20 Temmuz 2012

New York, New York

Blogumdaki kategorisi şehirler köyler kasabalar ama, kendisi ne şehir ne köy ne kasaba. New York bence dünyanın merkezi. Tam bir yıl önce bu sıralar, kaynayan NY caddelerinde yürüyor, buz gibi metrolarında donuyordum.

Rockefeller Center
New York'ta bir hafta kaldım. Durup da fotoğraf çekmek, netlik ayarı yapmak için asla vakit yok; NY da, tıpkı kendisi gibi hızla, on parmakta on marifet çekilmeli, tüm karelere baktığım anda bende çağrıştırdığı şeyler hep hareket: ister yeryüzü boyunca olsun, ister göğe doğru.

Kaldığımız otel Times Square meydanına bakan Crowne Plaza NY ve biz 31. kattaydık, vardığımız sırada geceydi.

Sonunda tüm o âşığı olduğum cnbc-e dizilerinin ezberlediğim NY geceleri sahnelerini apaçık karşımda görüyordum; gökdelenler, araba kornaları, polis arabası sirenleri, yıldızları silen ışıklar ve gökleri yiyen gökdelenler.

Fifth Avenue
St Patrick's Cathedral
  Şehir planı inanılmaz derecede düzenli ve bize sadece On Adımda New York kitabı ve yoldan aldığımız bir metro planı yeterli oldu. Her yere pek çok metro hattı var, hem yürüyerek hem de metroyla pekçok yere gittik. 7 gün boyunca, görmeden ölünmemeli denecek her köşesini gördüm, soludum, fotoğrafladım ve zihnime kazıdım.

Central Park
Aman Tanrım! diyerek ağzım açık arşa bakmak suretiyle gezmekten ancak 3. gün vazgeçebildim.

Metropolitan Museum of Art
Sabah çıkıyor, uzun ve geniş, bir tane bile kahrolası üstgeçit çirkinliği olmayan, bir arabanın bile ayağınızı attığınız anda korna çalıp size el kol hareketi yapmadığı caddelerde keşfe çıkıyorduk. Yurda döndüğümde uyum sıkıntısı çektiğim ilk konu bu sürücülerin yayalara saygısı konusuydu..

İlk ve en önemli şey: asla bir tabela kirliliği yok. Kentin estetiğini sağlayan şey bu.

Ana caddeler boyunca dizi dizi dünyaca ünlü giyim, çanta, gözlük vb markalarının dükkanları beni benden aldı. Hepsi bir arada! Bir tane bile AVM'de değil. 

McGraw Hill binası
İlk günün NY yıldızları: Central Park. Bölük bölük ilkokul çocuklarını getirmişti öğretmenler, en sevimliler ise siyah ırktan minik çocuklar. Bembeyaz çakıl taşları gibi gözleri.

En ürkütücü şey: tüm kuşların ağzı aşırı sıcaktan ve nemden açık.

Mutlaka güneş gözlüğü ve ince spor pabuçlar gerek. Son güne doğru herşeyi boşverip sandaletler. Şapka, güneş koruyucu da şart.

İlk günün diğer yıldızı Metropolitan Sanat Müzesi (Metropolitan Museum of Art). Orada üzeri bir örtüyle örtülü ilk siyah-beyaz fotoğraf baskısı da sergileniyor, Vincent van Gogh'un servili tabloları, Rodin'in heykelleri. Her köşe başı hediyelik eşya dükkânı. Üzeri NY yazıları, ikonik görüntüleriyle dolu tüm objeler. 

Sanatla mest olan herkes buraya girmeli, burayı solumalı.

Times Square
Yemekler konusunda minik yerler, büyük yerlerden daha iyi, bir kere Amerikan mutfağı diye bir şey yok, bir sürü mutfağın birleşimi, bir sürü sosla katmerlenmesi var.

Her köşebaşında hindi satan Arap, Hintli seyyar arabacılar, her tarafta Turkey yazıları!

Sebze meyve pahalı, elmaları tek tek satın alıyorsunuz. Fast food çok ucuz ve daha ağır. Ama tabii dönüşte müthiş zayıf haldeydim. Ankara'da bir kış boyu o kadar yürümemişimdir.

Times Square
Anı fotoğrafları çekmenin vicdan azabıyla beraber, birkaç tane de siyah-beyaz damak zevkime uygun kare de çekmedim değil hani!

