Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Anneler Ayı

Annelik öyle bir değişti ki. Kilo almadan göbek büyüten, diyet yaparak emziren, bunu bir de kitap yapan kadınlar, "3 günlük hamileyim" diye blog yazan kadınlar, bebek odası diye her yeri kırdırıp döşettirenler... Hamilelik bir övünç, şişinme, göze sokma, buldumcukluk aracı oldu. Nazardan sakınmak, göze sokmamak, biraz gizli yaşamak nerede kaldı? Aza kanaat eden, şunu aldım bunu aldım yerine herşey sırasıyla diyen? Tüketim böyle kanatlanınca, Anneler Ayı(!) nda TV reklamlarının cıvıtması da kaçınılmaz oldu. Bir benzerini Sevgililer Ayı olan Şubat'ta yaşamıştık ve daha yeni toparlanıyorduk. Önce 2-3 günde bir gösterilen reklamlar, günde 20-30 adede ulaştı. Her kurum diğeriyle sidik yarıştırarak topluma, alın ulan, ananıza alın! şeklinde bir şey empoze ediyordu. Annemize USB disk, harici disk, laptop gibi şeyler almamız bile teklif edildi. Gazeteler çarşaf çarşaf ekler yayınladılar, çarşaf çarşaf reklamlar aldılar bu eklere. Her şey bir ticari sömürüydü. Bunlar ...

Çağla!

Meğer bizim insanımız, hormonsuz, ilaçsız, şişirilmemiş, doğal gıdaya ne kadar hasretmiş! Meğer biz kayış gibi hıyarlardan, 2 günde çürüyen top gibi soğanlardan, sünger-dokulu domateslerden, amorf-çileklerden, sudan oluşması gerekirken kabak-kristalize karpuzlardan ne kadar bezmişiz! Rahmetli dedemin köyündeki evin bahçesinde, bir çağla ağacı bir çağla vermiş bir vermiş ki, kime yedirsem bir daha istiyor. Ağaç bununla da kalmamış, tüm çiçekleri tozlaşıp yerlere saçılmış, tüm çevresini de badem fidesi yapmış. Yaz-kış Allah'ın baktığı suladığı, ama en bakılanlardan bile daha coşkun çağla! Biz hakikaten, yemeklik ayrılan yerlerden artanların da, yenmeyecek kemiklerin de öğütülüp yine kıymalara, et-tavuk bulyonlara basıldığı, et yedik sanırken haberlere konu olup "at yemişiz biz yahu" dediğimiz bir ülkede yaşıyoruz. Yazarlarımız "Nerede bu eşekler?" diye yazılar yazıyorlar, yedik hepsini çünkü! O tavuklara öyle bir Östrojen basıyorlar ki, onu yiyen erkek ...

"İsimsiz"

Ortaokuldayken İngilizce dersinde işlediğimiz kitapta bir ünitede, minik bir kare içinde yere oturmuş bir şeyler okuyan spor giyimli bir delikanlı resmi vardı; yanında da bugün bile anımsadığım bir cümle: Christian is 16. He is good at school, loves playing basketball - but he has never read a whole book. O yıllar kütüphaneden çıkmayan, ciltli kitap kokusuna bayılan benim için bu durum tuhaf gelmişti. Şanslıydım, bir ortaokul için zengin bir kütüphaneydi.  Doktoraya başladıktan bu sorunu ben de yaşamaya başladım. Kitap alıyor, başlıyor fakat bitiremiyordum, genelde önceki okuduklarımı unutuyor ve unutunca yeniden başlıyordum, anımsamaya başlarken ise uyuyakalıyordum. Yeniden başlamak boynumun borcuymuş gibi. Çantamda taşımayı ise hâlâ sevmem, buruşur kırışır kapağı. Reva değil gibi gelir. Çünkü en çok, kitapların ciltlerini, kapaklarını severim. Kapaktaki minik kare içinde güzel yağlıboya eserleri. Sade, beyaz, mat kapaklar.. Harflerin şekill...

Büyüyünce atmak

Pek çok şey için geçerli bu yazacaklarım, o yüzden eğer bu konuda vicdan azabı çekmek istemiyorsanız, o 'pek çok şey'den uzak duruyorsunuz. Ama bu sefer de, onların bir süre verebileceği keyiften mahrum oluyorsunuz. Hayatı mı kaçırıyoruz yoksa, diye düşündüğünüz bile oluyor. Birincisi, evcil hayvan beslemek. Küçükken, az yer kaplarken, sevimliyken eve ya da işyerinize almak. Sonra büyümesi, ihtiyaçlarının artması, tuvalet temizliği. Tatile matile değil, alıp başını bile gidememek. Bakacak, su verecek, temizleyecek birinin aranması gerekliliği ve  'alırken bana mı sordun' bakışıyla karşılaşma olasılığı. Daha da büyürse eş ihtiyacı, öyle daha 1 yaşına gelmeden zart diye hadım etmek değil, bir-iki kere anne ya da baba olma hissini yaşamasına izin verecek kadar vicdanlıysanız tabii, ve yavruları, işbubaşlık (!) çekincesiyle vermek birilerine. Ya da çocuk yapıp size yıllar içinde alışmış, hatta insan yaşlanmasına göre 3-4 kat hızlı yaşlandıkları için neredeyse ömrünü ...

Ankara

Bu şehir denizsizdir. Ciddidir, rengi gridir. Teması ayazdır, kuraktır. Tin rengi mavi olan, yeşil olan kentler vardır, sarı olan yerler, çamur kahvesi olan yerler. En susuz olup da rengi altın sarısı olan Afrika bölgelerinin rengi bile gri değildir. Havası kurudur, yollarındaki bitkiler cansız ve az gelişmiştir. Çoğu da tozla toprakla egsozla kaplıdır. Bir kısmı Ankara bitkisi olmayıp rivayetlere göre yurtdışından milyonlarca paraya getirilip dikildiği için, bir mevsim bile yaşayamadan sökülerek yeni yenilerini dikilmiş buluruz bazı sabahlar. Bazen de, en abuk kaldırım çatlağından kendi kendine çıkıveren, kimsenin farketmediği sulamadığı bakmadığı, Allah'a emanet, inadına yaşayan Ankara ağaçlarının filizlerini görürsünüz. Burada herkes bulutlar altındaymışçasına yürürken görülebilir, onların da rengi gridir sanki. Alışmış kabullenmişlerdir, bu pek bir yerinden caz müziği, yumuşak bir piyano sesi yayılmayan sokaklara. Bu şehir yayalara göre değil araçlar...

Başlangıç

Yıllarca fotoğraf çektim. Bu uğurda harçlıklarımı, sınavlara çalışabileceğim zamanları, haftasonlarımı, güneşli bahar ve yaz günlerini ve o günlerde yapılabilecek kimbilir 'neler neler'i harcadım. Sonunda, zaten herkesin fotoğraf çektiğini, her yerin de fotoğraf olduğunu, hepsinin tüketildiğini ve hatta kanıksandıklarını anladım. Şimdi ise,internetin sözsel paylaşım bolluğuna kendimi de katıyorum. Ve bir not. Fotoğraf çekmeyi hâlâ seviyorum. Elim dursa gözüm, gözüm dursa zihnim basıyor deklanşöre.