1 Ağustos 2017

Mahur Beste

Mahur Beste sizi içine çekiveren insanları ve hikâyeleriyle, Tanpınar'daki cevherin size en güzel şekilde ilk göz kırptığı romandır. Babasının güçlü kişiliği altında ezilerek büyümeye mahkûm olan ve kendi şahsiyetini en baştan silen Behçey Bey'in hikâyesiyle başlar, neredeyse hipnotize olarak okuyacağınız babası İsmail Molla Bey ile, gizemlerini satır satır anlamaya çalışacağınız Atiye Hanım ile ilerler... Ancak bu insanların kişilikleri ve yaşantıları, o dönemin kültürü ve siyasi etkileriyle yoğrulmuştur. Her bir kişinin öyküsü, bir diğeriyle ilişkilidir, ancak parlaklıkları gittikçe azalan birer yıldız gibidirler.

Kitapta sonradan tefrika edilecek olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne birçok göndermede de bulunulur. Daha o zamandan eşyalara, eşyanın insanlar üzerindeki haklarına, saatlere ve günlük yaşamımıza nasıl karıştıklarına dair izler buluruz. Tıpkı Huzur'da çok okuyacağınız İstanbul'un, yaşayan ve değişen bir kent olarak o incinin, Tanzimat zamanlarındaki nefesleri kısacık da olsa gözünüzün önünde canlanır.

Yine Huzur romanında daha zamanına uygun çerçeveler içinde olsa da, görebileceğiniz Şark-Garp, geçmiş-gelecek üzerinde karakterlerin kendileri şahsiyetleriyle de şekillenen çok yerinde tespitler okursunuz. Özellikle İsmail Molla Bey ile Sabri Hoca'nın bu konudaki konuşmaları çok dikkat çekicidir.
"... Sen garptan geri olduğumuzu söylüyorsun. Zaten herkes bunu söylüyor; elbette doğru bir söz olsa gerektir. Fakat ben daha mühim bir şey söyleyeceğim. Ben hemen etrafımızdaki hayattan geri olduğumuzu söyleyeceğim. Bence ne şark, ne şu, ne bu vardır; etrafımızda gördüğümüz hayat vardır. Bizi yapan bu hayattır.  (...) En çetin fıkıh meselesini, hazırladığım bir fetva ile hallettiğim bir günün sonunda, evimin kapısında yanlış yunluş bir Arapça ile dua eden, abanî sarıklı kör dilenciye gıpta ettim. Onu Allah'a daha yakın buldum; medresede öğrendiğim, tekkede dinlediğim Allah'a değil, fakat içinde yaşadığım bu hayatın bütün yüksek taraflarını, insanlığını, cevherini kendinde toplayan Allah'a. Anladım ki ikisi ayrı ayrı şeylerdir. Gençliğimde Bağdat'ı, Basra'yı babamla görmüştüm, ihtiyarlığımda Mekke ile Medine'de memuriyet verdim. Mısır'a uğradım. Şam'da çocukluğumun iki yılı geçti. Hepsini türbesi, evliyası, kandili, bayramı, namazı niyazı ile gördüm ve daima başkalığını hissettim. Daima aynı olması lazım gelen bir uluhiyetin çehresi benim için değişti. Yavaş yavaş o hale geldim ki bir kandil çöreği, bir ramazan mânisi, iyi yakılmış bir mahya, sırtında yamalı abası, elinde değneği, boynunda kaplumbağa kabuğundan, bilmemhangi hayvan kemiğinden tılsımları fakir ve bitli bir dilenci benim için Müslümanlığın ta kendisidir. Gene anladım ki bizim şark, Müslümanlık, şu bu diye tebcil ettiğimiz şeyler, bu toprakta kendi hayatımızda yarattığımız şekillerdir.Bize uluhiyetin çehresini veren Hamdullah'ın yazısı, Itrî'nin Tekbir'i, kim olduğunu bilmediğimiz bir işçinin yaptığı mihraptır."

İsmail Molla Bey mevkii gereği toplumun inancı yaşayış biçimine yön verebildiği yıllar içerisinde işin aslının samimiyette yattığını, ve bu samimiyetin bu topraklardan gelen bir mirastan ayrı düşünülemeyeceğini kavramıştır. İnancı yaşayış biçimiyle ilgili de olsa ilmin, insanı samimiyetten veya bu toprakların kültür mirasından uzaklaştırabileceği gerçeğini hatırlatır. Kendisini "Dikkat et, hâlis bir Müslüman gibi düşünmüyorsun," diye uyaran Sabri Hoca'ya, "Bu Müslümanlık'ta Tekirdağ karpuzunun, Manisa kavununun, Amasya kayısısının, Hacıbekir lokumunun, Itrî bestesinin, Kandilli yazmasının, Bursa dokumasının hisseleri vardır. (...) Bu Müslümanlığın benim de herkes gibi inandığım akîdeleri vardır. Fakat onların arkasında kendilerini aydınlatan, mânalarını yapan bütün bir hayat vardır, halk vardır." diye yanıt verir. Ve bu konuşma, Tanpınar'ın zihninin daha çeşit çeşit düşüncelerinin satırlarda aktığı bir şekilde devam eder.

İsmail Molla Bey'in gelini Atiye Hanım'dan o zamanlarda seçkin bir ailede kız yetiştirilişiyle birlikte biraz Reşat Nuri'nin Çalıkuşu'nda Feride'nin çocukluğuna dair yansımalar buluruz; onun ablasıyla evlenen Halit Bey'in ufak ufak o devrin erkeklerinde ortaya çıkmaya başlayan sivri zekâlılığı, Halit Bey'in babaevindeki kalfalar, sütninelerden Hünkâr'ın sarayındaki haremden yetişme gençkızların hayallerini karşınızda bulursunuz. O zamanlar Osmanlı'da bir gayrimüslim olmanın nasıl bir şey olduğunu size yaşamöyküsüyle anlatır Nuri Bey'in sırdaşı Agop: bir paşanın himayesinde yetişen bir yetimken, ticaret kafasıyla nasıl servetler edinir, buna rağmen çocukluğun ilk özlemi nasıl içinde kalır... O yıllarda herkes için alışıldık bir şey olan, neredeyse her hafta bir semti süpürüp yutan İstanbul yangınlarının birinden kurtularak büyük bir travmaya düşen Nuri Bey'in hayatında ilerlerken... Kitabın sonuna yaklaşıp, sayfaların azaldığını gördükçe, tüm bunlar nereye varacak, diye düşünmeye başlarsınız...


Mahur Beste
Ahmet Hamdi Tanpınar
Dergâh Yayınları, 160 sayfa
16. baskı, Kasım 2016


2 yorum:

Arif Öztürk dedi ki...

Tanpınar eserlerini sırayla okumayı düşünüyorum. Beş Şehirle başladım. Sırada Saatleri Ayarlama Enstitüsü.

Serra Topal dedi ki...

Keyifli okumalar, ben biraz karışık gittim galiba, Huzur, SAE, Mahur Beste... :)

Translate