26 Şubat 2012

Günindi Mektupları

"Bu hasrette
       madde var
                  madde!"

Sen bunu okurken ben çok uzaklarda olacağım, diye çok söylenmiş ya..

Evet, sen bunu okurken ben çok uzaklardayım, ama kalbim yakın, ben daha da yakın..

Sen bunu okurken buraya bahar gelmiş olur belki, kara buza doyduysa artık Tabiat Ana. Bazı sebzeler göz kırpmaya başlar ürkek ürkek tezgâhlarda, bahar meyveleri gelir kurulur baş köşelere, gelen geçen 'daha erken,' diye küçümsese bile. Bilirler ki, artık bir akın başlamıştır ve durdurulamayacaktır, baharın, Diriliş'in akını, önüne her türlü ölü toprağı kara bulutu katıp bir çığ gibi büyüyen, ardında tazecik filizler, çiçekler, Mayıs meltemleri ve bülbüllerle gelen.

Güneş kentimde daha uzun kalmaya heveslenir bakarsın, kuşlar da daha çok cıvıldamaya..

Bol salçalı, narçiçeği renginde karakış yemeklerinden, şıpsevdi, 2 günde bitiveren şeffaf zeytinyağlılara geçmiş oluruz belki. Bitmez tükenmez gecelerde ikişler kere demlenen çaylar yerine  altın limonatalara ışıl ışıl buzlar atıyor olurum bakarsın.

Çiçeklerim tomurcuklanmış olur, her hafta biraz daha az kazak katlıyorumdur artık.

Bu hafta yine kar haberleri duyuruldu. Oysa gönüllerde bahar umudu bir kez yeşermeyegörsün.. En âlâ kışlar bile yıkamaz artık bu ümidi!

"Şu kara toprağın üzerinde
                            yıldızların arasında
                                             yolculuğumuz
                                                                   ne kadarcık zamanın işi ki!.."

Eski kafalıyım ben, dijital mektuba gönlüm ermez benim, illâ yazacağım bir kâğıda deftere, götürüp vereceğim postaneye, yılın bu mevsiminde bu kartları hiçbir sebebe bağlayamayıp yüzüme bir tuhaf bakan memurun eline. Eskiden herşey sebepsiz ve daha güzeldi! O Günü Bu Günü ve Şu Günü yoktu. 'İçimden geldi!' vardı. 'Sana layık değil ama..' yoktu, 'çamsakızı çoban armağanı' vardı. Kim demiş gönüller uzaktan uzağa konuşamaz diye, kim çizmiş o sınırları, yakınım ben, sana yakın. Elindeki kâğıttan da yakın.


 şiirler: Nazım Himet Ran

22 Şubat 2012

Kitap Bağışı

BU YAZIDAKİ KİTAPLARIMIZIN HEPSİNİN BAĞIŞI SONLANMIŞTIR.
DİĞER BAĞIŞLAR İÇİN "BAĞIŞ" ETİKETİ ALTINDAKİ YENİ YAZILARA BAKINIZ.



Her taşınmamda, kitaplığımı şöyle sıkı bir elemeden geçirir, 'başkaları da okusun' niyeti ağır basarak, en kıyamadıklarım hariç, pekçok kitabımı ayırırım. Bu şekilde 3 kere topluca kitap bağışladım. Bu yıl blogun da varlığıyla, daha uzaktaki insanlara erişmek istiyorum.

Kitapların listesini aşağıya ekliyorum. 15 roman, 10 bilimsel kitap, 15 inceleme.

İstediğiniz kitap hangisiyse, bu postun altına o kitabın liste numarasını yazmanız yeterli. Ancak önce 'Bu siteye katılın' düğmesini tıklamanız gerekiyor, çünkü e-mail adresinizi yazmanız istenecek.

Üye olunmadan yapılan istekler 'anonim' gözükeceklerinden, dikkate alınmayacak. 

