuhaf geliyor; hükümlerinde son derece sathi, basit ve zavallı; buna mukabil düşmanlıklarında ise son derece yamanlar.” (s.290)

Anna, Dostoyevski'yi etkileyen olaylar, aileler ve kişilerden, hangi romanında nasıl bahsettiğini de bize dipnotlar halinde verir.

Dostoyevski'nin ani ölümünde bile Anna, hatıratında ne kendisini acısıyle yücelten, ne de acısını az gösteren bir tavır takınır: eşinin defininden önceki son birkaç gün onunla başbaşa kalmak ister sadece, ancak ona sağlığında rahat vermeyen kişilere ek olarak, onu çok seven içten okuyucular da evi dolduracaktır.

"... sebebini izah edemediğim bu unutkanlık  en az iki ay sürdü: Bazen yemeğini hazırlamak için alelacele evin yolunu tutar, bazen ona şekerlemeler alırdım. Bazen de kulağıma çalınan bir haberi, bunu hemen kocama bildirmeliyim diye içimden geçirirdim. Elbette hemen devamında onunartık ölmüş olduğunu hatırlar, tarif edilmez bir acı çekerdim."

Bu parantez içindeki kısacık metin, aslında tüm kitabı özetler. Bu büyük adam, böyle bir sevgiyle yaşamış ve yapıtlarını yazmıştır. Böyle bir sevmek, sevilmek, herkese kısmet olmaz, kısmet olanlara ise ne mutlu!

Anna Dostoyevski'nin Hatıraları
Anna Grigoryevna Dostoyevski
çev. Kenan Durdu
Mayıs 2016, 500 sayfa
İnsan Yayınları, İstanbul.


29 Ağustos 2016

Savaş ve Barış II

İlk cildinde ağır basan Rus ailelerinin hayatı ve çevrelerinde gelişen olaylardan farklı olarak, Savaş ve Barış'ın ikinci cildinde ilk ciltte yer alan tüm ailevi ve siyasi olayların sonuçlarını okursunuz. Tüm aile bireyleri, savaş öncesi ve sonrasında, yaptıkları seçimlerin, aldıkları kararların ve attıkları adımların sonuçlarıyla karşı karşıya kalacaktır.


Gözünüzün önünde yaşanıyormuş izlenimi veren Austerlitz Savaşı'nın kaybedilmesinin ardından Fransız Ordusu Rusya içinde ilerleyerek Moskova'ya ulaşır. Şehrin işgaline hiçbir zaman ihtimal vermeyen Moskova sakinleri şehirden kaçarlar. Ancak Bonaparte komutasındaki ordunun Moskova'yı işgali, kendi sonunu hazırlayacaktır.

Kitapta Tolstoy tarih yazarlığı üzerine görüşlerini paylaşır, 1812 olaylarının sebeplerini eleştirdiği tüm tarihsel yaklaşımlarla birlikte açıklar. Bu yönüyle ikinci cilt önemli bir kaynak teşkil eder. Yazar, adı geçen savaşların ardından on yıllar sonra yayınlanan kitapları derinlemesine okumuştur ki Rus ve Fransız tarihçilerin yaklaşımlarını sebep sonuçlarıyla ele alır.

