18 Şubat 2012

KUVÂYİ MİLLİYE

Ne ah edin dostlar, ne ağlayın!
Dünü bugüne,
bugünü yarına bağlayın!

diyen şiirler, boyaları kahraman tablolar lâzımdı onlara;

Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar çokturlar;
...
Çok sözler edildi onlara dair
ve onlar için:
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur, denildi.

Ateşi ve ihaneti gören gözlerle açılır bu destan. Memleketi yabancılara satanlar, yan gelip ölülerin üzerinde yatanlarla da hemen karşılaşıveririz. Bir yerlerden hatırlarız onları, biliriz. Ovalarımız nehirlerimiz uzun dişli İngiliz'i, büyük, âşık ölülerimiz İtalyan'ı, Seyhan ve Ceyhan, ve kara gözlü Yürük kızı mavi üniformalı Fransız'ı görmüştür. 

Düşman Antep'e girince ağaçtan indirdikleri bir genç, önünde beliren kara bir yılanı bir kurşun buluverince ömrünün ilk idrakiyle yiğit olmuş, eskiden bir tarla sıçanı gibi yaşıyorken, cesaretiyle, desteğiyle nam salmıştır.

İstanbul feryâd eder, 919 yazında, dört düvele teslim ettiler bizi, diyerek. 

Hâlâ feryatta İstanbul, yaşamak için kimilerini yutan, kimisinin yaşamak için şehri yutmaya çalıştığı, karanlıkları, yorgunluğu, kıyısı bucağı ranta kurban giden, güneşin ise hiç umut kesmediği dünyanın en güzel gerdanı, mücevheri.

Soğuğunda kaskatı, dimdik ölünen Erzurum'da on gün sürer Kongre, kabul edilmez Himaye; bir yandan İstanbul'da hanımlar beyler paşalar halktan umudu kesmişlerdir, çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleriyle.

Bu hanımlar beyler yitip gitmemiştir, onlarca yıl sonra bile, Anadolu'dan, bu halk insanından uzaklarda, sanki başka bir ülkede yaşar gibidirler. Halen ümit beslemez, gözlerine bakmazlar bu halkın, hâlâ pamuk gibi olmayan ellerin yetiştirdiği en âlâ üzümleri, balları yerler pamuk gibi elleriyle.

Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve milletten çok, Mister Brown'a güvenenlere rağmen,
Hey gidi deli gönlüm,
Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
ya İstiklâl, ya ölüm!...

Hainler peşinden ölümleri atlata atlata giden fidan gibi Kerim, bir gün yere kapaklanan beygirle ikiye bükülüp kambur kalan, kırılmış dal gibi çocuk gövdeli Kerim... 

Evinden yuvasından kaçırılan, kentlerde iki büklüm yerlerde kıvrılan, önünde kimbilir belki çöpten bulunmuş bir defter, dilenen; yitip gitmiş çocukluklarıyla, umutları dal gibi kırık çocuklarımız.

Dayananlar sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil,
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle insanlardı.

Tek bir makinalı tüfeği teslim etmeye bir minik takayla denize açılan, kürekleri kırılan, akıbeti bilinmez olan Arhaveli İsmail.

Cepheye gitmek için istifa eden bir öğretmenden bir mektup, bir de şiir; 
Topraksız öğrenip
kitapsız bilen Türk köylüsü üzerine.

O en son saat, bu öğretmen, Akif'i anıp, Marşta geçen 'Gelecektir sana vaad ettiği günler Hakk'ın' için,
Hayır, gelecek günler için gökten ayet inmedi bize; Onu biz, kendimiz vaadttik kendimize.' diyecektir.

O öğretmenler, on yıllar sonra yine aynı güçlü yürekleri, ışıldayan akılları ile bu kez cephede değil, atanamadıkları okulların önlerinde, depremle yıkılmış kentlerimizde çadırlarda savaş vereceklerdir..