Bir kişiye en fazla 5 kitap gönderebileceğim. Kargoyu karşı ödemeli yollamaktayım ve beni anlayışla karşılayacağınızı umuyorum, şubeye bir sürü kitap taşıyacağım çünkü.

Haydi başlayalım!

Kitaplar
1) Jane Austen; The Complete Novels. Worldsworth. (İngilizce) (roman)
2) Miguel de Cervantes; Don Quijote. Alfa. (roman)
3) Stendhal; Kızıl İle Kara. Çev. Ataç. Can Yay. (roman)
4) Orhan Kemal; Murtaza. Everest. (roman) (cep boyut)
5) Orhan Kemal; Eskici ve Oğulları. Everest. (roman) (cep boyut)
6) Orhan Kemal; Sokaklardan Bir Kız. Everest. (roman)
7) Vedat Türkali; Yalancı Tanıklar Kahvesi. Turkuaz Kitap. (roman) (cep boyut)
8) İskender Pala; Katre-i Matem. Kapı Yay. (roman) (cep boyut)
9) Mario Vargas Llosa; Masalcı. Çev. Üster. Can Yay. (roman)
10) Marc Levy; Özgürlük İçin. Çev. Sezen. Can Yay. (roman)
11) Andre Gide; Kalpazanlar. Çev. Yücel. Can Yay. (roman)
12) Pascal Mercier; Lizbon'a Gece Treni. Çev. Özdemir. Merkez Kitaplar. (roman)
13) Pascal Mercier; Night Train To Lisbon. Grove Press, New York. (İngilizce) (roman)
14) Şefik Can; Mevlâna - Mesnevi Tercümesi. 1-2., 3-4., 5-6. ciltler, Ötüken Yay.
15) Adalet Ağaoğlu; Ölmeye Yatmak. (Dar Zamanlar I) Türkiye İş Bankası Kültür Yay. (roman)
16) Adalet Ağaoğlu; Bir Düğün Gecesi. (Dar Zamanlar II) Türkiye İş Bankası Kültür Yay. (roman)
17) İsmet Kabaağaçlı Noonan; Anılar Akın Akın. Bilgi Yay. (Anı)
18) Bernard Lewis; OrtaDoğu - İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi. Arkadaş Yay. (Tarih/İnceleme)
19) Graham E. Fuller; İslamsız Dünya. Profil Yay. (İnceleme/Araştırma) 
20) Andrew Mango; The Turks Today. John Murray Publ. (İngilizce) (İnceleme/Araştırma) 
21) Niall Ferguson; Civilization - The West and the Rest. Allen Lane, an imprint of Penguin Books. (İngilizce) (İnceleme/Araştırma)
22) Kazım Karabekir; İstiklal Harbimizin Esasları. Emre Yay. (Tarih/İnceleme)
23) George Friedman; The Next 100 Years -  A Forecast for the 21st Century. Anchor Books. (İngilizce) (İnceleme)
24) Philipp von Boeselager; Valkyrie - the plot to kill hitler. Phoenix. (İngilizce) (Anı)
25) Altan Öymen; Öfkeli Yıllar. Doğan Kitap. (Anı) 
26) Orhan Karaveli; Ali Kemal "belki de bir günah keçisi...". Doğan Kitap. (İnceleme/Araştırma)
27) Yalçın Küçük; Haberci. Mızrak Yay. (İnceleme/Araştırma)
28) Yalçın Küçük; Çöküş. Mızrak Yay. (İnceleme/Araştırma)  
29) Yalçın Küçük; Gizli Tarih. Salyangoz Yay. (İnceleme/Araştırma)   
30) Keith Devlin; The Man of Numbers - Fibonacci's Arithmetic Revolution. Walker & Company, New York. (İngilizce)(Biyografi) (Bilimsel)
31) Ömer Kuleli, Osman Gürel; Kimya Güzeldir. Bilim Yay. (Bilimsel)
32) Rom Harre; Büyük Bilimsel Deneyler. TÜBİTAK. (Bilimsel)
33) Marcus du Sautoy; 1 Asal Sayı 1 Kareköke Dedi ki. Çev. Bulsun. Kırmızı Kedi Yay. (Bilimsel)
34) Hakan Özerol; Finansçı Olmayanlar İçin Finans. Elmam Yay. (Bilimsel)
35) Charles Darwin; Türlerin Kökeni. Yordam Kitap. (resimli uyarlama) (Bilimsel)
36) Charles Darwin; Türlerin Kökeni. Versus Yay. (resimli uyarlama) (Bilimsel)
37) Vural Yiğit; Evrimin Öyküsü. Evrim Yay. Bilim Dizisi. (Bilimsel)
38) Geore Basalla; Teknolojinin Evrimi. TÜBİTAK. (Bilimsel)
39) Hülya Erdener, Serdar Erkan, Ela Eroğlu; Sürdürülebilir Enerji ve Hidrojen. ODTÜ Yay. (Bilimsel)