Tolstoy, ulusların başına gelen felaketlerin veya ilerlemelerin belirli liderler, savaş kayıpları ya da zaferleri üzerinden açıklanmasına karşı çıkar, tarihte meydana gelen olayların aslında on yıl, yirmi yıl, elli yıl, yüz yıl kadar gerilere dayanan olaylarla şekillendiğini, temellerinin atıldığını savunur. Bu sebeple bu yöneticiler, talihin uluslarına on yıllar boyunca sessizce hazırladığı olayların meydana gelmesinde, kendilerine düşen rolleri oynamak zorundadırlar ve bundan farklı bir şey de yapmazlar. Bireyler de, en önemsizinden en yüksek rütbeli olanlara kadar hem kendi tekamül yollarında ilerler, ve mutlaka, ölüm olsun, sevda olsun, huzur olsun, bir sonuca ulaşırlar. Tıpkı bir enstrümanı sesler güruhu içinde izlemek gibi. Kimi enstrümanlar sırası gelir susar, kimilerine sıra gelir ve en yüksek perdeye yükselirler. Kimileri sadece bazı seslerin daha belirgin duyulmasında rol oynarlar. Sevdiği kadının, ölüm döşeğindeki eski nişanlısıyla aynı konvoyda olduğundan habersiz, yaklaşan Fransız ordusundan ailesiyle kaçışı sırasında geride kalan Piyotr Bezuxov'un Bonaparte'ı öldürmeye karar vererek Moskova'da kalması, ceketindeki hançerle yanan kentin sokaklarına dalması, bir yangından küçük bir kız çocuğunu kurtardığı sırada tutuklanması ve esir düşmesi; kışın bastırmasıyla Paris'e dönmeye çalışan Fransız Büyük Ordusu ile beraber sürüklenmesi, sonunda esaretten kurtulması... Bu hayat hikâyelerini takip ettiğinizde Tolstoy'un ileri sürdüğü gibi, savaş veya barış gibi önemli olayların şekillenişinin, büyük insanların değil, küçük insanların seçimleri ve bireysel isteklerine bağlı olduğunu, ancak tarihin bunları asla yazmadığı ortaya çıkar. Bu yapıt, bu tezin çok yönlü bir savunmasıdır.


Savaş ve Barış, Cilt II
Lev Tolstoy
çev. Leyla Soykut, iki sonsöz hariç 825 sayfa
İletişim Yayınları

5 Temmuz 2016

Yitiriş ve Unutuş

"... Moskovalılar içinde bulundukları duruma ciddi bir açıdan bakmak şöyle dursun, aksine bir tehlikenin yaklaştığını hisseden tüm insanların her zaman yaptıkları gibi, daha da hafife almaya başlamışlardı. Tehlike yaklaştığı zaman, insanın içinde aynı derecede güçlü iki ses duyulur; bunlardan biri insanın tehlikenin çeşidini incelemesini ve ondan kurtulmasının çarelerini araştırmasını öğütler. İkincisi daha akla yakın konuşur ve tehlikeyi düşünmenin acı vereceğini, aşırı derecede ağır geleceğini, işlerin genel gidişatına bakarak tahminler yürütmekle bir şey kazanılamayacağını, çünkü olayların insanın iradesi dışında olduğunu, bu yüzden iyisi mi, böyle ağır bir şeyi düşünmektense, o şey insanın başına gelinceye kadar beklemesinin ve yalnız tatlı şeyleri düşünmenin daha yerinde olduğunu söyler. İnsan yalnızken, çoğu zaman birinci sese, toplum içindeyken ise, ikincisine kulak verir. Moskovalılar da öyle davranıyorlardı. Kentte hiçbir zaman, o yılki kadar eğlenilmemişti."

Savaş ve Barış, Tolstoy
İletişim Yay., Cilt II, çev. Leyla Soykut

* Paragraf, "Düşmanın Moskova'ya yaklaşmasıyla birlikte," şeklinde başlamaktadır. O yıl, Napoléon Bonaparte ordusuyla Rusya içinde ilerleyerek Moskova'yı işgal edecektir.




28 Mayıs 2016

Savaş ve Barış I

Savaş ve Barış, okunacak satır sayısıyla ilgili bir fikir veren hacmine karşılık, içeriğiyle daha çok şey vaat ediyor insana. Anlattığı döneme ait politik savaş ve barış durumlarına ek olarak, insanların çevrelerinde, sosyal ilişkilerinde, ailelerinde ve kendi içlerindeki savaşları ve barışları da gözler önüne seriyor, bunu Rus folklorüne dair çok belirgin temalar içerisinde yapıyor.