İstanbul işgal edilirken Ankara'ya telgraf çekebilen tek kişi, Manastırlı Hamdi.
Uykuda katledilen askerler, ikisinin kabrini kendileri bile bilmez, üçüncünün, adını da bilen yok...

5 gün 5 gece 1. İnönü, sonra ikincisi..
Bizim atlımız çok,
onlarda, topçu ve piyade.
Atların mekanizması, namlusı yoktur
ve kılıç, çıplak, ucuz bir demirdir.

İngiliz'in tercümanı haini vurmaya, cebinden kâğıtları almaya giden Kartallı Kazım, kavga bittiğinde eskisi gibi yine bahçıvan, ne çiftlik sahibi olur ne apartıman...

Ve işte, o belleklere kazılı an. Tüm destanları destan yapan o sahne.
Ayın altında kağnılar gidiyordu
...
Dizenin devamına gerek yok, tüm gözlerde canlanmıştır kalanı. O tepeler, mini mini insanlar, hastalıklı öküzler, yerlerde tekerlek ölüleri.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
anamız, avradımız, yârimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
...
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

Kadınlarımız, o en çıplak dağ başındaki yüreklerde, dizelerde, destanlarda baştacı edildiği kadar bile bu ileri çağda yer bulamayan, sofradaki yeri, öküzden sonra değil, hiç olmayan kadınlarımız. Sokakta, banyoda, anasının yanında kurşunlanan, evladının önünde bıçaklanan, otobüs duraklarında ölü bulunan kadınlarımız...

İstanbullu şoför Ahmet de kağnı kafilelerinin arasındaydı. İhtiyar, cesur, inatçı ve şirret kamyonetiyle. Kafasında uzak bir şehir ve nihavent bir şarkı. Motor mızıkçılık ediyor, sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?
İç lastik boydan boya patladı; Ahmet soyundu, tüm giysileri tıkarak dış lastiğe, devam etti yoluna, ayağında sadece postalı, çırılçıplak.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır, ne ağaç, ne kuş sesi, ...
Şimdiyse altından geçen hızlı treniyle, sağdan soldan yüksek gerilim hatları, dört tarafında radyo istasyon dalgaları, ayak ucunda vızır vızır arabalarının ışık ışık izi...
O vakit; 
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi, seyrediyordu Kocatepe'den
Dünyanın en yıldızlı karanlığını.
Saat 3.30.
Saat 4.
Saat 4.45.
4.50.
5.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.



Nâzım Hikmet, Bütün Şiirleri, 
Kuvâyi Milliye (Şiirler 3), s. 531-642, 
7. baskı, İstanbul Şubat 2011, YKY/Delta Yayınları.

4 yorum:

kitap eylemcisi dedi ki...

Nazım Hikmet nasıl anlatılır, ancak şiirleri ile ...Çok teşekkürler paylaşım için:)

Adsız dedi ki...

Belki bilmiyorsundur: Dede'nin babası , öldüğünde ben 9 yaşındaydım. Ninem öldüğünde ise 26. Onlardan dinlediğim kadarı ile Savaşlar gerçekten Nazım Hikmet'in tastamam şiirinde anlattığı gibidir. İbrahim dedem Çanakkale'de , İnönü'nde, Sakarya'da yaralanmış dimdik ayakta kalmış ve daha sonra da Dumlupınar'da son yarasını ( sol bacak şarapnelle) almış. ( 1890 doğumlu olduğuna göre 25-32 yaşları arası her savaşa katılmış). 1960 da öldüğünde yine dimdik ayakta idi.

Baban

Adsız dedi ki...

Burada kitapçılarda ( D&R dahil) Nazım Hikmet şiirleri kitabını
bulamadım. Senin bildiğin alabileceğim bir kitapçı var mı?

DrBT

SD! dedi ki...

Ben sana kitapyurdu.com dan alır yollarım:)

Translate