Akşam, hafifleyen sıcakla Times Square Meydanı'na adım attım! Herkes o saatte devasa billboardları izlemek üzere oraya toplanıyor. Her renkten ırktan dilden insanlar. Tam bir curcuna!

Hotel Crowne Plaze NY
Çevrenizde herkes lıkır lıkır İngilizce konuşuyor müthiş bir duygu! TV kanalları yabancı dilde ve alt yazı yok, Jay Leno'yu canlı izliyor, bambaşka bir ülkenin gazetelerini okuyorsunuz. Twitter'da siz yazarken ülkenizde herkes uyuyor.

Tıpkı Japonya seyahatimde yaptığım gibi, bir Amerika dosyası da yaptım dönüşte, ve oraya dizmek üzere her türlü müze biletini, broşürü, Amerikan vizesi belgelerini, tiyatro kataloglarını, yiyecek ve alışveriş fişlerini sırt çantama attım! 



İşte New York'ta bir gün böyle geçti!






© 2012 Fotoğrafların her hakkı saklıdır.  
Photos copyright by Serra Dag © 2012

11 Temmuz 2012

İnsancıklar

İki adet alıntı sunuyorum sizlere. Birincisi,

Ah şu masalcılar! Yazacak yararlı, hoş, kişiye haz veren bir şey bulamazlar da, ne kadar pislik varsa dökerler ortaya! Yetkim olsa yazmayı yasak ederdim onlara! Ne biçim şeylerdir yazdıkları? Okurken ister istemez düşünüyor insan... Kafasını kaşıyor. İnan olsun yasak ederdim onlara yazmayı! Basbayağı yasaklardım. (Kn. V. F. Odeyevski)
Bu da diğeri;

Ah şu hikayeciler yok mu!... Faydalı, hoş, ruh okşayan yazılar yazmazlar da, şunu bunu karıştırıp, ortaya dökerler. Elimden gelse, topunun yazı yazmasına engel olurdum. Nedir bu, okursun, okursun... alır seni bir düşünce... Aklına saçmasapan şeyler gelir. Vallahi, yazdırtmazdım bunları, hepsini yasak ederdim. (Prens V. F. Odoyevski)

Dostoyevski'nin İnsancıklar romanı bu metinle açılıyor. Ancak iki farklı çevirmenle, metnin hangi noktalara gideceğini göstermek istiyorum. Bu incecik kitabın bana edebi çeviri'nin neredeyse çevirmenin edebiyatı olduğunu farketmemde faydası oldu. Rusça bilmem, aslını kendi dilinde okuma ihtimalim zayıf, öyleyse alıp okuduğunuz bir kitabın, aslen bambaşka anlamlara gelebileceğini ve bu anlamların, çevirmenin insafına kalarak yok olabileceğini göz önüne almanız gerekiyor.

Bir çevirmen, niye "şunu bunu" veya "pislik" kelimelerini seçer? Hepsi aynı kapıya çıkıyor, gibi bir bahaneye sığınmak olanaksız burada. Elimden gelse ile, Yetkim olsa, aynı şey midir? Masalcı ile hikayeci, aynı olabilir mi? Kafanızda bambaşka şeyler canlanır.

İnsancıklar'ı önce M. Zorludağ, ardından E. Altay'ın çevirisinden okudum. Her ikisinde de aklıma yatmayan noktalar var. Dostoyevski'yi bir anda büyük üne kavuşturan, ancak bugün en büyük yapıtı olarak nitelemeyeceğimiz bu ilk romanın her iki çevirisi de içime sinmedi. Zorludağ'ın çevirisinde kendinden romana katıştırdığı, zaten romanın temelinin dayandığı ama böylelikle iyice katmerlenen acıma'dan hoşnut olmayarak Altay'ın çevirisini aldım elime. Ancak onda da, bazı dilbilgisi hataları gördüm -Dostoyevski'nin kendi hataları olup bilerek bırakılmışlar mıydı, anlayamadım; çünkü Altay'ın çevirisinden okuduğum Karamazov Kardeşler, Cinler ve Budala'da hiç böyle hatalara rastlamamıştım.