Frnasız İmparatoru Napolyon ile devam eden savaşlar sırasında Rus toplumunun farklı tabakalarından beş farklı ailenin yaşadığı maddi ve manevi olaylar, bu ailelerin birbirleriyle, hatta bazı fertlerinin Rus Çarına dek uzanan ilişkileri, yıllar içindeki değişimlerini 880 sayfa içinde ilerleken izliyorsunuz.

"Savaş ve Barış beş asil ailenin - Bezuxovlar, Bolkonskiler, Rostovlar, Kuraginlər ve Drubetskoy ailelerinin temsilcilerinin 1805 - 1813 - yılları arasındaki yaşam ve yaşamlarından, ilişkilerinden, 1812 - yılında Napolyon'un Rusya'ya saldırısından ve bu olayın Rusya ve asillerinin yaşamına etkisinden bahseder.
Tolstoy Savaş ve Barış romanında önemli tarihi olayların yaşandığı dönemi tarif etmek için ciddi tarihi araştırmalar yapmış ve dönemin gerçeklerini öğrenmeye çalışmıştır. Aynı zamanda, birçok tarihi romanları inceleyerek yazılma stilleri hakkında bilgi toplamıştır. Kırım Savaşı gazisi olan Tolstoy Savaş ve Barış romanında standart tarihe, özellikle standart harp tarihine çok eleştirel yaklaştı. Tolstoy Napolyon Savaşları hakkında hem Fransız, hem de Rus dilinde yazılmış tüm tarihi araştırma eserlerini okumuş ve edindiği bilgileri romanda kullanmıştır. 

Eleştirel yaklaşım, yapı ve düşünce olarak birbirlerinden farklı olan ailelerin fertleri üzerinden geliştirilir. Öncelikle Rus asillerinin, Fransa ile savaş devam ederken, Napolyon tüm toplantılarda yerden yere vurulurken, Fransızca konuşmanın bir asalet sayılması gibi çelişkilere yer verir. Ailelerde öncelikle, savaş öncesindeki duygudurumları görürüz - kimi anneler oğullarını orduda yüksek emrtebelere getirmek için Çar'ın kapısını aşındırırken, kimi oğullar çocukluk aşklarına dönüşte evlenmek üzere sözler vermektedir.

Daha sonra için için kaynayan süvari birliklerinin içine sürükler bizi Tolstoy. Farklı birlik ve görevlerdeki bu oğulların savaşa, erkekliğe, vatanseverliğe ve ordu içindeki aksaklık, yozlaşmalara dikketimizi çeker. Sıcak savaşın başlamasıyla birlikte komutanların aldığı yanlış kararlar, karşı tarafın zekice saldırı planları gibi, belki sadece tablolardan gördüğümüz Austerlitz Savaşı sahneleri gözümüzün önünde bir sinemadaymışçasına gerçekleşir. Burada kahramanlık, kendini feda etmek, komutanlara ya da devlet başkanına olan bağlılık gibi düşünceler sarar bizleri, geri planda orduların işgal ettiği ya da konakladığı Rus köylerindeki sefalet içinde kalan halk bize eşlik eder. Savaş meydanında huzur bulan, tüm toplumsal, ailevi dertlerinden sıryılan, buraya sadece bu amaçla gelen kişilerin gözü kapalı bağlılıklarını, inançlarını okursunuz.

Uğranan bozgunla birlikte imzalanan ateşkes, Fransız askerlerinin Rus topraklarında ilerlemesi, savaştan yaralanarak kurtulan ya da terfi eden roman kişilerinin gözünden imzalanan barışa bakış açısı, binlerce insanın öldüğü bu savaşı sorgulama, ordudan aile yanına dönüş gibi süreçlere tanık oluruz. Barış, meydanda gerçekleşen savaşa göre daha karmaşıktır ve hemen huzur getirmeyecektir. Aynı şekilde hayat, oğullarını bekleyen aileleri de aynı noktada bırakmayacak, anneler, babalar, kardeşler ve sevgililer farklı farklı sınavlar yaşayacaklardır.