Sözlük/Yazım Kılavuzları
Ayhan Sezer, Hüseyin İçen; A Dictionary of English Synonyms. Pelikan Yay.

NOT: Efendim tekrarlıyorum, özele atılan e-postalar ile yapılan istekleri dikkate almıyorum ve yanıtlamıyorum. Çünkü 'kim önce yazdı, kim önce istedi' gibi bir şeye mahal vermiş olurum.
kitapagaci.org sitesindeki duyuru ve buradaki açıklamaları hiç okumadan sadece listeye bakıp sürekli e-posta yazanlar var. Herkes açıkça buraya yazsın istiyoruz ki hiçbir haksızlık fikri doğmasın zihinlerde.
 
Her bir kitabın ona ihtiyacı olana ulaşması dileğimle.


Kitapla kalın...




18 Şubat 2012

KUVÂYİ MİLLİYE

Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
Dünü bugüne,
bugünü yarına bağlayın!

diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzımdı onlara;

Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar çokturlar;
...
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için:
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi.

Ateşi ve ihaneti gören gözlerle açılır bu destan. Memleketi yabancılara satanlar, yan gelip ölülerin üzerinde yatanlarla da hemen karşılaşıveririz. Bir yerlerden hatırlarız onları, biliriz. Ovalarımız nehirlerimiz uzun dişli İngiliz'i, büyük, âşık ölülerimiz İtalyan'ı, Seyhan ve Ceyhan, ve kara gözlü Yürük kızı mavi üniformalı Fransız'ı görmüştür. 

Düşman Antep'e girince ağaçtan indirdikleri bir genç, önünde beliren kara bir yılanı bir kurşun buluverince ömrünün ilk idrakiyle yiğit olmuş, eskiden bir tarla sıçanı gibi yaşıyorken, cesaretiyle, desteğiyle nam salmıştır.

İstanbul feryâd eder, 919 yazında, dört düvele teslim ettiler bizi, diyerek. 

Hâlâ feryatta İstanbul, yaşamak için kimilerini yutan, kimisinin yaşamak için şehri yutmaya çalıştığı, karanlıkları, yorgunluğu, kıyısı bucağı ranta kurban giden, güneşin ise hiç umut kesmediği dünyanın en güzel gerdanı, mücevheri.

Soğuğunda kaskatı, dimdik ölünen Erzurum'da on gün sürer Kongre, kabul edilmez Himaye; bir yandan İstanbul'da hanımlar beyler paşalar halktan umudu kesmişlerdir, çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleriyle.

Bu hanımlar beyler yitip gitmemiştir, onlarca yıl sonra bile, Anadolu'dan, bu halk insanından uzaklarda, sanki başka bir ülkede yaşar gibidirler. Halen ümit beslemez, gözlerine bakmazlar bu halkın, hâlâ pamuk gibi olmayan ellerin yetiştirdiği en âlâ üzümleri, balları yerler pamuk gibi elleriyle.

Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve milletten çok, Mister Brown'a güvenenlere rağmen,
Hey gidi deli gönlüm,
Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İstiklâl, ya ölüm!...