Öncelikle; iki çeviride de bazı isimler birbirinden farklılaşıyor. Yukarıdaki iki alıntı da aynı kişiye aittir. Ama soyadı ve unvanında birlik yoktur iki çeviri arasında. Rusça'da herkesin baba adıyla ilgili bir soyadı, küçüklük adları gibi özellikler olunca, isimleri doğru ezberlemeniz önem taşıyor ve böyle ikilikler işinizi zorlaştırıyor. Bunun üzerinde fazla durmayalım.

İkincisi, acımanın bol miktarda bulunduğu bu eserde, Allah kelimesinin sürekli olarak geçmesi; anılan kişilerin Müslüman olmadıkları kesin olduğu halde, İslam'la bütünleşik bazı yapılar göze çarpıyor; Allah rızası için, vb. Bu konu beni hep düşündürmüştür; bir yapıt, çevrildiği dildeki dini kavramlara da evrilmeli midir? Örneğin Tanrı seni korusun, gibi bir söz öbeği yerine, Allah'a emanet ol, veya İbranice'ye çeviri yapılıyorsa, Yahudi inancında geçen kutsal isimler mi seçilmelidir? Edebi çevirmenlik tabii ki birebir teknik çevirmenlik değil ancak yapıtın yarattığı koşullar ve toplum özelliğine uygun düşünülmeli gibi geliyor. Kutsal isimleri değiştirmek aslında çeviriyi okuyan kişinin inancında bir yara açacak değildir, sadece kültürel olarak metnin içinde ilgisiz durur.

Bir fikir vermesi için, romanda M. Devuşkin, 'sizi yarın kilisede görebileceğim' diye mektup yazar, oysa aynı mektubunda bol miktarda Allah kelimesi de geçmektedir. Bu roman İngilizce'ye çevrilirken olasılıkla Lord veya God kelimeleri kullanılmıştır.

İyi bir örnek; Bin Muhteşem Güneş romanında, Allah veya Rab yerine Tanrı yazılmamıştır, o da Türkçe'ye bir çeviridir ve bahsedilen toplum ve kişiler Müslümandır. Bu roman da dünyada onlarca dile çevrildi, acaba Lord veya God kelimeleri mi kullanıldı? Pek olası görünmüyor. Kişilerin isimleri Arapça iken, herhalde Avrupai kutsal isimler seçilmemiştir.

Üçüncüsü, ilk çeviride görünmeyen ve sık karşıma çıkan bir hata. Bir soru cümlesinin bitmesinin ardından, sanki o cümlede yer alması gerekirken ayrı bırakılmış isimler. Örneğin, "Böyle mi olması gerekiyor? Varvara Alekseyevna." gibi. Birkaç kere karşınıza çıkıyor. İç sesinizi uyduramıyorsunuz metne.

Bu tür şeyler sizi rahatsız edince, okumaya kendinizi kaptırmanız zor oluyor.

Son olarak, romanda bazı kimseler önemli yer tuttukları halde akıbetleri, niyetlerinin sonuçları havada kalıyor. Misal Anna Fyodorovna, ya da ilk çeviriye göre Anna Fedorovna. Esas kızın başlangıçta iyiliğini, sonra kötülüğünü isteyen bu kadın romanın sonuna doğru kendisinin yaratıp yaratmadığı kesinlenmeyen bazı olaylarda anılıyor. Güya bu kadın sık sık haber göndermektedir, ancak bir anda sonlanıveren romanla birlikte kendisi de soru işaretleriyle kalakalır. Sanki o da romanın bir anda bitiverişine şaşmış gibidir. Daha da önemlisi, esas kıza bir aşk mı, akrabalık sevgisi mi, dostluk mu beslediği yazar tarafından da karar verilemeyen M. Devuşkin'dir okuyucuyu şaşırtan. Kısacası, bazı belirsizlikler ve kararsızlıklar örgüsü olup çıkıyor roman.


İnsancıklar, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
Orhan Pamuk'un Önsözüyle
çev. Ergin Altay
İletişim Yayınları
Dizi editörü: Orhan Pamuk


İnsancıklar, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
çev. Mehmet Zorludağ
İlya Yayınevi
2. basım, İzmir 2008

5 Temmuz 2012

İyi Tarım (Cidden Bize) İyi Gelecek


İyi Tarım İyi Gelecek etiketli reyonlardan aldığım sebzelerin hormonlu çıkmasıyla bu rüya da dağılmıştır.

