Ana içeriğe atla

Sarp Yokuşun Eteğinde İnsan - I

Bu seri, bir kitap yazısına eşlik eden bir düşünme ve dönüşme projesinin ta kendisi olacak. Okudukça zihnimde biriken, sayfa kenarlarına yazmakla yetinilemeyecek kadar büyümesi gereken, devamlı ve yaşayan, bana değil çevremdeki veya beni hiç tanımayan herkese ihtiyacı olan bir proje olarak. Kendi küçük adımlarıyla, destek olan dostlarla bir süredir kendini gerçekleştiren bu fikir, bu kitapla artık ortaya çıkma ve serpilme yoluna da girmiş oldu. Sanırım, böyle bir kitap da "okudum bitti" denilmeyi hak etmez, satır satır düşündürmekten de öte, çağrıda bulunmayı, teşvik etmeyi hak eder.
Arka kapak metninin son cümlesini alıyorum. Bu kitapta, “İnsanın hem zihinsel hem bedensel özgürlüğünün tehdit altında olduğu bir çağda insanlığını korumakta hâlâ kararlı olan insan ne yapabilir?” sorusunun cevabını aranmaktadır.

Kitabın 1. Bölümünün ilk cümlesini alıyorum.
Sarp Yokuş terimini, Kur'an'ın Beled suresinden ödünç aldık.

"İnsan, sarp yokuşu göze alamadı. Sen sarp yokuşun ne olduğunu bilir misin? Esir bir boynu kurtarmaktır, veya bir açlık gününde insanların karnını doyurmaktır. Yakın bir yetime veya toprağa yapışan bir fakire ikramda bulunmaktır. Bütün bunlardan sonra iman edip birbirlerine sabrı ve sevgiyi tavsiye etmektir." (Beled, 11-17)

Her kelimede gözünüzün önüne gelen bir görüntü vardır değil mi? Esir bir boyun, ilk akla gelen kölenin azâdı haricinde, çocuk işçiler, kendi gücünü aşan işlerde çalışmak zorunda kalan çaresizler; barınakta, kafes içinde bir kedi, balkona kilitlenmiş bir köpek bile olabilir. Bir açlık günü, tek bir kişiye mahsus olmayan bir yokluğu ifade eder, dolayısıyla bu toplu bir besin yardımıdır, belki toplu yapılacak bir hayırdır. Yetimin yakın olması acaba niye vurgulanmıştır: bu da, çevrenizdekileri unutmamanız, komşunun hâlini bilmeden ihtiyaçlıyı çok da uzaklarda aramamanızı gerektirir, yani kendi izole dünyanızda yaşayıp gitme şansınız yok demektir; binadan, sokaktan mahalleden esnafınızdan haberdar olacaksınız; öksüz yetim düşkün kimsesiz hasta kim var bilecek, soracaksınız, ve bilinen önyargıların aksine yerdeki her fakire "gizli zengin" gözüyle bakmaksızın, "lütufta bulunmanız" değil, "ikramda bulunmanız" istenmektedir. Lütfeder gibi bir şey vermek, önüne para atmak yerine, ikramın gerektirdiği içtenlik, karşılık beklememe, başına kakmama, yüzüne güleryüzle bakma, elini uzatma gibi, ikram kelime anlamıyla gelen bir sürü şartı da beraberinde getirir.

Neden sarp yokuş, ve niye göze alamadı insan?
İnsan, varlığını ilişkilerle devam ettirir. Kendisiyle, diğer insanlarla, fiziki çevresiyle ve yaratanıyla ilişkisi bunların en hayati olanlarıdır. diyor Ş. Ali Düzgün. "Kendimden bıktım, ben değişmem, adam olmam," gibi söylemlerle kendini sevmemeye itilen bireyden, "insanlardan bıktım, hiç kimseye aldırmıyorum," söylemleriyle toplumdan izole olmaya yönlendirilen insana dek, bunu çeşitli drama ve estetize empozelerle moda haline getiren koşullar içindeyiz. Kimin kimi nasıl yaraladığı, bu yaraların nasıl asla kapanmadığı, ölene dek sürecek bir nefretin şiirsel olarak övüldüğü bir ifadelendirme ortamı. Dolayısıyla, kendini, çevresindekileri, fiziksel çevresini "iyileştirme" seçeneklerinden bahsedildiğini pek duymuyoruz.

"Kendine dönüş"ün bireye fayda sağlayabileceği biçiminden çok uzaklarda başka bir biçemde sunulduğu "bireycilik": öyle bir hâldir ki bu, komşularını tanımaz, ailesinden çoğu akrabayı bilmez, ismen bildiklerinden mümkün olduğunca uzak olmayı yeğler. Bunun için sebepleri vardır mutlaka, ama acaba onları dile getirmiş midir hiç? Denemiş denemiş olmamışsa, farklı bir şekilde anlatmış mıdır peki? Eski defterleri hep madde madde listeler halinde canlı  tutmak veya öne sürmek dışında?