Birinci cildi okurken Tolstoy'un oluşturduğu temaların aslında ne kadar Rus yaşamıyla yoğrulduğunu, ele alınan ve vurgulanmak istenen her düşüncenin nasıl zekice işlenmiş sahnelerde kurgulandığını farketmemek elde değil. Örneğin ilk bölümde savaş öncesi asillerin ev toplantılarında herkesin Fransızca konuşma becerisine göre saygı gördüğü, aynı Fransızcayla Fransa Savaşı'nın övüldüğü, Napolyon'un mahvının dilendiği asillerin arasında, Avrupa'dan yeni dönen ve kendini olduğu gibi ifade ettiği için kaçık olduğu düşünülen, o salonlarda yapmacık olmayan tek kişi olan Pierre'nin nasıl hor görüldüğü, daha sonra babasının sadece kendine bıraktığı inanılmaz mirasa konmasıyla başlayan toplumdaki müthiş yer değişimi oldukça çarpıcıdır; benzer olaylarla yükselen pek çok Rus insanının aksine, kendi özüyle ilgili arayışlarına devam ederken çıktığı içsel yolculukta ona eşilk edersiniz. Bu dönem, Pierre Bezuxov, onun aile dostlarının kızı Natalia Rostova, savaş öncesi sevdiği Boris Drubetskoy'un ve savaş sonrası nişanlandığı Andrey Bolkonski'nin kendi yolculukları, gelişim, kayıp ve düşüşleri etrafında şekillenir. İlk cildin sonunda, yazarın anlatacaklarının bitmediği son satırlardaki felâket ve umut birlikteliğinden belli olur.


Savaş ve Barış, Cilt I
Lev Tolstoy
çev. Leyla Soykut
İletişim Yayınları, 880 sayfa


26 Mayıs 2016

Kürk Mantolu Madonna

Bu kitapla ilgili bilinçsizce kullanılan yargıların çoğu, tamamen kendisi haricindeki sebeplere dayanıyor: okunduğunu yedi düvele göstermenin moda olması kendisiyle ilgili en büyük engel aslında. Ortalık, yazarının birkaç cümlesinin dolaştığı görsellerden geçilmiyor, oysa atıf yapılan kitap, bir o kadar kendi içine kapanık, kapalı bir kutu. Yayımlandığından bu yana binlerce okuru olmuş olsa da, binlerce okumayan okuru var: kitabı almaktansa kitapla verilmiş pozunun daha çok para ettiği karikatür bunun en güzel özeti. Yıllarca susmuş, acısını içinde yaşamış, ve en sonunda hiçbir şeyin zannettiği gibi olmayabileceğini öğrenmiş bir adamın hikâyesi Kürk Mantolu Madonna. Onunla birlikte siz de bu yolculuğa çıkıyorsunuz. Bu günlüğü okurken bölünmenize izin vermiyor yazar, günümüze dönüş yapmıyor, içine baktığınız berrak suyu dalgalandırmıyor.

Başlığı bana hep Anna Karenina'yı canlandıran Sophie Marceau'nun kürkler içerisindeki portrelerini zihnime getirse de, romanın bende bıraktığı izler, Raif Efendi'nin gençliğinde bir kış mevsimini geçirdiği Avrupa kentinin canlandırdığı tablo gibi görüntülerden oluşuyor. Şehirleri, evleri, odaları görmenin iki yolu vardır; ağaçlar şöyleydi gökyüzü böyle gibi metinler okumak - ki bunlar okuyucuyu nesnenin varlığından yalnızca haberdar ederler-, bir de duyguların resmettiği şehirleri seyretmek. Bu kenti Maria Puder Raif'in içinde nasıl karanlıklar ya da aydınlıklar uyandırıyorsa siz de öyle görüyorsunuz. Kâh o ayaz kış akşamında içiniz ısınıyor, karlar arasında minik ışıklar görüyorsunuz, kâh ılık bahar havasında koca şehir, göl, içinizi üşütüyor, kendinizi kaybolmuş hissediyorsunuz.