Çok açık bir gerçek var: Bu halk, bu toplum, iyi gıdaya hasret. Gerçekten. Ortalık hormon dengesi kalmamış insanlarla dolu. Ufacık yaşında kadın gibi gelişen kız çocukları, kadınlaşan erkekler, erkekleşen kadınlar.. Patlayan kanser vakaları.

Eskiden zararlı bilinen tek şey zirai ilaçlardı. Yıkar yıkar afiyetle yerdin. sonra hormonu keşfettiler. Domatesi bir kestik yemyeşil çekirdekler, içi boş safi boyalı bir kabuk. Sonra başka genlerle karıştırma geldi. Şu teknolojiyi her gıdayı rezil etmeye değil de, rezil edilen gıdaları özüne döndürmeye kullanmak bile artık daha pahalı. Yürek istiyor!

Bir yerden doğal tereyağ gönderilmesi sözkonusu oldu, çevremdekiler sanki bana para çıkmış gibi iç geçirdiler. Neden? Çünkü tereyağlara süttozu ve margarin basıyorlar. Oysa insanlar çocukluklarında, annelerinin yayla çorbası pişirirken kızdırdıkları tereyağının kokusunu arıyor.

Zeytinyağı fabrikalarının atıklarını karıştırdığı nehirlerde balık kalmıyor. Oysa zeytinyağının nasıl bir atığı olabilir ki? Olabilirdi ki, içine envai çeşit kimyasal karıştırmadan önce.

Etlerin kıymalarına soya posası ve tozlaştırılmış kemik basıldığı, etlerin dirilerine de Östrojen basıldığı artık ezber bilgi. Sucuklardan da tavuk çıkıyor. Piliçler hızlı büyüyüp yağlansın diye karanlıkta yetiştiriliyor. En gıda cahili insan bilir ki, lezzetli beyaz et ancak tavuk serbestçe gezinirse elde edilir. Hayvanlara GDO'lu mısırlar yedirmek daha ucuz. Allah'ın otu, yemi kalmamış gibi! Büyükbaş hayvan ottan alacağı gıdayı mısırdan alamıyor. Hastalıklı etler. Saman gibi etler.

Meyvelerin hali iç açıcı mı? Kısır İsrail tohumları. Kavunu yoğurt ve dereotuyla yesek daha iyi bir tat verecek, kavundan kabak dolması bile yapılır artık. At ağzına, bildiğin salatalık. Karpuz zaten ilk kurbanlardan. Çileğin bu teknolojilere yanıt olarak verdiği şekiller ürkütücü. Biberler sivri mi dolmalık mı, maydonoz ot mu sazlık mı anlayabilene aşkolsun.

O en saf, en güzel AOÇ ürünlerine ne oldu? Dondurmasının arkasında süttozu, su, yazıyor. Böyle acıklı bir gelişme daha olabilir mi? Tek güvenilir isimdi AOÇ.

Süt ürünleri tam bir muamma. UHT teknolojisiyle aylarca bozulmayan sütler. Bozulduğu bile anlaşılamayan ürünler. 2-3 ay süre verilen yoğurtlar. Çocuklarınıza bu ürünleri göz göre göre yedirip içirir misiniz? Hepimiz sokak sütleri ve kaynar kazanlara geri döneceğiz, biliyor musunuz? Evde yoğurt mayalayacağız.

Eskiden büyüklerimiz hazır şeyler elle sayılacak kadar az olduğundan mıdır bilinmez, 'Abur cubur yeme!' derlerdi. Sakız gofret vardı o zamanlar. Çok uzak mı geliyor kulağa? Şimdi her taraf hazır şeyler. Nasıl kaçınacaksın? Su bile işlenmiş. 'İyilik onun özünde var' sloganıyla Turkuaz, kuyu suyunu az satmadı mı?

İyi gıdanın tek yolu, kendi sebze meyve tohumlarımız. Kendi doğal gelişimini yaşayabilen hayvanlarımız. Kendimize ait şeylere özenmemiz, onları korumamız.

İyi geleceğin tek yolu, Sağlık Bakanlığı ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın işbirliği yapması, bu denetim yetersizliğini, bilgi eksikliğini gidermeleri. En doğru yöntemler neler, topraktan hayvandan anlayan, hayatı onlar olan, içine bir şey katmadığı eti sütü peyniriyle kendisi de 90 yıl yaşayan köylülerimizi dinlemeleri.




Translate