18 Kasım 2010

Çınar Üstü

Aklımda bir Livaneli şarkısı. Doğru dürüst bilmiyordum -ve biliyordum ki bu bir eksiklikti- yeni yeni aklıma kazınmaya başladı ısrarlı ezgileri, kalbe girmekte ısrarlı. Bir yandan da bir açlık hissi içimde, gün boyu bayram ziyaretleri ve çayları, börekleri, tatlılarına rağmen.

Bir hamarat kadının minicik bir cümlesiyle düştü aklıma. Tozu isi bir Denizli. Kent girişinde eski püskü ve her bir siyasetçi gelişinde utanç yaratan, kaldırılması istenen, benim oraya has bulduğum dükkânları. Her birinin içi loş, tepesi pergoleli olur, içeride ne yapılırsa yapılsın siz demirci dükkânı olduğunu zannedersiniz. Kente girdiğiniz yol bellidir, en aydınlık en sıcak yol odur. Sizi 40 C'siyle karşılar, kıraç boş ufuklardan sonra radyonuz çekmeye başlar. Dizi dizi dükkanlar iki yandadır, tepeleri hep dershanedir. Arada tek tük, yeni, geometrik, metalik, camsı binalar geçer. Yine de siz minik konfeksiyoncu, tuhafiyeci, pastane dükkânlarına bakarsınız nedense. Daha şirin, daha ahşap, daha kutu kutudurlar. Bir şeyler sarkar ve sallanır kapı girişlerinde, en çok onları seversiniz. Bunlar kesinkes örgü ya da boncuk işidir.

Mini mini dolmuşların görülmeye başladığı geniş alana varırsınız, birkaç ilkokul geçersiniz, burada bankalar bile şirin gözükür. Ulaşım ücretleri sakız pahasınadır. Sağa ilerleyince köşede tarihi enfes bir binada nereden gelip konduğu belli olmayan bir McDonalds. Buranın insanları depreme alışıktır. Eskiden beşik gibi sallanırdı bu kent. Bir Ocak sabahı, anneannemlerin minik oturma odasında oturmuş, o ufak yaşımda televizyonda Atatürk Diyorki diye anımsadığım bir kişinin sözlerini dinliyordum. Zangır zangır sallanmıştık. Hiç bağırış çığırış duymadım, pencereden baktım. Yer uğulduyordu, üzerine kendisinin sabit kalmasını dikte eden uzun uzun binalar, beton beton yollara yanıt veriyordu. Hayat devam etti.

O zamanlar dedem sağdı, benim koltuğum onun dizi, koltuğumun arkalığı ise onun bükülü diğer bacağıydı. Evleri 5. kattaydı, kırmızı kalebodurlu balkonunun altında bir park, hangi mevsim gelirsek gelelim asla büyümez-küçülmez gibi görünen çınarlar, parkın balkondan görünmeyen havuzu; aşağıdan yükselen çay bardağı gazoz şişesi şıkırtıları.. Hep aynı köşesine otururdum balkonun, kahverengiye boyalı demirlerini tutar, burnumu sarkıtırdım aşağıya. Sağ tarafa uzayıp giden eski evler gündüzün sapsarıydılar, gece ise görünmezlerdi, tepelerinde bir dolunay olurdu. O yoldan semt pazarına gidilirdi. Yol üstünde sağda bir-iki ateri salonu, o zamanlar hep dolu. Solda eski bir çeşme. Köşeyi dönüldü mü en başta yorgancısı, vitrininde koskocaman pespembe pırıl pırıl bir yorgan. Sanki on kişilik. Yanında kasap, hep karanlık ve korkunç, aslında sadece soğuk ve metalik dolaplı. Ekmekçi, tıkabasa tok bile olsan ucunu yiyesini getiren. Derken kıtır salatalığın, biberin fasulyenin en hasıyla, hormon GDO nedir bilmeyen mis kokulu Pazar seriliverir. İleride peynirci, envai çeşit peynir, süzme yoğurtlar, tepeleme. Sola dönersen yine mini mini giyim ayakkabı dükkânları ve ana yol, bir daire çizerek Mor Sokak'tan geçip eve varış. Sağa dönersen pazarın kenarında büyük teyzenin evi, ortasında sönük sobasıyla, loş, her daim serin salonu, güneşli şirin mutfağı -Nilüfer'in Yine Yeni Yeniden şarkısı-, çayları toplamam için kaş göz eden annem, birbirine geçilen eski beyaz kapılı sessiz odalar. Akşam mutlaka ben sevdiğim için yapılmış cacıkla patlıcanlı bir anneanne yemeği, geceleyin yine balkon ve çay. İşte Çınar. Tüm bir kentin gecesi tek bir dairenin tek bir balkonu, o balkonda geçen yıllar, içilen çaylar, bızzzzz diye duyulan motorsıklet sesleri benim için. Yüz yaşıma da gelsem böyle olacak. Hepimiz için böyle değil mi?

Hiç yorum yok:

Translate