Edebi yönden en dikkat çekici satırlar ise yazarın Maria Puder ile ilgili korkularını anlattığı kısımlar bana göre. Bu korkular, hiçbir zaman bitmiyor, kâh kendisinin beslediği, kâh Maria'nın beslediği korkular bunlar. Bu kısımları okurken asla yabancı hissedemeyeceğiniz ifadelere rastlıyorsunuz.
"Ona yalan söylememek, kendimi tahrif etmemek, hiçbir şeyi değiştirmemek için o kadar gayret sarf ediyor, hatta bu gayrette bazen ileri giderek kendi aleyhimdeki noktaları o kadar tebarüz ettiriyordum ki, bu sebeple gene hakikatten ayrılmış oluyordum.
Kitabı, yazarın bu kadar kendini ortaya çekinmeden koymasına hafifçe kızarak okumaya devam ediyorsunuz:
"Her söz,  hatta ağzımdan çıkacak her ses, saadetimi bozacak, hatta bulandıracak diye korkuyordum. O hâlâ, bu sefer de biraz korkuyla, yüzüme bakıyordu. 

Neredeyse her sayfada, "hani, olur ya, size de olmuştur, bilirsiniz..." dercesine yazıyor Sabahattin Ali.
"Hiçbir şey düşünmemek, hatırlamamak istiyordum. ...hayalimle yapacağım her kurcalamanın, bugün yaşadığım birkaç saatin harikulade vak'alarına ve bu vak'aların emsalsiz ahengine zarar vereceğinden çekiniyordum.
Bir sevdaya dâhil olmazdan önceki her an, her duygu nasıl ince ince işlenir ve sevdanın içine karıştıktan sonra sadece eylemlerle ifadeye kısıtlanırsa edebi metinler, bu romanda hissiyatın gelişimi sevda nehri içindeyken de işleniyor.
"Fakat karşısındakinin her kanaatini doğru bulup benimsemek için vesile aramak da bir nevi ruh yakınlığı alameti değil miydi?
İnsanlara bir türlü güvenemeyen Maria Puder ile aşk üzerine konuşmalar dikkat çekicidir, sizi de düşünmeye, biraz daha düşünmeye sevk eder.
Aşkı dışarıdan birdenbile gelen bir şey zannetmek doğru değildir. O içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir.
Bu roman, bir erkeğin nasıl tüm varlığıyla sevebileceği, kendini adayabileceği, filmlerde ve romanlarda birdenbire, sebepsiz gelişen ve sevgiye göre daha üst mertebelere yakıştırılan, bir o kadar da çabuk sönüveren sevdayı nasıl masallardaki gibi yaşamak isteyebileceğine çok güzel bir örnek oluşturuyor. Sıklıkla, bu hikâyenin gerçekten yaşanmış olabileceği duygusuna kapılacak olmanız bu ormanın en güçlü özelliklerinden biridir. Raif, bu sevdayı en çabuk solan hevesler kadar güçlü, hiç solmayan ve heyecansızlıkla yaftalanan yıllanmış sevgiler kadar ömürlük yaşar. hikâyenin başı ve sonunda çok beklenmedik örgüler bulunmasa bile, duyguların ifadeleri romanı biricik kılan şeyler olup çıkıyor.

f.: Serra Topal, 2016
Bütün Romanları, Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna
Sabahattin Ali
Yapı Kredi Yayınları, Delta
3. baskı, Mart 2010, s. 715-874

23 Ocak 2016

Didem Madak - En Kalması Gereken Şair


İki nefes arasında yazdım bu yazıyı. İki nokta arasında.

