3 Eylül 2011

Yol Öyküsü

Ömrümce aklıma gelmeyecek mesafeler kat ettiğim bir yaz bitiyor. Ama ben diğer kıtaya olan yolculuğa dair değil, kendi ülkem içinde topu topu 476 km'den ibaret bir yolu yazacağım.

Yola dair ilk akla gelen şey, radyo. Yola çıkınca aklımıza gelen, bize arkadaşlık eden, kâh dağlar arasında terk eden, yerleşim yerlerinde nükseden radyo kanalları. Kıt. Kıtipiyoz, azıcık frekans, bol bıdı bıdı -hele bir tanesi vardı ki birkaç yüz km boyunca kendisine mahkûm olduk, 30 konuşup 1 çalıyor, çaldıkları da pek matah değil. Saat başı haber, TRT FM'de tüm gün aynı metinler okunurken diğer kanallar biraz daha araştırıp metinleri güncelliyor. Arada bazı yerlerde muhteşem kanallar yakalanabiliyor ki, her güzel şey gibi, sonsuza kadar sürmüyorlar maalesef. Misal, 60'lardan 70'lerden hiç anons yapılmadan kesintisiz bol müzik çalan bir kanal, kimin aklına düştüyse onu gözlerinden öpmeli! Benim bilmediğim, annem duysa hepsini bilir; o güzelim şarkılar; o zamanlar doğru dürüst televizyon yoktu ve hep radyo dinlerdi, tüm bu şarkıları, sözlerini ezbere bilirdi. Şimdi televizyon var ve doğru dürüst şarkı, şarkıcı bildiğimiz yok.
 

Kan ve gül, gül ve diken, aşkım ve sen... Lalalalala!


Diğer şey, ve güzel olan, ağaçlandırma çalışmalarının meyvelerini artık izleyebiliyor olmak. Daha evvelki yıllarda minik minik, seneye çıkmaz dedirten çamlar, artık hayata tutunmuşlar, boy atmaya koyulmuşlar; bizim çorak, kavruk dağlarımızı taşlarımızı örtmeye başlamışlar. Daha evvel, kimse de sulamıyordur nasıl yaşayacak bunlar diye endişelenirken, şimdi de ay yanmasalar, yakmasalar bari diye vesvese ediyoruz. Dağları sarmış çamlar, o tabeladan ibaret Hatıra Ormanları ortaya çıkmış. Eskiden sadece Köroğlu Beli'nde görürdük onca çamı. Artık pekçok yerde görebiliyoruz. Yanlarından hızla akıp giderken, bu ne ağacı şu ne ağacı bilmeye çalışması ayrı bir güzel. Ege boyunca incirler o bodur halleriyle, zeytinler o gümüşî renkleriyle, üzüm bağları sarı sarı olmayı bekleyen.. Ama en çok çamlar. Fıstık çamları.

Tarlalar, ek ek bitmez, cömert toprağı yama yama eden insanoğlunun tarlaları, şimdi dönerken, ekinleri biçilmiş, altın altın sapları diken diken kalmış tarlalar. Yakılmış toprak, simsiyah, insanın içini sızlatan. Bir de kışın görün ki buraları, kar altında, yeşermek için baharı beklerken... Tarlaların hem en güzel yerinde mutlaka yıllanmış birer zeytin ağacı.

Bir de altında çay, dere, suya dair hiçbir iz kalmamış, üst geçitler. Tek umudumuz, mevsim sonu yağmurlarla tekrar hayat bulmaları. Acaba hiç hayat buluyorlar mı? Adı Acıçay, ama aşağısı kara toprak. Kurban Bayramına yetişecek demekten kendimizi alamadığımız kuzular, keçiler oğlaklar inek sürüleri. Vızır vızır işleyen duble yol kenarında sıpasıyla kovasıyla giden amca, motorsıkletiyle komşu köye giden kasksız karı koca; hanım yan oturmuştur üstelik, yere bakar.

Tabelalar, sürekli damaklara yönelik, 24 saat kahvaltı pide çorba çöp şiş et mangal canlı balık Trabzon ekmeği. Sürekli, bitmez tükenmez. Unutulmuş tabelalar, küflenmiş paslanmış zamana ve doğaya yenik düşmüş firma reklamları. Hava kararınca bayram tatilinden biz gibi erken dönenler arasından deliler ayyuka çıkıyor, sağdan gelip sağlayanlar, 120 ile giden otobüsler, otoyol ralli alanına dönüyor. İlk 3 gün içinde 100 kişinin ölmesi boşuna değil. Yollar şahane arabalar şahane kurallar bahane!  

Bilmem anlatabiliyor muyum..

Hiç yorum yok:

Translate