Öyle bir bireyciliktir ki bu, her cümlesi 'ben' ile başlar, herşey onun vitrinine hizmet eder. Herşey bir sunumdur, PR'dır, buna hizmet etmeyen şeyler çemberin dışındadır, vkit kaybıdır, detayına emek vermeye değmez.

Komşulara, mahalleye gelelim, sadece bir selâm ile bile fark edilirsiniz, iki selâm ile bir gülümseme alırsınız, üçüncüde önce size selâm verilir. Dördüncüde hatır sorulur, beşincide ikram yapılır. Komşu hakkı ise, birbirinizin selâmetinden, güvenliğinden bir pay sahibi olduğunuz için, aileden sonra ilk sırada gelir, bu da demektir ki saatlerce dost kazığı, aşk acısı dizeleriyle karanlıklara kapanamayacaksınız, komşuyla belki bir çay, kahve, yemek, sohbet paylaşacaksınız. Fiziki çevrenizle ilişkilere gelelim, sokağınızdaki ağaçlardan, kedilerden, köpeklerden ayrı bir galakside yaşıyor gibi davranamayacağınız anlamına gelir bu, çiçek açan bahçeler, doğum yapacak kediler, gölgelik arayan köpeklerden, yere düşmüş, kanadı bereli kuşlardan da İnsan olarak sorumlusunuz. İlgilenmeseniz bile, zarar görmeleri, ya da yoksunluğa düşürülmeleri halinde görünmezmiş gibi hareket etme şansınız yoktur.

"Birbirine sabrı ve sevgiyi tavsiye etmek" ile biten ayette 2000'li yıllarda başımıza geleceklerin öngörüsü vardır, kinin, öfkenin, şiddetin prim yaptığı bu zamanda 1) sabır, 2) sevgiyi tavsiye ne kadar zordur! Bir haksızlığa şahit olduğunda öfke patlamaları gerçekleştirmenin herşeyi çözdüğünü sanmak nasıl bir yanılgıdır! İster insanlar arasında, ister sosyal medyanın tam ortasında. Dünyanın ne kadar kötü, berbat, kayıp, rezil olduğunu savunuvermek (oysa ne güzellikler saklar denizler, bebekler doğar, her bahar bir sevinçtir, her gün doğuşu umut...) ve sonra ekranı kapatıp gitmek, nasıl da bir refleks haline getirilmiştir! Ve sabır, ki, haksızlığı kabullenip susmak olarak algılanmamalı. Hakkını aramak, dile getirmek, ancak başka(larına) haksızlık yapmadan. İçine iftira, yalan yanlış duyumlar katmadan, bilinmesini sağlamak. "...ve sevgiyi tavsiye etmek." Onca sevgisizliğe, yaralanmaya, kırılmaya, kazığa, alçaklığa rağmen mi? (Evet! diyor, apaçık.) Pekçok beddua seçeneği varken üstelik. Naiflikle, enayilikle etiketlenmeye hazır olun.

Duyarlılık, günün her ânı sürdürülebilir bir hâl değildir elbette. Dalgınlık, yorgunluk, telâş içindedir herkes. Her an, herşeye yetişemezsiniz de. Amcayı teyzeyi bakkalı kasiyeri kediyi köpeği ağacı çiçeği görecek hâl kalmamıştır çoğu zaman. İşte bu yüzden bunlar sarp yokuş! Bakmadan göremezsin, hem de yukarı, aşağıya, çevrene bakman gerek, erişmek için tırmanman gerek. Yürüdükçe karşına çıkar, haydi bakalım SEN neler yapabiliyorsun?


Sarp Yokuşun Eteğinde İnsan
Şaban Ali Düzgün
OTTO Yayınları
Yayın Tarihi 2017-11-03
ISBN 6059168465
3. Baskı
226 sayfa



Fotoğrafların her hakkı, blog sahibi Serra Topal'a ait olup, saklıdır.

Serinin diğer yazıları, sosyal medyada ilham alma görünümlü aşırmalara ve kaynak gösterilmeksizin Instagram'da görsel altyazıları içeriklerinde kullanılmasına meydan verilmemesi amacıyla sadece özelden paylaşılarak tamamlanacaktır.

Bu Web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü yazı içeren bilgi-belge ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları blog yazarına aittir. İşbu web sitesinin içeriği, sitede kullanılan her türlü yazılı malzeme Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır.
Sitede yer alan bilgilerin çoğaltılması, başka bir lisana çevrilmesi, saklanması veya işleme tutulması da dahil, blog yazarının önceden yazılı iznine tabidir. Bu sebeple bu sitede yer alan metinler kısmen veya tamamen sahibinin yazılı izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, sunulamaz ve aktarılamaz. Sitenin bütünü veya bir kısmı diğer bir web sitesinde izinsiz olarak kullanılamaz.