Şiirini okumadan şiiri hakkında okuduğum ilk şair değil Didem Madak, ama azıcık dizesinin yer verildiği bir yazıyı daha bitirmeden karar verdim kitaplarını alıp okumaya. İki sayfa arasında.

Sözcükler dergisinin en güzel, dolu dolu sayılarından birinde, 57. (Eylül-Ekim) sayısında bir yazıda rastgeldim şiirlerine. Daha ilk satırlarda yüzüme çarpan dizelerin oyunları ve ne kadar oyuncu olurlarsa olsunlar, dile getirdiği anlamların sahiciliği aklımı başımdan aldı.



İnanırım bazen bir kâse bal bile umutsuzdur
                                                 (Enkaz Kaldırma Çalışmaları'ndan)


Şiirindeki dilin örgütlenişi, biçim ve içerik üzerine bir yazı olsa da, yazı içinde atıf yapılan dizeleri aç kurt gibi aradığımı görünce kitaplarını almam şart oldu. Didem Madak, üç tane incecik şiir kitabı yayınlandıktan sonra 2011 yılında hayata veda etmiş bir şair. Daha söyleyecek, yazacak çok şiirleri kaldı onda. Son kitabı Pulbiber Mahallesi'ni ilk okumaya başladığımda, sürekli, ah be güzel kadın, niye gittin? Gitmen şart mıydı? demekten kendimi alamadım. Hâlâ da alamıyorum.

254 sayfa yayımladıktan sonra hayatı bırakıp gideceğinizi bilmeden, şiir yazmak...

Büyümüş Çocuk Şiiri ile açılır Pulbiber Mahallesi. İlk dizeden kitabın son dizesine, yitirilmiş güzel bir annenin, Füsun'un izlerini görmek mümkündür. Annesinin isminden çoğalan tüm kelimelerle annesinin kolyelerini takıp takıştıran bir kız çocuğu gibi dolaşır Didem Madak, bu ışıklar vurmuş, renklenmiş hüznü hep hissedersiniz. Kardeşi Işıl'dan ve onun hayali arkadaşından, albino kedisi Zeyna'ya, kendi mahallesi, yaşadığı bodrum katı, rutubetle soyulan duvarlara, âşık olunca pazardan sevinçle aldığı enginarlardan tuzluk, kapatılmış kahve falı ve ceza kanunundan müteşekkil atmosferine, balkabağından prangalarına dek, kömürlük penceresi dilinde yazar...

Bugün bir harf girdi atmosferime, tutuştu ve yandı
Siyah bir gelinliğe benzeyecek bu şiir
Uzun kuyruklusundan
                                     (Büyümüş Çocuk Şiiri'nden)

Bana artık büyü diyorlar
Bütün renkleri mezun etmişler hayatlarından
Karanlığa emekli öğretmenler gibi sanki insanlar.
                                     (Gecenin Çekmecesi'nden)

Şiirlerini teker teker okuyup sayfa sayfa ilerlemek ve son sayfa ile kitabı bitirip kapatmak mümkün olmaz Didem Madak ile. Kolayca içine girilebilecek bir üslupta yazmamıştır hiçbir şeyi. En büyük isyanlarında bile bir mahcubiyetle, dolambaçlı yollardan dökülür sözcükleri.

Bıkmıştım artık bu kahraman kadınlardan
Hepsinin kahraman olması şart mıydı yani.
Biri olsun şiirinin kadını olamaz mıydı?
                                         (Kaza Anılar'dan)

En güzel yanıdır şairin, kusurluluğunu böylesine özgün resmedebilmesi. Şiirlerinde sorduğu soruların içindeki yanıtlarda kendiliğinin kırık döküklüğü ve umudunun gücü bir aradadır.