Hainler peşinden ölümleri atlata atlata giden fidan gibi Kerim, bir gün yere kapaklanan beygirle ikiye bükülüp kambur kalan, kırılmış dal gibi çocuk gövdeli Kerim... 

Evinden yuvasından kaçırılan, kentlerde iki büklüm yerlerde kıvrılan, önünde kimbilir belki çöpten bulunmuş bir defter, dilenen; yitip gitmiş çocukluklarıyla, umutları dal gibi kırık çocuklarımız.

Dayananlar sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil,
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle insanlardı.

Tek bir makinalı tüfeği teslim etmeye bir minik takayla denize açılan, kürekleri kırılan, akıbeti bilinmez olan Arhaveli İsmail.

Cepheye gitmek için istifa eden bir öğretmenden bir mektup, bir de şiir; 
Topraksız öğrenip
kitapsız bilen Türk köylüsü üzerine.

O en son saat, bu öğretmen, Akif'i anıp, Marşta geçen 'Gelecektir sana vaad ettiği günler Hakk'ın' için,
Hayır, gelecek günler için gökten ayet inmedi bize; Onu biz, kendimiz vaadttik kendimize.' diyecektir.

O öğretmenler, on yıllar sonra yine aynı güçlü yürekleri, ışıldayan akılları ile bu kez cephede değil, atanamadıkları okulların önlerinde, depremle yıkılmış kentlerimizde çadırlarda savaş vereceklerdir..

İstanbul işgal edilirken Ankara'ya telgraf çekebilen tek kişi, Manastırlı Hamdi.
Uykuda katledilen askerler, ikisinin kabrini kendileri bile bilmez, üçüncünün, adını da bilen yok...

5 gün 5 gece 1. İnönü, sonra ikincisi..
Bizim atlımız çok,
onlarda, topçu ve piyade.
Atların mekanizması, namlusı yoktur
ve kılıç, çıplak, ucuz bir demirdir.

İngiliz'in tercümanı haini vurmaya, cebinden kâğıtları almaya giden Kartallı Kazım, kavga bittiğinde eskisi gibi yine bahçıvan, ne çiftlik sahibi olur ne apartıman...

Ve işte, o belleklere kazılı an. Tüm destanları destan yapan o sahne.
Ayın altında kağnılar gidiyordu
...
Dizenin devamına gerek yok, tüm gözlerde canlanmıştır kalanı. O tepeler, mini mini insanlar, hastalıklı öküzler, yerlerde tekerlek ölüleri.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
...
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

Kadınlarımız, o en çıplak dağ başındaki yüreklerde, dizelerde, destanlarda baştacı edildiği kadar bile bu ileri çağda yer bulamayan, sofradaki yeri, öküzden sonra değil, hiç olmayan kadınlarımız. Sokakta, banyoda, anasının yanında kurşunlanan, evladının önünde bıçaklanan, otobüs duraklarında ölü bulunan kadınlarımız...

İstanbullu şoför Ahmet de kağnı kafilelerinin arasındaydı. İhtiyar, cesur, inatçı ve şirret kamyonetiyle. Kafasında uzak bir şehir ve nihavent bir şarkı. Motor mızıkçılık ediyor, sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?
İç lastik boydan boya patladı; Ahmet soyundu, tüm giysileri tıkarak dış lastiğe, devam etti yoluna, ayağında sadece postalı, çırılçıplak.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, ne ağaç, ne kuş sesi, ...
Şimdiyse altından geçen hızlı treniyle, sağdan soldan yüksek gerilim hatları, dört tarafında radyo istasyon dalgaları, ayak ucunda vızır vızır arabalarının ışık ışık izi...
O vakit; 
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi, seyrediyordu Kocatepe'den
Dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Saat 3.30.
Saat 4.
Saat 4.45.
4.50.
5.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.



Nâzım Hikmet, Bütün Şiirleri, 
Kuvâyi Milliye (Şiirler 3), s. 531-642, 
7. baskı, İstanbul Şubat 2011, YKY/Delta Yayınları.