Yorumlar

  1. Kaleminize sağlık. Sarp yokuşu aşan ve galip gelenlerden olmak dileğiyle🎈

    YanıtlaSil
  2. Çook teşekkür ederim, hep birlikte inşallah, birlikte aynı yürekler kenetli ellerle...

    YanıtlaSil
  3. Agzina, yüreğine, kalemine sağlık guzel insan.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Fikirlerinizi paylaşmaktan çekinmeyin!

Bu blogdaki popüler yayınlar

Manifesto

Uzun süredir kendimde gözlediğim bir şeyi buraya yazmam gerekiyor; çünkü burayı kitap, seyahat ve itiraz yazıları alanım olarak 2009'dan beri işgal ediyorum. Ben artık, kurgusal edebiyat okuyamıyorum. Dünyada milyarlarca kitap var, her hafta binlercesi basılıyor, her gün yüzlerce sayfası yazılıyor. Dünyadan el etek çekip hepsini okumaya kalksak bile buna ömrümüzün vefâ etmeyeceği aşikâr, şurada yazdığım üzere, belleğimizin de ; dahası, çok çok çok okumayı, misket sayar gibi kitap saymayı da gerekli görmüyorum: çünkü kurgunun sonu yok, ve daha büyük arayışlarınız varsa, tıkanacağı ve tükeneceği açık. Yaklaşık 200 yıldır, büyük yazarların klasiklerini okuyarak insanı, iç dünyasını, hezeyanlarını ve tekâmülünü öğrenmeye, takip etmeye çalıştı insanlık. Ancak bu kitap varlıklarının yaşamlarını kurgulayarak yazarlar, bir neviî insanın, yani kendilerinin aczlerini kırmaya çalışıyorlardı (Ahmet Altan'ın çarpıcı bir tespitini anımsarsak, " Kitap yazmak, insanın Tanrılığa en yaklaşt

Didem Madak - En Kalması Gereken Şair

İki nefes arasında yazdım bu yazıyı. İki nokta arasında. Şiirini okumadan şiiri hakkında okuduğum ilk şair değil Didem Madak, ama azıcık dizesinin yer verildiği bir yazıyı daha bitirmeden karar verdim kitaplarını alıp okumaya. İki sayfa arasında. Sözcükler dergisinin en güzel, dolu dolu sayılarından birinde, 57. (Eylül-Ekim) sayısında bir yazıda rastgeldim şiirlerine. Daha ilk satırlarda yüzüme çarpan dizelerin oyunları ve ne kadar oyuncu olurlarsa olsunlar, dile getirdiği anlamların sahiciliği aklımı başımdan aldı. İnanırım bazen bir kâse bal bile umutsuzdur                                                  (Enkaz Kaldırma Çalışmaları'ndan) Şiirindeki dilin örgütlenişi, biçim ve içerik üzerine bir yazı olsa da, yazı içinde atıf yapılan dizeleri aç kurt gibi aradığımı görünce kitaplarını almam şart oldu. Didem Madak, üç tane incecik şiir kitabı yayınlandıktan sonra 2011 yılında hayata veda etmiş bir şair. Daha söyleyecek, yazacak çok şiirleri kaldı onda. Son kitabı Pu

Cemâlnur Sargut Maratonu: Tövbe, Hz. İbrahim, ve Ya Allah'ın Sevdikleri

Cemâlnur Sargut'un ikisi derleme, birisi de bir televizyon yayınının kitaplaştırılmış hâli olan 3 kitabını tek bir yazıda sunacağım, çünkü üçünü de ortak bir bakış açısıyla ifade edebileceğimi düşünüyorum. Tanımayanlar için, Cemâlnur Sargut, "üniversite eğitimini kimya mühendisliğinde tamamladıktan sonra kimya öğretmeni olarak görev yapmıştır. Halen, Türk Kadınları Kültür Derneği'nin (TÜRKKAD) İstanbul Şubesi Başkanlığı görevini yürütmektedir. Otuz yılı aşkın süredir tasavvuf alanında yurt içi ve yurt dışında çok yönlü çalışmalar yapmaktadır. " "Ya Allah'ın Sevdikleri!" kitabı, zamanında bir TV kanalında yayınlanmış birkaç bölümlük sohbetin kitaplaştırılması ve içlerinde en iyisi. Çünkü diğer iki kitapta görülebileceği gibi metinlerde benim fikrimce konu bütünlüğü bulunmuyor. İlk kitaptaki sohbetlerde soruları soran ve dağılmaya meyleden konuları toparlayan Ferda Yıldırım. Bu anlamda belli başlıklar altında toplanan akış çok güze