Son kitabı Pulbiber Mahallesi ve ilk kitabı Grapon Kâğıtları'nı eşzamanlı okuyunca şiirsel ifadesindeki değişimi fark etmek mümkün oluyor. Didem Madak son kitabında, dizelerini artık bilmediği bir alışkanlıkla sıkça bölmüyor, isyanı ve usluluğundan daha bir emin, boynu büküklüğünde daha bir başı dik, ironilerinde daha bir doğrudan yazıyor. Ancak en sıradan nesneye bile en farklı yaklaşma meyli asla değişmiyor ve aslında biz de bunu çok seviyoruz.

Yazdığım tüm kitap yazıları içinde, bu yazı en günlerce düşündüğüm, en kendisine layık şekilde güzel yazabilmeyi istediğim yazı oldu. İki durak arasında.

"Şiirle ne yapılır, bu konuda kural koyucular var mıdır bilmem ama; ben senin şiirlerini, taşıtlara binerken, giderken, gelirken, en çok korktuğumda, en çok endişelendiğimde, uykudan önce, tutuklamalardan sonra mırıldanacağım, acısını yemeklerime katacağım, üstüne tatlı yiyip içimi bayıltacağım. Sonra yeniden okuyacağım.            Burcu"

Kimse onun kadar farklı yazamayacak, bunu hepimiz seziyoruz. Kitapları hiçbir zaman yabancı bir dile tam mânâsıyla çevrilemeyecek, en ileri seviyedeki edebiyat çevirmenleri bile yapamayacak bunu. Sadece Türkçe haliyle tüm anlam katmanları korunarak bizler okuyabileceğiz, şanslıyız. Hayır uçuk kaçık bir kadın değildi Didem Madak, pekçok okuyucusu ile birlikte ben de eminim bundan, bizlerle hiç tanışamadan gittiği halde kendini böyle şeffaf ama örtülü anlatabilmesinde kerâmet. Tam tersine hayat onu ayaklarından yere fazlaca batırmıştı; ama bambaşka görüyordu herşeyi, umutsuzdu ama hep umutluydu da, kimi zaman, bu kadın nerede ise bulsam, elinden tutsam, diyordunuz ve bir de bakıyordunuz ki kedisi Zeyna ile yağda yumurta pişiriyordu bir gece vakti, ve o cızırtılı ses dünyanın en umutsuz sesiydi.

Didem Madak kitapları, altlarını çize çize okuduğunuz şiirlere benzemeyecek. Çünkü bu kitaplarda her sayfada her dizenin altını çizmek isteyecek, okudukça bir sonraki, bir sonraki dizeyi de kalemle buluşturmayı düşüneceksiniz, bir de bakacaksınız ki aslında sayfa bitmiş, ve dizelerin sonuna dek sabredemediyseniz, tüm sayfayı çizmişsiniz!

Google tam da Didem Madak okumak ile Didem Madak satırlarını çizmek arasında kaybolanlarla dolup taşıyor. Çizerek de derine işleyemiyorsunuz Didem'in kelimelerini; Tek çare, tekrar tekrar, her yaşınızda okumak. Ve her seferinde, ah güzel kadın, niye gittin, kalsaydın, kalsaydın, kalıp biraz daha yazsaydın, diyerek onu anmak.







Ne iyi bir haber ki, Metis Yayınevi, Didem Madak'ı Okumak başlığında İzmir'de Ege Üniversitesi tarafından Aralık 2014'te düzenlenmiş bir sempozyum'un bir kitabını bu ay yayımladı. Haberim olsa kalkıp gideceğim ve orada bulunup bu şair hakkında konuşulmasını, düşünülmesini mutlulukla dinleyeceğim bir etkinliği bize ulaştıran Solmaz Zelyüt ve Metis Yayınevi'ne teşekkürler.

Didem Madak
Pulbiber Mahallesi, 113 sayfa
Ah'lar Ağacı, 73 sayfa
Grapon Kâğıtları, 68 sayfa
Metis Yayınevi, 7. basım Temmuz 2015

Translate