11 Şubat 2012

Yakalanan Zaman

Benimle birlikte Amerika'nın topraklarını, okyanusun göğünü, Ege kıyılarını, Anadolu'nun göbeğini dolaşan Kayıp Zamanın İzinde serisinin ikinci cildinin kapanış sahnesidir bu son kitap. Bir buluşmadır, bir kesişmedir ve bir düğümleniştir.

Yalnızca ismi bile kendisi için aslında en büyük engeli oluşturur; büyük bir beklentiyle açarsınız ilk sayfasını, çünkü Zaman, asla yakalanamadığı için durdurulamaz ve insanoğlunun en büyük dertlerinden biridir.

Yanına hapsettiği Albertine'in yitişinin ardından, hakkında pek de bir şey bilmediğiniz Birinci Dünya Savaşı'nın yaklaşan havası siner Paris'in üzerine; ve nihayetinde gelip Avrupa'nın kapısını çalar. Hayır, sanmayın ki savaş felâketlerinin, tıpkı zihninizde canlandığı gibi kentlerdeki yıkımını, halk üzerinde yarattığı kıyımı okuyacaksınız. Tam tersine. Savaşı, sadece insanların fikirleri üzerinden takip edeceksiniz, bu ilginç bir yaklaşımdır; sinemanın ve savaş hikâyelerinden beslenen tüm sanatların ilk adımda denediği yıkım ve vahşeti ilk plandan göstermek yerine, daha soyut, daha alışılmadık bir yöntemdir. 

Ve Savaş, sanki öyleymiş gibi, sessizce biter, bitişiyle birlikte önemi biraz daha kırılan asil sınıf ile biraz daha yükselen orta sınıfın birbirine nasıl geçmeye başladıklarını okursunuz. Tıpkı ilk kitaplarda insanlar at arabalarıyla ziyaret yaparlarken, son kitapta artık her yere arabayla gidilmesini okuduğunuz gibi. Kayıp Zamanın izini sürerken, aslında o da sizi izler.

Yazar, savaşın sonunda, tedavi için yıllarca kaldığı bir klinikten Paris'e döndüğünde çağrıldığı bir davete katılmaya karar verir ve yolda bir trafik kazası atlatır; bir anda, kendisini alıp Geçmiş'e götüren bir his doğar içinde. Eve girdiğinde, benzer bir deneyim daha yaşar, bu kez Zaman, eline aldığı bir peçetenin dokusundan, duyulan tabak-çatal seslerinden ona göz kırpar. Bu hisler çok hızlı kaybolurlar ve onları yakalamak için yapabileceği tek şeyin, bunları yazmak olduğunun farkına varır. Eğer istersek, geçmişimize dair her âna, her an dokunabileceğimizi gösterir bize.

Salona girmesiyle beraber, Son'a yaraşır bir mizansenle karşılaşırız, bu bir kıyafet balosudur ve insanlar yüzleri makyajlı, perukalı halleriyle tanınmaz durumdadır. Zamanın izlerini gizleyen ya da pekiştiren tuhaf kılıklardır bunlar. Sosyete ve belleği değişmiş, bir zamanların suçluları ve yosmaları el üstünde tutulur olmuş, gerçek sanatçılar yitirilmiş; Ölüm bir insana ne olduğu hatırlandığı için neredeyse bir lütuf haline gelmiştir. Aslında bu okuduklarınız, hayatın size neler getirebileceğine dair olasılıklardır. Kitabı okurken, aslında kendinizi okursunuz.

En sonunda, Zaman'la ilgili alışılmadık, yeni ufuklar açan izlenimlerini paylaşır sizinle, bu kavram zihninizde tamamen yenilenmiş olarak eseri bitirirsiniz.




Marcel Proust, Yakalanan Zaman - Kayıp Zamanın İzinde II. cilt, 
s. 2781-3133, Temmuz 2010. 
çev. Roza Hakmen, YKY/Delta Yayınları.

Translate